Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Nisan 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

O iki Cennetin her biri çeşit çeşit bahçeler, bostanlarla doludur.

Rahman Sûresi: 48

27.04.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Ehl-i Beytimden bana en sevgili olan Fâtıma'dır.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 124

27.04.2007


Gerçek mutluluğun formülü (1)

Mutluluk, inancın gücünde gizlidir. İnsan olarak, şöyle bir etrafımıza bakarak, gördüklerimiz hakkında azıcık tefekkür etsek eminim ki çok şeyler görecek, çok şeyler anlayacağız. Büyük bir lütuf olan şu gözlerimizle görüyor, aklımızla anlıyoruz. Karşımızda uzanıp giden şu ağaca bakalım. Onun nasıl olup da, şu ufacık tohumdan oluştuğunu düşünelim. Her sene zamanını şaşırmadan çiçek açıp, daha sonra meyve vermesi… Buğday tanesi kadar küçük bir çam tohumu metrelerce boyunda, tonlarca ağırlığında bir çam ağacını netice veriyor. Bunu elbet o küçük, akılsız, şuursuz çam tohumuna veremeyiz. Yine küçük bir elma çekirdeği, binlerce elma verecek kadar koca bir ağacı netice veriyor.

Bir yerde san'at varsa sanatkârı da vardır. Bir yerde cömertçe ve karşılıksız olarak ikram ve ihsanlar yapılıyorsa, bu ikram ve ihsanları yapan da vardır. Harika bir tabloyu görüp de ressamını kabul etmemek mümkün olmadığı gibi yeryüzünü dolduran her biri birer sanat harikası olan, taklidi imkânsız bunca yaratığı yaratan Yaratıcıyı görmezden gelmek de akılla bağdaşmaz. Plan ve proje mühendissiz, mimarsız çizilemediği gibi en küçük canlıdan en büyük kürelere kadar ince bir plan gerektiren kâinat binasını inşâ eden birisi de vardır. Bir kulübecik dahi ustasız yapılmadığı gibi koca kâinat binası da elbette kendiliğinden olamaz...

Bir de hava zerrelerini düşünelim. Her bir hava zerresi ısı, ışık, elektrik, ses, görüntü gibi birçok şeyi birden naklediyor. O sayede havaküre bir konferans meydanı, zemin yüzü bir dershane, bir okul haline geliyor. Hava zerreleri, milyarlar ve milyarlarca teypli bir çoğaltma stüdyosu olarak hizmet verdiği sırada, ciğerlerimizde ve damarlarımızda da çalışır. Bitkilerin yapraklarında ve çiçeklerinde renk renk nakışlar dokur. Bulutlarla yağmur getirir. Çiçekten çiçeğe toz taşır. Kuşları uçurur, apartman gibi uçakları taşır. Işığı yayar, harareti dağıtır. Kompresörlerle betonu deler, kasırgalarla şehirleri yerle bir eder, seher yeliyle şifalar saçar. Kulağımıza bülbülün sesini, burnumuza gülün kokusunu getirir. Bir hava zerresi, bu kadar işi bir arada nasıl yapar. Cevap, her bir zerre, bütün bu enerji cinslerini tanıyacak ve nakledecek şekilde yapılmıştır. Kim yapmıştır? Şuursuz bir hava zerresinin tek başına böylesine muazzam, büyük işleri yapabilmesi mümkün değildir. Bu ancak, kudreti, ilmi, iradesi sonsuz bir Yaratıcının emriyle gerçekleşen bir ihsan, bir hediyedir. Bunun gibi kâinattaki her şeye tefekkür gözlüğü ile bakarak, mutluluğun birinci şartı olan imanı, Allah’a imanı elde etmek, bütün insanların birinci görevi olmalıdır.

