Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Nisan 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Elimde bir sihirli değnek olsa

Hani bazen sorulur, “Elinizde bir sihirli değnek olsa ne yapardınız?” diye. Bana böyle bir soru sorulsa her istediğim kavramın anlamını değiştirecek bir sihirli değneğim olsun isterdim.

Neden mi?

Çünkü Türkiye’de bazı kavramların artık silinmesi ve yeni baştan yazılması lâzım.

Bazılarını da revize etmek, yeniden tanımlamak, değiştirmek gerekir.

Çünkü bazı kavramlar yerli yerinde durdukça bu ülkenin düze çıkmayacağını bilmek için âlim olmaya gerek yoktur.

Hangi kavramlar mı bunlar?

Mesel⠓vatan haini”... Ne zaman Türkiye’de kritik bir konudan bahsetmeye kalksanız ve söylemlerinizde genel tutumun aksine biraz marjinal, biraz daha özgürlükçü olmaya kalksanız, hemen “vatan hainliği” ile yaftalanırsınız. Bu öyle bir klişedir ki, artık Türkiye’de insanlar yeni bir şeyler söyledikleri zaman cümlelerinin sonuna “Yanlış anlamayın ben vatanımı severim” şeklinde bir şerh düşmek zorundadır. Vatanını sevmek hiç bu kadar zor olmamıştı bu ülkede çünkü...

Alın size bir kavram daha: “Laik”...

Laik, antilaik, laikçi... Bunların hepsi Türkiye’de en sık dillendirilen tabulardır. Özünde dinin devlet düzeninde ve toplum üzerinde bir baskı unsuru olmasını önlemek ve devletin herhangi bir din veya mezhep doğrultusunda hareket etmemesi amacıyla ortaya çıkmış ve doğru uygulandığı takdirde ne dindara, ne de dinsize zararı olmayan bir kavramdır bu laiklik. Gel gelelim, Türkiye’de laikliğin dindara ilişmediğini söylemek hayalcilik olacaktır. Dinsizliğe alet edilen laikliğin bu haliyle hayatiyetine devam etmesi mümkün mü hiç? Acilen revize edilmesi gerekmez mi?

İrtica... Sevgili ülkemizde “irtica eşittir din” diye bir denklem kursak, herhalde buna vicdan sahibi hiç kimse itiraz edemez. Öyle ya da böyle, şu sebeple yahut bu sebeple Türkiye’de dinî hassasiyeti olan her insan, evet her insan bu kavramın sahipleri tarafından “irticacı/mürteci” olarak değerlendirilir... Acilen değiştirilmesi ve aslî mânâsına kavuşturulması lâzım. İnsanların yasaları yahut toplum düzenini bozmadan, kendi şahsî hayatlarında tatbik ettikleri hiçbir uygulamanın bu kapsama girmemesi gerekir. Aksi takdirde özgürlükler elden gider. İrtica diyerek özgürlükleri tehdit ettiğiniz için de en büyük mürteci siz olursunuz. Çünkü insanlık ve dünya daha fazla özgürlüğe giderken, siz geriye gitmiş olursunuz.

Bölücü... İrticanın kan kardeşidir. Hastalıklı devlet ideolojisinin iki büyük silâhından (esasında iki büyük paranoyasından biridir. Diğeri için, bkz: irtica)... Ülkemizin bölünmez bütünlüğüne saygılı olduğunu söylemek gibi bir şerh zorunluluğu doğurur. Aksi takdirde söyledikleriniz şahsınıza “bölücü” damgası vurulmasını gerektirebilir. Eski darbeciler bile, yeri gelince bölücü olabiliyor neticede. Kırk yıllık üniterciden de bölücü olabileceğini görüyoruz böylece. Farklı bir dil, yeni bir söylem, radikal bir düşünceniz varsa aman dikkat siz “bölücüsünüzdür”.

Yeri gelmişken “üniter”i de zikretmek lâzım.

