Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Firavun kavmine seslenerek "Ey kavmim," dedi. "Mısır mülkü ve sarayımın altından akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?

Zuhruf Sûresi: 51

07.06.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Cehennemliklerin en az azap görenine ateşten iki ayakkabı giydirilir. Ayakkabıların sıcağından beyni kaynar.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 185

07.06.2007


Dünyadan hayvan gibi lezzet alamazsın

—Dünden devam—

O mânevî Cehennemden kurtulmak ve imanın bu dünyada dahi temin ettiği bir mânevî Cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için Kur’ân’ın dersini dinle. Cüz’î, fâni bir dakika lezzeti; küllî, bâki, dâimî, imanî lezzetler ile mübadele et...

Hem deme ki, “Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim.” Çünkü, hayvana nisbeten mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenâb-ı Hakim-i Rahîm; o gaybı onlara bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ, kesilmek için yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat his gider, o elemden de kurtulur. Demek Cenâb-ı Hakkın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re’feti ve şefkati, gaybı bildirmemektedir. Bilhassa mâsum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhane lezzette sen hayvanlara yetişemezsin, binler derece aşağı düşersin. Çünkü, hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybta bulunan istirahat-ı tammeden bilkülliye mahrumsun.

Hem senin medar-ı fahrın olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun’î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz’i olup, senin insaniyetin ve kemalâtın o nisbette küçülür, hiçe iner. Fakat iman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, iman cihetiyle mevcut bulunan mâzi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve kemalâtı o nisbette teâli eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiyatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.

Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i imana dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünkü, senin akıl ve kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve rezil nefse inkılâp etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennemi ve mazlûm ehl-i imana Cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak...

Gençlik Rehberi, s. 29-31

Lügatçe:

mübadele: Değiştirme.

re’fet: Merhamet etmek, acımak.

sefîhane: Helâl olmayan zevk ve eğlencelere düşkün olarak.

setr-i gayb: Gizlilik perdesi, başa gelecek şeylerin bilinememesi.

istirahat-ı tamme: Tam bir istirahat.

bilkülliye: Tamamıyla, büsbütün.

medar-ı fahr: Övünme sebebi.

uhuvvet: Kardeşlik.

ihata: Kuşatma.

teâli: Yükselme.

muvakkaten: Geçici olarak.

tefevvuk: Üstünlük, üstün gelme.

tedennî: Aşağı düşme, daha kötü bir dereceye düşme.

tereddî: Gerileme, soysuzlaşma.

07.06.2007


Bediüzzaman’ın Hamidiye Alaylarına bakışı (1)

HAMİDİYE ALAYLARI VE KURULUŞ GAYESİ

Şanlı Osmanlı devletinin son dönemine rastlayan Hamidiye Süvari Alaylarının kuruluşu 1891 yılında çıkarılan elli üç maddelik nizamname ile gerçekleşir. Sultan Abdülhamid, doğuda kurulacak askerî alayların çeşitli faydaları olacağını ümit etmekteydi. Doğu Anadolu’da âsâyişin bozulmasına sebep olan aşîretler bu olaylar sâyesinde hem inzibât altına alınmış, hem de Ermeniler karşısında teşkilâtlandırılmış olacaktı. Ayrıca Rus ordularına karşı kullanılabilecekti. En mühimi ise, yabancı devletlerin aşîretler üzerindeki tahrik ve propagandası önlenmiş olacaktı.

Bu alaylar, dört bölükten az, altı bölükten fazla olmamak üzere; her bölük dört takımdan, her takım da 32 neferden noksan, kırk sekiz neferden fazla olmayacaktır. Her alay en az 512, en fazla 1152 kişiden meydana gelecektir. Her dört alay bir liva sayılacak. Büyük aşîretlere bir veya birden fazla alay, küçük aşîretlere ise bir kaç bölük kurma hakkı verilecek şekilde düzenlenir. Ayrıca her alaydan bir çocuk seçilerek İstanbul’a gönderilecek, orada süvârî mektebinde tahsil gördükten sonra mülâzımlık (teğmen) rütbesiyle memleketine ve alayına dönecekti.