Allah’ın nimetlerini Allah’ın kullarına sunmaktan ötede hiçbir ikrama gücü yetmeyen insan, bu küçük ikramıyla hemcinslerini sevindirmekten duyduğu sevinçte yine Rabbini tanıtan bir işaret bulunur. Çünkü kendisini, sevdiklerini ve kendisiyle bu dünyayı paylaşan herkesi birden mutluluk içinde yüzdüren şey, O’nun ikramlarından başkası değildir.

Allah bize hayat vermiştir. Hayatın tadını çıkartmak için akıl vermiştir. Gündüzün yorgunluğunu çıkartmak için geceyi vermiştir… Daha neler vermiştir. Sayamayacağımız kadar nimetler vermiştir. Her şeyi bizim hizmetimiz için yaratmıştır. Bu ihsan dolu hayatı yaşamak gerekir. Yaşamak sadece var olmak değildir. Hissederek, düşünerek, takdir ederek, şükrederek, zevk alarak yaşamak gerekir. İşte bu inançla yaşamak mutluluğun temelidir.

Bediüzzaman’ın dediği gibi, mutluluğun temeli iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül iki dünya mutluluğunu gerektirir. İşte size gerçek mutluluğun formülü.

Yeni Asya, 4 Kasım 2003 tarihinde birinci sayfasında manşetten şu haberi veriyordu: “Bilime göre de huzur imanda”. Haberin devamında özetle şu gerçeklere yer veriliyor.

Ünlü bilim dergisi New Scientist’in yayınladığı araştırmalara göre, Allah’a inanan insanlar daha mutlu ve huzurlu oluyor. Allah inancı hayata anlam kazandırıyor. Yapılan yüzlerce araştırma sonunda, bir dine mensup olanların kendilerini daha rahat mutlu ve huzurlu hissettiklerinin belirlendiğini belirten New Scientist, uzmanların şu yorumunu aktardı: “Allah’a inanmak, insanlarda hayatlarının bir amacı olduğu hissini uyandırıyor. Ayrıca bir dine mensup olmak, insana dünyada yalnız olmadığını hissettiriyor.”

Vanderbilt Üniversitesinin araştırmasına göre, herhangi bir işi karşılık beklemeden yapan ya da sahip olduğu şeyi başkasıyla paylaşan insanlar ruhî bir tatmin yaşıyorlar. British Columbia Üniversitesi ise, çok büyük beklentileri olanların kolay kolay mutlu olmadığını, ama beklentilerini kısıtlı tutanların mutluluğu daha çabuk yakaladığını belirtti.

Michigan Üniversitesinin 42 ülkeyi kapsayan araştırmasında evlilik hayatının mutlulukta çok önemli bir etken olduğu belirlenirken, İllinois Üniversitesinin araştırmasına göre de, ekonomik şartları yetersiz olanlar bile geniş, samîmî ve sıcak bir aile ve arkadaş çevresine sahipse, ortalamanın çok üzerinde bir mutluluk düzeyini yakalayabiliyorlar.

—Devam edecek—

Mehmet Abidin KARTAL

27.04.2007


Siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz

..ehl-i hakikat, hakikat ve marifetullahı bulmak için, kesret dairelerini unutmaya çalışıyorlar—ta kalb dağılmasın ve lüzumlu ve kıymetli şeye sarf etmek lâzım gelen merakı, zevki, şevki, lüzumsuz fani şeylerde telef olmasın. Hatta bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hadimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücahidînden, Selef-i Salihînden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar, müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakiki dindar ise, “Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir” diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeye—eğer mümkünse—çalışabilir. Yoksa, bakî elmasları kırılacak adi şişelere âlet yapar.

Emirdağ Lâhikası, s. 53

***

Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler.

Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28

***

İslâmiyetin Hıristiyanlık ve sair dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki:

İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. “Onlar hahamlarını ve papazlarını kendilerine Allah’tan başka rab edindiler” (Tevbe Sûresi, 9: 31) âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

Mektûbât, s. 313

Lügatçe:

ehl-i hakikat: Hakikati bulan kimseler. marifetullah: Allah’ı tanıma, bilme. kesret: Çokluk. hadim: Hizmet eden. mücahidîn: Mücahidler. Selef-i Salihîn: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin ilk rehberleri, İslamın ilk dönemlerinin salih insanları. müttakî: Takva sahibi, Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçınan. maksad-ı aslî: Asıl maksat. tebeî: Kasdî olmayan, başkasına tabi olarak devam eden. ubudiyet-i insaniye: İnsanın kulluğu, ibadeti. aşk-ı merak: Merak aşkı, şiddetli merak. müteallik: Alâkalı, bağlı. ulü’l-emir: İdareci, başkan, devlet reisi. cihet-i fark: Farklı yön. mahz-ı tevhid: Tevhidin ta kendisi. vesâit: Vasıtalar. esbab: Sebepler. tesir-i hakikî: Gerçek tesir. velediyet: Hıristiyanlıktaki, Hz. İsa’nın (as) Allah oğlu olduğu şeklindeki batıl inanç. enâniyet: Benlik, gurur. rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın rabliği, terbiye ediciliği. cilve: Görünme, akis, yansıma. mâsadak: Doğrulayıcı, tasdik edici. mutaassıp: Birşeyi savunmada aşırılık gösteren. Körü körüne inat ve ısrar eden.

Bediüzzaman Said NURSİ

27.04.2007


Kediler nankör müdür?

Geçenlerde bir internet sitesinde kedilerle ilgili soruya rastlamıştım. Soruda kedilerle köpekler arasındaki fark sorulmaktaydı. Soruya verilen cevapların hemen hepsi kedilerin nankör olduğunda birleşiyordu.

Evet sevgili okurlar halk arasında o kadar yaygın ki nankör kedi ifadesi...

Peki kediler gerçekten nankör müdür acaba?

Köpek; bütün hayvanlar içinde vefadarlığı, sadakati ile zirvededir. Hatta sadakati ve vefadarlığı darbımesel olmuştur. Buna rağmen köpek necis (pis); tavuk, inek, kedi gibi hayvanlar—insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı, kendilerinde şükran hissi olmadığı halde—mübarek olarak kabul edilmektedir. Oysa ki kedinin dostluğu, senin elinden ciğeri alana kadardır. Onu alınca öyle bir tavır alır ki sanki aranızda hiç tanışıklık yoktur.

Peki buna rağmen köpeğin necis, kedinin mübarek kabul edilmesi nedendir?

Bediüzzaman Hazretleri, kediler için bakınız ne diyor: “Hatırıma geldi, ‘Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübârek denilir?’ Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarîh bir sûrette, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm’ diyerek, güyâ hatırıma gelen îtirazı ve tahkiri, tâifesi nâmına reddedip yüzüme çarptı. (...) Bidâyette hır hırları arkasında “Yâ Rahîm” fark edilir. Git gide hır hırları, mırmırları aynı ‘Yâ Rahîm’ olur. (...) Sonra kalbime geldi, ‘Acaba şu ismin vech-i tahsîsi nedir ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisâniyle etmiyorlar?’ Kalbime geldi, şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nâzik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilâfına olarak, esbâbı bırakıp yalnız kendi Hàlık-ı Rahîminin rahmetini kendi âleminde ilân ile, nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve ‘Yâ Rahîm’ nidâsıyla, kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbâbperestlere ihtar ediyorlar.” (Sözler, s. 301)

Evet Üstad ne kadar güzel izah etmiş değil mi?