“Üniter” İngilizcedeki “unite” fiilinden türetilmiş bir kavram. Birlik, bölünmezlik anlamı taşıyor. Millî bayramlarda, açılış, kapanış törenlerinde şurada, yahut burada en çok işittiğimiz kavramlardan biridir. Ancak ülkemize olumlu mânâdaki birlikten ziyade “tek renklilik, tek seslilik, tek düzelik” gibi pek de çağdaş olmayan şeyler katıyor. Üniter olmak bizim ülkemizde tıpkı ilkokul öğrencilerinin kıyafetleri, saç kesimleri, çorap renkleri ve neticede zihinlerindeki “bir kalıptan çıkmışlığın” karşılığıdır tam olarak. Revize edilmesi lâzım. Bunun yerine zor günlerde zaten milletimizde her zaman var olan “birlik ve bütünlük” şuurumuz neyimize yetmiyor.

Kürt, Arap, Ermeni, Rum, vs... Ülkemizde “Türk” haricinde bütün diğer etnik köken belirten kelimelere gizli bir küfür iliştirilmiştir. Birine Ermeni derseniz ona sövmüş olursunuz meselâ. Ermeni kelimesinin küfür olarak istimaline bizzat defalarca şahit olmuşumdur. Aynı şekilde birine Kürt derseniz, bu az gelişmişliğin, “kıroluğun”, inadın ve bir takım diğer kötü huyların takma adıdır. Arap ise pistir, bedevîdir, en nihayetinde “haindir” bizim ülkemizde. Yunan, İngiliz, Alman, Fransız falan da zaten düşmandır tâ en baştan. Çünkü “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur...” Bu kavramlar bizi dünyada yalnızlaştırmıyor mu?

TSK... Bu üç harfi çok sık duyarız... Türk Silâhlı Kuvvetleri Türkiye’nin en önemli kurumlarından biridir. Ama bazılarının ağzından ne zaman çıksa bu üç harf, anlayın ki altında derin mesajlar barındırmaktadır. Böyle olunca TSK, demokrasiye tehdit, iktidara “ayağını denk al”, konuşana sus, ayaktakine yat, yatana sürün, yürüyene dur emri demek olur ülkemizde... Bizi koruyan ve bizden oluşan bu Peygamber ocağını ifade eden “TSK”ya, bizi korkutan, dize getiren bir anlam yükleten anlayışı ve uygulamaların da revize edilmesi gerekmez mi?

Türban.. Türban zaten kendi içinde sorunlu bir kavram. Başörtüsünün yerine ikame edilmeye çalışılıyor uzun süredir. Bunu da çoğumuz benimsedi doğrusu... Replik aynen şöyledir: “Başörtüsü hani şu Anadolu’da annelerimizin başlarına örttüğü, önden bağladığı, bazen geriye attığı amma velâkin muhakkak surette önden bir tutam saçın göründüğü” bağlama şekli iken, “türban” ise ideolojik bir örtünme şekli oluverdi birdenbire.. Böyle bir ayrıma gidilerek yasaklamaya kendi mantık örgüleri içinde vicdanen hak vermiş oluyor bu kavramı üreten ve istimal edenler. Ancak sadece kendilerini kandırıyorlar da haberleri yok.

Doğu... Türkiye’de doğu denince akla fakirlik, problem, az gelişmişlik geliyor ne yazık ki. “Doğu” sanki bu ülkenin tümörlü bölgesi gibi. Ya kesip atacaksın, ya da sürekli ağrıyacak... Belki kavramı silerek, değiştirerek düzeltilemez bu. Ancak ekonomik anlamda doğru politikalarla mümkün gibi görünüyor. Öyle görünse de temelde Doğuya bakışımız da problemli. Önce oraya vatanımızın “en az Batı kadar” bir parçası olarak bakmayı başarabilmeliyiz. Böyle baktığımız zaman da yatırımlarla “yüksek dağların memleketleri” düştükleri ekonomik çukurdan çıkabilirler her halde.

