Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Nisan 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkan kimseye gelince, onun için iki Cennet vardır.

Rahman Sûresi: 45

26.04.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Allah'ın en çok sevdiği amel, Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık beslemektir.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 123

26.04.2007


İdarecilik, hizmetkârlıktır

"Milletin efendisi, onlara hizmet edendir." (Keşfü’l-Hafâ, 2:463.) hakîkatiyle, memuriyet bir hizmetkârlıktır, bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin zaafiyetiyle, benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hakimiyet ve müstebidâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adâlet olmaz, esâsıyla da bozulur ve hukuk-u ibâd da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibâd, hukukullah hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin, belki nefsânî haksızlıklara vesîle olur.

Tarihçe-i Hayat, s. 535

***

"Milletin efendisi, onlara hizmet edendir." (Keşfü’l-Hafâ, 2:463.) hadîsinin sırrıyla, Şeriat âleme gelmiş; ta istibdadı ve zalimâne tahakkümü mahvetsin.

Tarihçe-i Hayat, s. 56

***

Meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı âmmenizin misâl-i mücessemi olan mebusân hâkimdir; hükûmet, hâdim ve hizmetkârdır.

Münazarat, s. 42

***

Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir.

Münazarat, s. 78

***

Suâl: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?

Cevap: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira, meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır.

Münazarat, s. 79

***

Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu halde, bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçulukla nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için, bütün o acip cinayetlerle ve kendinden olmayan ceridelerin neşriyatıyla beraber bana yapılan muamelelerinden hissettim ki, bir cihette mânen Demokratlara galip geliyorlar. Halbuki, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan, hadis-i şerifte "Milletin efendisi, onlara hizmet edendir." (Keşfü’l-Hafâ, 2:463) yani, “Memuriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır.”

Emirdağ Lahikası, s. 386

Lügatçe:

tahakküm: Hükmetme, baskı kurma.

ubûdiyet: Kulluk.

müstebidâne: Baskı kurarak.

hukuk-u ibâd: Kul hakkı.

zîr ü zeber: Param parça.

hukukullah: Allah'ın hukuku.

istibdad: Baskı.

hâkimiyet-i millet: Millet hâkimiyeti.

efkâr-ı âmme: Kamuoyu.

misâl-i mücessem: Cisimleşmiş örnek.

mebusân: Milletvekilleri.

hâdim: Hizmet eden, hizmetkâr.

imaret: Emirlik, idarecilik.

hamiyet: Karşılıksız, fedakârca hizmet etmek.

Bediüzzaman Said NURSİ

26.04.2007


‘Tv’yi kapat, ‘sohbet’i aç!

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sihir unsuru içeren dizilerle ilgili olarak şunları kaydetti:

‘’Bu tür diziler (...) çocukların hayal dünyasını genişletiyor. (...) Ancak, hayal kurmak zamanla çocuğu tembelliğe itebilir. (...) Çünkü çocuk, gerçek dünyada yapamadığını hayal dünyasında yaparak kendini rahatlatıyor. Bu da çocuğu tembelliğe itiyor.’’

Bu tür dizilerin, çocukların zihinlerindeki ‘’Allah’’ kavramını yanlış oluşturduğunu belirten Doç. Dr. Öznur Özdoğan ise, “Bu dizilerle çocuklar, (...) ‘Yaratıcı’ imajını da yanlış anlıyorlar. Çocuklar, Allah’ın insanları sihir yaparak yarattığını düşünmeye başlıyor’’ dedi.

Özdoğan, şunları da kaydetti:

‘’...herkesin, bu dizileri çevresine, yakınlarına, çocuklarına izletmeme gibi bir gücü var. Yani, aile olarak o düğmeye basma gibi çok güzel bir yetkimiz var. O zaman bu konuda daha bilinçli davranabiliriz ve çocuklarımıza bu dizileri izletmeyebiliriz. Nasıl sağlığımıza sakıncalı şeyleri yemiyorsak, bu dizileri de izlememeliyiz. Çünkü bu diziler de ruh sağlığımız için zararlı.’’ (aa)

Gerçekten de maddî sağlığımıza dikkat ettiğimiz kadar manevî sağlığımıza da dikkat ediyor muyuz acaba? Başka bir tâbirle, dünya hayatı kadar, ahiret hayatına da odaklanabiliyor muyuz?

Bediüzzaman, çocuklarımızın dünya istikballeri kadar, hatta ondan daha fazla olarak ahiret geleceklerini de düşünmemiz gerektiğinin altına çizer. Şöyle der:

“O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, ‘Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?’ diye şekvâ edecek...”

Devamında ise, ahireti ihmal edilmiş çocuğun, dünyadayken anne-babasına karşı kusurda bulunacağından; ancak ona güzel bir terbiye verilirse, yaptığı bütün iyiliklerin, anne babasının amel defterine de geçeceğinden ve böylelikle ahirette, değil dâvâcı ve şikâyetçi olmak, bütün ruh u canıyla ebeveyni için şefaatçi olacağından bahseder.

Elbette, çocuklarımızın ebedî hayatı, sihirli dizilere emanet edilemeyecek kadar önemlidir. Böylesi dizilerin ve daha başka bir çok programın, çocuklarımızın ruh dünyalarında yaptığı tahribatın, sonradan ‘sihirli bir değnek’le düzeleceğini ummak da, büyük bir hatadır.