Köpekte hırs fazla olduğundan, zahirî sebeplere yapışıyor ve insana çok bağlanıyor. Bu da Hakikî Nimet Veren Allah’tan gafletine sebeb oluyor. İşte köpek, Hakikî Nimet Verici’den yaptığı bu gafletten dolayı “necis” (pis) hükmünü almıştır ki, tâhir (temiz) olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. İnsanlardan bu şekilde bir tahkir görmesi, yaptığı gaflete kefâret olmuştur. (Mesnevî-i Nuriye, s. 62)

Kedilerde ise yukarıda verdiğimiz örnekte de görüldüğü üzere insanlara şükran hisleri yoktur. Ancak Mün’im-i Hakiki’ye (Hakikî Nimet Veren Cenâb-ı Hakka) şükran hisleri vardır. Çünkü kedilerin fıtratları, yaratıcılarını bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetlerini yaparlar. (A.g.e., s. 62)

Bana “En çok huzur veren üç şey nedir?” diye sorarsanız eğer, soğuk kış geceleri sobada yanan meşe odunu çıtırtısı, sobanın üstünde cızırdayan içi su dolu çaydanlık ile o sıcacık sobanın yanında minderin üstünde rahatça yatmış kedinin çıkardığı ‘mır mır’lardır derim. Kedinin mırmırlarının insanlara huzur verdiğini, strese iyi geldiğini, gerçi ben 30 sene önce tesbit etmiştim ama bu konu artık bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Kedinin mırmırları, CD’lere, kasetlere kayıt edilerek bazı hastaların tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Kedinin mırmırları nasıl huzur vermesin ki? Dikkatlice dinlenildiğinde “Ya Rahîm, Ya Rahîm” dediği anlaşılmıyor mu? Yine Kur’ân-ı Kerim’de “Kalpler, ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur” buyurulmuyor mu?

Şimdiki çalıştığım yere ilk geldiğimde kedilerin çokluğuna şaşırmıştım. Hangi çöp bidonuna çöp atsam 3-4 kedi âniden fırlıyordu. Kedilerin âniden çöplerden çıkması, eğer gece ise, insanı korkutuyordu. Çocukları bu yüzden çöp dökmeye yollayamaz hale gelmiştik.

Sevgili okurlar, bu kediler çöplerde neden bu kadar çok olarak bulunmaktadır? Bunlar çöplerde ne arıyor dersiniz? Kediler, maalesef pek çoğumuzun evinden çöpe atılan ekmekleri arıyor. Hatta bir kedinin, sıkıca bağlanmış poşeti tırnakları ile yırtarak içindeki kocaman ekmeği çıkardığına ve âfiyetle yediğine şahit olmuştum. Eğer bizler yemek artıklarımızı, ekmek parçalarını çöpe atmazsak, kediler kesinlikle çöplerde gezmeyecektir. Eğer biz ekmek parçalarını çöpe atmaya devam edersek, biliniz ki bizde bereket kalmayacak ve kazandığımız para ile geçinmek mümkün olmayacaktır.

Hz. İbrahim (as), bir gün Allah-u Teâlâ’ya “Ya Rabbi, malım çok fazla, idare edemiyorum, malımın bir kısmını geri al” demiş. Allah-u Teâlâ buyurmuş ki: “Ya İbrahim, eline kuru bir ekmek al ve bu ekmeği hareket eden bir at üstünde ye.” Hz. İbrahim (as), atın üstüne çıkmış ve kuru ekmeğin altına bir bez sererek yemeye başlamış, beze dökülen en küçük parçayı bile toplayıp yemiş. Sonuçta malında hiçbir eksilme olmadığı gibi artma olmuş. Allah-u Teâlâ’ya “Ya Rabbi, malımda azalma olmadı, bilâkis artma oldu” deyince, Allah-u Teâl⠓Sen eğer kuru ekmeği yere döke döke yeseydin, ekmeğin parçaları ayakların altına düşseydi, o zaman malını azaltacaktım” buyurmuş.

Şimdi soruyorum, Yüce Yaratıcının bizlere verdiği nimeti çöpe atan insan mı, yoksa o nimeti bin bir güçlükle arayıp çıkaran ve böylelikle o nimeti hakaretten kurtaran kediler mi daha nankördür?

Aziz ÖZCAN

27.04.2007


“Şeriat getireceksiniz ha!”