Nizamnâme hazırlanıp kabul edildikten sonra IV. Ordu komutanı Müşir Zeki Paşanın komutasında Hamidiye Alayları hayatiyete geçirildi. 1893 yılında Doğu ve Güneydoğu’daki aşiret reisleri, adamlarını toplayıp İstanbul’a gelerek Sultan İkinci Abdülhamid Hanı ziyâret ettiler ve bağlılıklarını arz ettiler. Sultan İkinci Abdülhamid Han da onların her birine hediyeler ve nişanlar vererek taltif etti. Böylece merkezî otorite ile aşîretler arasında önceden olmayan diyalog kurulmuş oldu. Ancak aşiret hayatına alışmış olan bu insanlardan askerî birlik teşkil etmek çok zordu. Zaten bu durumları bilen Sultan İkinci Abdülhamid Han, aşîretlere karşı devamlı hoşgörü ve sabırla muâmele edilmesini tavsiye etti. Hattâ irâdelerinin birinde; “Normal askerî birlikler gibi hareket etmeleri imkânsız ise de, hiç olmazsa bu sâyede disiplin altına alınmış ve neticede günün îcâblarına göre, az da olsa, eğitilmiş olurlar” diyordu. (http://www.dallog.com/kurumlar/hamidiyealay.htm)

Sultan II. Abdülhamid, devletin Müslüman halklarını bir arada tutmaya büyük önem verdi. Doğudaki Ermeniler arasında gelişen fanatik milliyetçi çeteler, Abdülhamid’in bu bölgeye özel bir şekilde eğilmesine vesile oldu. Abdülhamid’in getirdiği çözümün çatısını da “Hamidiye Alayları” oluşturdu. Abdülhamid’in ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğu’daki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askerî birliklerdi. Giderek büyüyen Rus tehdidine ve Ermeniler arasındaki milliyetçi örgütlenmeye karşı güvenlik unsuru olan Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıyordu.

Aslında alaylar, Sultan Abdülhamid’in Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve bağlılıklarını arttırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbul’da eğitilmesi, bölgeye gönderilen din adamları yoluyla “Osmanlı” bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurlar da vardı. İstanbul’da “aşiret mektepleri”nin açılması, bölgedeki medreselere maddî destek verilmesi bu projenin ayaklarını oluşturuyordu. Abdülhamid, ayrıca, yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem verdi.

Prof. Dr. Ercüment Kuran, Kürt aşiret reislerinin çocuklarının askerî okullarda okutulması ve bunlardan Harbiye mektebinden mezun olanlarının nizamiye ordusuna tayin edilmesinin önemine işaret eder ve hükmünü “Doğu Anadolu halkının devletle bütünleşmesinde Abdülhamid’in hizmeti büyüktür” şeklinde verir. Askerî bir misyonu da yerine getiren alaylar, doğudaki Rus destekli Ermeni çetelerine karşı koyar, gerilla tipi savaş verir. (Aksiyon, Mustafa Akyol, Sayı: 498, 21.06.2004)

BEDİÜZZAMAN VE HAMİDİYE ALAYLARI

1894 yılının bir yaz ayında Bediüzzaman, Siirt’in Tillo ilçesinde inzivada iken, gördüğü meşhur rüya üzerine Miran Aşiret Reisi Mustafa Paşa’yı hidayete dâvet etmek ve yaptığı zulümden vazgeçirmek maksadıyla harekete geçer. Bediüzzaman hayatında ilk defa bir Hamidiye Paşası olan Miran Aşiret Reisi Mustafa Paşa ile Cizre'de, Şeyhan Yaylasında karşılaşır. Tarihçe-i Hayat’ta geçen bir takım olaylardan sonra Mustafa Paşa Molla Said’e tövbe sözü verir; fakat daha ileriki yıllarda tövbesini bozar ve yine zulme devam eder.