Bu anlamda, Doç. Dr. Özdoğan’ın “Bu dizilerle çocuklar, (...) ‘Yaratıcı’ imajını da yanlış anlıyorlar. Çocuklar, Allah’ın insanları sihir yaparak yarattığını düşünmeye başlıyor’’ sözleriyle dikkat çektiği tehlike, kesinlikle üzerinde durulması gereken bir husus. Zira ‘Ağaç yaş iken eğilir’. Bediüzzaman, bir çocuğun, daha küçük yaşlarda iken sağlam bir iman dersi almazsa, ileriki yaşlarda çok zor bir şekilde bu hakikatleri öğreneceğinden söz eder. Hatta ona göre, böyle bir çocuk, ileriki yaşlarda, gayrimüslim birisinin iman ve İslâm hakikatlerine olan yabanîliği derecesinde bir hâl içerisine girmekte ve dolayısıyla iman ve İslâm hakikatlerini çok müşkil bir şekilde ruhuna alabilmektedir.

Tam da bu nokta da, Özdoğan’ın, Tv’yle ilgili sözlerinde ifade ettiği gibi, aileye çok mühim vazifeler düşmektedir. Çünkü başta kendileri olmak üzere, çoçuklarını Tv’nin esaretinden kurtaracak olan, ailelerdir. Bediüzzaman da “Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir” diyerek, ailenin bu vazifesine dikkat çekmiş ve Tv'nin esaretinden bir kurtuluş yolu olarak ‘aile içi sohbet’i nazara vermiştir.

Son olarak, Prof. Dr. Tarhan’ın tespiti de oldukça dikkat çekicidir. Onun, Tv’nin, çocukların hayal dünyasını genişlettiği, ancak bir o kadar da onları tembelliğe ittiği yönündeki sözleri, Bediüzzaman’ın modern hayatın insana kazandırdıklarıyla birlikte ondan alıp götürdüklerine işaret eden şu ifadelerini hatırlatıyor:

“Bu medeniyet-i hâzıranın harikaları, beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir şükür ve menfaat-i beşerde istimali iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tembelliğe ve sefahete ve sa’yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için, sa’yin şevkini kırıyor.”

İsmail TEZER

26.04.2007


Nur Talebeleri, hiçbir zaman tahriklere kapılmadı

(Dünden devam)

Son müdafaa celsesi... Çok kalabalık bir dinleyici ve Risâle-i Nur’un hakikatlerinden mülhem hazırlanan müdafaası ile genç avukatımız Bekir Berk, müdafî mevkiinde... Kendisine has üslûbuyla hey’et-i hâkimeye; otuz yıllık baskı, terör, zulüm ve işkence ile din-i İslâma vurulan, fakat vurdukça geri tepen alçakça silâhların muhasebesini yapmakta, karanlık devirlerin milletçe çekilen ızdıraplarını dile getirmektedir.

Ve nihayet Üstad Bediüzzaman’ın iman ve Kur’ân’a hizmet eden bu vatanın en sadık bir evlâdı olduğu, Risâle-i Nur’un millet ve gençliğin mâneviyatını kurtaran eser külliyatı olup, herkesin ona muhtaç bulunduğunu belirterek ondan istifade edilmesi gereğini müdafaalarında uzun uzun izah etti.

İttifakla beraatimize karar verilen mahkemede her maznun kendine ait ithamları cevaplandıran birer müdafaa hazırlamıştı.*

Mahkemeden sonra

Mahkeme safahatı, itham ve iddialara verilen cevap ve yapılan müdafaalar sayesinde büyük çapta Risâle-i Nur’un müsbet mânâda ilânâtına vesile olmuştu. Demek kader-i İlâhî’nin bir cilvesi idi ki, basit bir sebepten meydana gelen bu hapis musibeti, inâyet-i Hakla rahmete çevrilmiş ve hakikat-i Nuriye’nin mânevî fütuhatı dalga dalga memleket afakında yayılmıştı.

Biz hapiste iken Fırıncı Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretlerine gittiğinde, Üstad’ın ‘Kardaşım, ehl-i dalâlet Demokrat Hükümetle aramızı açmak istiyor. Şimdi bana da gelseler hiç itiraz etmeden bağlamaları için kollarımı uzatacağım. Merak etmeyiniz taarruz ondan bire indi’ dediklerini bize nakletti.

Hazret-i Üstadın bu beyandan maksadı; millet ekseriyetinin toplanarak meydana getirdiği Demokrat hükümeti muhafaza etmek sûretiyle din düşmanlarına fırsat vermemek ve Nur Talebelerinin hükümetin aleyhine geçmelerine mani olmak ve ikaz etmekti.

Vatan, millet, din hesabına Kur’ân hakikatlerini neşretmek sûretiyle asrımız insanlarının maddî-mânevî huzur ve saadetini temin etmekten ve iman-ı tahkikîyi kalb ve gönüllere nakşetmekten başka gaye takip etmeyen Nur Talebeleri, hiçbir zaman tahriklere kapılmamışlar, her zaman olduğu gibi o zaman da itidal ve temkinle hareket ederek müfterilerin plânlarını akîm bırakmışlardı.

* Mezkûr müdafaa ve dâvânın safahatı, Risâle-i Nur Talebelerinin Ankara Davası ve Avukat Bekir Berk’in Müdafaası isimli kitapta neşredilmiştir.

Son Şahitler, c. 4, s. 396

26.04.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004