Rejim... Bu ülkede en çok elden giden şeydir rejim. Türkiye’de rejim sadece karbonhidratları fazla kaçırınca gitmez elden, aynı zamanda anayasal yapıya eleştirel bakınca, hatta bunu aklından bile geçirince elden gidebilir. Ayarları çok hassastır, herhalde iyi ayarlanamamıştır. Halbuki çok çok küçük bir azınlık haricinde kimsenin rejimle alıp veremediği yoktur. Halkın problemi rejimi alet ederek baskı ve zulümleri halka reva görenlerledir.

Atatürk, Atatürkçü, Atatürkçülük... Ülkemizin en büyük tabusudur. Bunu kimse reddedemez. Zira onu eleştiren ya yasalarca mahkûm edilir, yahut medyatik ve bürokratik lince tâbî tutulur. Bir de onu istismar edenler, arkasına saklanıp her türlü haltı yiyenler mevcuttur. Öyle olunca, bu kavramın ve de tabunun da revize edilmesi gerekiyor.

***

Daha sayayım mı? Şimdilik bunlar yeter, bunları halletsek yeter her halde...

***

Dediğimiz o ki; kavramsal düşünce nasıl önemliyse, doğru kavramlarla düşünmek de bir o kadar önemlidir.

Bu sebeple bütün bu kavramları değiştirecek güç kimin eline geçerse, sakın ha durmasın değiştirsin. Durduğu kabahattir... yavuz@yeniasya.com.tr

Umut YAVUZ

25.04.2007


Spor ve Makyavelist anlayış

Niccolò di Bernado dei Machiavelli (Türkçe söylenişiyle Makyavel) adlı bir İtalyan, bundan 500 yıl kadar önce, iktidarın, gücün, başarının nasıl elde edileceğine ve nasıl elde tutulacağına dair bazı fikirler ortaya attı. Bu fikirlerini, Hükümdar (Il Principe) isimli kitabında topladı. Makyavel’in bu kitaptaki fikirleri “İktidar hiçbir ilke, kural tanımadan ele geçirilmeli ve aynı şekilde korunmalı,” ya da “amaca giden her yol meşrûdur” şeklinde özetlenebilir. Bu adam, dinî ya da ahlâkî hiçbir kaygı taşımadan bir sistem geliştirmiş olup fikirleri başta politika alanı olmak üzere, bazı sosyal ve kültürel alanlarda işine geldiği gibi kullanılabilmektedir. Şimdi burada bu adamı ve fikirlerini tartışmayacağım. Bu İtalyan’ın fikirlerinin günümüzdeki spor anlayışına yansıması üzerinde durduktan sonra, günümüzdeki spor müsabakaları acımasızlığı, merhametsizliği mi teşvik ediyor” sorusu üzerinde duracağım.

Merhamete, acımaya, her zamankinden daha fazla muhtaç olsak da, spor karşılaşmalarında tek geçer akçe “başarı” olduğu için, ilkeli davranışlar pek prim toplamıyor. Zaten, toplumun geneli ilkeli davranmaya, kurallara uygun davranmaya dikkat etmiyor. İlkelere uyduğundan dolayı başarılı olamadıysan bunun gerekçesini en yakınına bile anlatamıyorsun. Herkes başarıya prim ve değer veriyor. İlkelerinden taviz vermediğinden dolayı başarısızsan, en yakın çevrenden başlayarak “senden başka bir enayi kalmadı bu dünyada, elâlemin akıllısı sen misin ve benzeri şekildeki iğneli sözlerle” mutlaka karşı karşıya kalıyorsun. Fakat, Makyavelizm doğrultusunda ilerlersen, amaca giderken önüne çıkan engelleri, ahlâksız metotlarla ortadan kaldırsan bile, çok az bir azınlık tarafından kınansan da toplumun geneli tarafından alkışlanırsın. Çünkü, toplumun geneli “başarıya alışmış”, “başarıya odaklanmış”. Aynı durumun tezahürleri spor müsabakalarında daha bariz olarak ortaya çıkıyor.