—Devamı yarın—

Mehmet Selim MARDİN

07.06.2007


ESMA-İ HÜSNA

Ganiyy

Allah (c.c.), Ganiyy’dir. Yani mutlak zengindir. Cenab-ı Hak, hadsiz varlık, tükenmez servet ve sonsuz hazineler sahibidir. Varlıkları, bitmez servet ve hesapsız zenginlik içinde yaratan Hâlık-ı Kerîmin, Kendisinin hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını, bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını ummadıkları yerlerden zengince ve bereketle verdiğini bize bu ism-i şerif bildirir. Ğaniyy ismi Kur’ân’da zikri geçen isimlerdendir. Cenab-ı Ğaniyy-i Kerîm bir âyette: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğaniyy’dir ve Hamîd’dir,”1 bir diğer âyette de, “Sizden kiminiz cimrilik yapar. Cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karşı cimrilik yapmış olur. Allah Ğaniyy’dir (zengindir), siz ise fakîrsiniz”2 buyurmaktadır.

Âlemdeki varlıklara bakıldığında, fakirlik ve kuruluk içinde büyük bir zenginlik izleri bulunduğunu kaydeden Bedîüzzaman, kıştaki toprağın ve ağaçların fakîrâne vaziyetleri ile bahardaki görkemli servet ve yüklü donanımlarını buna misal verir ve bu fakirlik içindeki zenginliğin ap açık ve zarûretle bir Ganî-i Mutlakın varlığına ve birliğine her taraftan pencereler açtığını beyan eder.3

Bediüzzaman’a göre, âlemin yaratılış çekirdeği insandır. Nitekim, insanın emelleri, arzuları ve düşmanları âlemin bütününe yayılmıştır. İnsan, ancak Ganî-i Mutlak ile gerçek doyuma ulaşabilir.4 Allah Ganî-i Muğnî’dir. Her şeyin anahtarı Ondadır. İnsan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.5

İnsanın elem verici fakirliğinin lezzetli bir hoş iştihâ olması için Ganî-i Mutlakın kulu olduğunun farkına varmasının yeterli olacağını vurgulayan Bediüzzaman, Cenab-ı Hakkın her baharda ve her yazda gaybtan ve hiçten, umulmadık yerden ve kuru bir topraktan, yüz defa, yeryüzü sofrasını ayrı ayrı yemeklerle donattığını, zamanın senelerinin ve her senenin günlerinin, bir biri arkasından gelen ihsan meyvelerine ve rahmet yiyeceklerine birer kap ve Rezzâk-ı Rahîmin büyük ve küçük ihsânât mertebelerine birer sergi hüviyetinde bulunduğunu beyan eder.6

Bedîüzzaman’a göre, insanın fıtratına konulan dehşetli âcizlik ve fakirlik, insanın nihâyetsiz bir Ganî-i Kerîmin hadsiz tecellîlerine mazhar, geniş ve kapsamlı bir ayna olduğunu gösterir.7

Bedîüzzaman’ın bir niyâzı şöyledir: “Yâ İlâhena! Sensin Ganî-i Mutlak! Çünkü biz fakîriz. Fakrımızın eline, yetişmediği bir gınâ veriliyor. Demek Ganî Sensin, veren Sensin.”8

Dipnotlar:

1- Lokman Sûresi: 26

2- Muhammed Sûresi: 38

3- Sözler, s. 606

4- Mesnevî-i Nuriye, s. 100

5- A.g.e., s. 111

6- Şualar, s. 62

7- Sözler, s. 291

8- Mektûbât, s. 234

07.06.2007


İçtimâî ve siyâsî lâhika mektupları

İsmet Hasanekoğlu anlatıyor:

1969-70 seneleri, İslâma hizmet dâvâ eden şahıs ve cemaatlerin durup dururken rahatsızlanmaya, âdeta sancılanmaya başladığı bir devirdir. Galiba rahatlığın verdiği bir rahatsızlık, serbest çalışmanın ve emniyetin verdiği bir cesaret, onların hayal ufuklarını genişletmiş ve ütopyalarla meşgul olmaya doğru meylettirmişti. Etraf tozpembe bir renkle kaplanmıştı.