Ben Ankara hapishanesinde iken anam da 'Devletin temel nizamlarını dinî inanç ve akidelere uydurmak maksadiyle propaganda yapmak' suçundan yargılanıyordu. Oysa devleti de temel nizamlarını da bilmiyordu, propaganda kavramından habersiz bulunuyordu, ama savcı parmağını namlu gibi yüzüne uzatıp uzatıp çekiyor, sesindeki tehdit pürüzleri salonun grî duvarlarını sıvayarak. ‘Sen şeriatı getireceksin ha!...’ diye itham ediyordu.(...)

Anamın yanında halam, onun yanında kızkardeşlerim vardı. Halam ellisini geçmiş, anam ise yetmişini sürüyor. Ve savcı bey durmadan, dinlemeden ithamlarını sıralıyordu:

- Şeriat getireceksiniz ha!..

- Ayin yapıyorsunuz ha!..

- Dini siyasete âlet ediyorsunuz ha!.. (...)

İhbar almışlardı. Bir solcu öğretmenle bir CHP üyesi şikâyet etmişti onları. (...) İhbarları değerlendirmeye koşmuşlardı. Yanlarında muhbirler, jandarmalar, polis ve muhtar olduğu halde, evin üst yanındaki tümseğe çöreklenip geceler boyu beklemişlerdi. (...) Komiser bey orada sıkılmış, muhbirlere çıkışmıştı:

"Hani?"

Arada jandarma başçavuşu fikir yürütmüştü:

"Bir yanlışlık olacak, hiçbir şey olmuyor."

Muhbirler işi sıkı tutmaya kararlıydılar.

"İçerde neler var neler, girmeden anlayamazsınız ki."

"Nur Risâlelerini çoğaltıp dağıtıyorlar. Bunlar çok tehlikeli insanlardır. Makineli tüfek filan bulunduruyorlardır mutlaka."

"Evi basalım..."

Muhtar akraba gelirdi bize. Gelirdi ya, Halkçı oluşunu akrabalığından öne çıkarmıştı. Bu ev Demokrattı. Birinci düşmanlık sebebi. Bu evdekiler çok dindardı ve Risâle-i Nur okuyorlardı; ikinci düşmanlık sebebi. Köylülere tesir ediyor, Halk Partisine oy verdirmiyorlardı. Üçüncü düşmanlık sebebi. (...) “Basalım” demişti muhtar, “Evi basalım.”

Bir jandarma eri içeriye dalmıştı. (...)Kapıyı açmıştı diğerlerine, içeri fışkırmışlardı. (...) Muhtar sofada dinleniyordu. Raftan aldığı kitabı ileri geri sallıyor, hıncına salyalarını katarak hım hım sesi isli duvarlara çarpıyordu:

"Ben size bu kitapları okumayacaksınız demedim miydi? Ben size tembih vermedim miydi? Ben size..." (...)

Anam... Devletin düzenini değiştirmekten sanık... Yetmiş yaşında okuma yazması olmayan bir köy kadını, mantık tepe taklak olmuş, dört kadının ne yapıp da, nasıl bir ordu kurup da, ne gibi silâhlar kullanıp da düzeni değiştirebileceklerini soran, düşünen yok.

Köylü sabahın erken saatinde yankılanan bu haberle korkunun cenderesine kısılmış. Kur'ân-ı Kerim'leri bile saklama telâşında. Şimdi düşünüyorum, bir sonuç alamayacaklarını bile bile kasıtlı davranışlar acaba halkı ürkütüp dinden uzaklaştırmaya mı matuftu? Şayet öyle ise başaramadılar. (...) Ağır cezaya kaldırılmasına rağmen beraat kararı, muhbirlerin ve müttehimlerin yüzüne kırbaç kırbaç şakladı. “Suçsuzdurlar!”

Ben, mahkemeden sonra köye gitmiş, hâdiseyi köyde öğrenmiştim. Birkaç gün kaldıktan sonra yine Ankara'ya döndüm. Yeni bir şevk, taze bir heyecanla Risâlelerin tab işleri ile tekrar başbaşa kaldım.

Son Şahitler, s. 397

27.04.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004