Spor denilince akla, önce “galibiyet ya da mağlubiyet” kelimeleri geliyor. Bu açıdan bakıldığında spor (daha doğrusu spor müsabakaları) daha ilk başta, “başarı ya da başarısızlığı” çağrıştırıyor. Çünkü, spor müsabakaları yenmek üzerine kurulmuştur. İşte bu noktada Makyavelist düşünce hemen ortaya çıkıyor. Spor oynanan alanlarda, spor seyredilen tribünlerde, tek aranılan ölçüt, skor yapmak, puan kazanmaktır. İşte bu noktada, spor müsabakalarında, merhamete, acımaya pek fazla yer yok.

Anlatmak istediklerimi daha net olarak ortaya koymak için, sıkça yaşanan şu tabloyu gözünüzün önüne getirelim. Maç sırasında sporcu kendini mahsus yere atıyor. Amaca giden yolda her şey mübah anlayışı içindeki bu sporcunun sahtekârlığını (bu Makyavelist davranışı), herkes görüyor. Hakem durumu anlayıp da düdük çalmayınca, tribünlerdeki taraftarlardan bir ıslık bir ıslık ki duyma gitsin. Amaç puan almak olunca, sahtekârlık prim yapıyor. İş bununla da bitmiyor. Kazanamayanlar ya da skor tabelasında geride olanlarda bir gerginlik, bir gerginlik ki sorma gitsin. Bir bahane bulsalar, şiddeti hemen uygulamaya sokacaklar. Bazen de sokuyorlar. Sille tokat, acımasızca, merhametsizce birbirlerine saldırıyorlar.

Spor müsabakalarında şiddet yaygınlaşmaktadır. Son zamanlarda bu şiddetin ağırlık ve boyutunu daha fazla hissediyoruz. Bunun önüne geçmek üzere, gerekli çalışma ve çaba gösterilmelidir. Sporda şiddetin önüne geçmek için, yenenler az sevinmeli, yenilenler de çok üzülmemelidir. Bu bilinç kafalara yerleşmelidir. Maç sonucunda galibiyet olduğunda, şu iki manzaradan biri ile mutlaka karşılaşılıyor. Bir yenen taraf, yani gülenler. İki yenilenler, yani üzülenler. Gülenler, üzülenlerin durumunu zerrece düşünmeden, sahada tur atıyorlar, tepiniyorlar, hopluyorlar zıplıyorlar. Yani, ölçüsüzce bir sevinç ve eğlence içine giriyorlar. Bu durumda, özellikle çocukların beynine, sporun bu acımasız, merhametsiz yüzü etkin bir şekilde yansıyor.

Yendin mi sevineceksin, istersen “Makyavelist” metotlarla yen. Nasıl yenersen yen, fakat sevin, fakat eğlen. İşte yanlış olan bu. Spor bir yarışmadır. Elbet yenen sevinecektir. Fakat ölçülü sevinmek gerek. Bir de haksız ve ahlâksız bir galibiyet varsa, bunu sevinilmesi mümkün değil. Makyavelist metodlarla bir galibiyet elde edilmişse, buna sevinmek değil, üzülmek gerekir. Ama bu incelikleri, bu hassasiyeti dikkate alan nerde?

Spor müsabakalarında acımasızlığı ima eden görüntülere yer verilmemesi gerekir. Bunun yerine, hak ve insaf ölçülerinde dengeli bir mücadele teşvik edilmeli ve yenenlerin kendi durumları kadar karşıdakilerin durumunu düşünmesi gerekir. Yenen takım oyuncu ve taraftarları hiç olmazsa “empati” yapmalıdır. Yani, kendisini yenilen takım yerine koymalı ve ona göre sevinmelidir.

Öyleyse, spor müsabakaları sonucunda ölçülü sevinç ve eğlence gerekmektedir. Bunu aksi acımasızlık ve merhametsizlik demektir.

Ahmet SANDAL

25.04.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004