Onlara göre, zamanın iktidarı, artık bir zamanın kahramanlarını bünyesinde barındıran Demokrat Parti’nin devamı olamazdı. Hakkın tâ kendisinin ortaya çıkması zamanı gelmiş ve geçiyordu. Artık Müslümanlar parlamentoda varlıklarını belli etmeliydiler. Nihayet bu sancılanmanın neticesi, Millî Nizam Partisi olarak kendini ortaya koydu.

Fakat bu fikre bu hayale, bu tozpembeliğe katılmayan yalnız bir cemaat vardı: Risâle-i Nur Talebeleri. Onlar bu cazibedar ve aldatıcı fikirlerin tesirinden uzaktılar. Zira ellerinde sağlam ölçüleri vardı. Gayeleri siyasî değildi. Bediüzzaman Hazretlerinin son nefesine kadar harim-i ismetinde hizmetkârlığını yapmış onun mutlak vârisi olan sadık talebeleri harekete geçtiler. Zira onlar, Nur Talebelerini Bediüzzaman’ı anlamamakla itham etmişlerdi. Onu ve cemaatini gayelerine basamak yapmaya kalkışanların yanında, Bediüzzaman’ın siyasetten anlamadığını iddia etmek hamakatını gösterenlere de rastlamak mümkündü.

Bunlar Üstadın 1950-1960 arasındaki hayatını yakından bilmiyorlardı. Bu devirde yazılmış, her biri elmas olan mektuplardan haberleri yoktu. Büyük Üstadın, Demokrat idareye karşı, İslâmî hizmet noktasında takındığı tavrın temelinde yatan hikmeti idrakten acizdiler. Bu sebeple o devrin geçmiş olduğu, şartların yeni durumlar ortaya koymuş olduğu, devrin iktidarının Demokrat idareyle münasebetinin olmadığı görüşü ve İslâmî hizmette yeni vaziyet alınması lüzumu bu emsalsiz temele, dar görüşlerin inmesinin imkânsızlığının neticesiydi.

Bilhassa siyasî sahada, icraatta Müslümanlara karşı davranışta, Adalet Partisi, Demokrat Parti’nin devamıdır, değildir münakaşası birçok demagogun boş sermayesiydi. Ve devamı olmadığı inancı da, hareket noktası oluyordu.

Kraldan fazla kralcı olmak ve hariçten gazel okumak nev'inden, Nur Talebelerine dışarıdan dostça irşatlar yapmak için sütun sütun yazılar döktürülüyor, bin bir dereden sular getirilmeye çalışılıyordu.

Nur Talebeleri, kapris ve heveslerin çizdiği yoldan ziyade, hakkın, hakikatin ve İslâma hizmette Üstadlarının açtığı yoldan gitmeyi tercih ettiler.

Nihayet 7 Ekim 1969 tarihli İttihat gazetesinde çıkan “susturucu bir cevap,” gafil kafalarda tokmak gibi patladı.

Burada Üstadın ve talebelerinin 1950-60 arası yazdığı mektuplardan içtimâî ve siyasî hayata taalluk eden birkaç mektup, ilk defa yayınlanmıştı. Mektuplar, zamanın iktidarını İslâma, Kur’ân’a hizmet noktasında teşyî edici, onların müsbet icraatlarını destekleyici ve Risâle-i Nur’un resmen tabedilmesinde Demokrat idarenin gayretini tebrik edici mahiyette idi.

(İbrahim Kaygusuz, Nur’un Sadık Kahramanı Zübeyir Gündüzalp, Y.A.Neş., s. 452-453)

07.06.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004