Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Çorap söküğü riskinin farkında mıyız?

Türkiye seçimlere gidiyor ama ana gündem olarak terörü tartışıyor. Terör de şehit haberleri ile gündeme oturuyor. Her şehit haberi bir yangın olarak yüreklere düşüyor.

Kolay değil bir evladı canından koparıp toprağa vermek...

Peki çare?

Çare olarak Kuzey Irak’a girmek gösteriliyor.

Şöyle bir şeye inanmamız isteniyor:

-Kuzey Irak’a girersek bu şehit cenazeleri biter.

Oysa şehid cenazeleri Kuzey Irak’tan gelmiyor.

Evet, orada yuvalanmış bir terör grubu var, onlara arka çıkanlar var, ama sonuçta şu ana kadar gelen bütün şehid haberleri içerden... Pülümür’den, Gabar dağlarındandan, Şırnak’tan... Hatta şehirler arası asfalt yollardaki mayın patlamalarından... Bunların hiçbiri Kuzey Irak’ta değil.

Peki merak etmez misiniz, Türkiye’nin dağlarında kaç terörist var?

Bakın ben bugün bir mülakat okudum ve şaşırdım.

Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurumu Başkanı bir kişi... Sedat Laçiner.... Diyor ki:

-Gabar dağında 35 PKK teröristi var. Bu resmi rakamdır” diye ilave ediyor. Cudi dağında da 100 PKK teröristi var. Türkiye’de dağda şehirde toplam 1500 terörist var.

Şaşırdınız mı?

Diyor ki sayın Laçiner:

-Şu anda Gabar dağı etrafında 10 bin askerimiz bulunuyor. Doğu’da 250 bin askerimiz var.

Diyor ki bu terör ve strateji uzmanı:

-Bu, dev bir balyozla sivri sineği öldürmeye benzer. Bunu başaramazsınız. Sineği öldüreyim derken kendi bünyenize zarar verirsiniz. Bir ili 50 kişi ile terörize edebilirsiniz. Siz 10 bin kişiyi oradan oraya sevk ederken 50 kişi ıslık çalarak başka bir yere gidiyor.

Diyor ki Laçiner:

-Dağdaki terörü bitirmek için 35 -100 kadar SAT türü James Bond gönderirsiniz işi bitirirsiniz.

Nasıl, bunlar şaşırtıcı değil mi?

-Haydi Kuzey Irak’a girelim!

Oradan da şehit gelsin onlarca, yüzlerce, diye mi?

Bunun bir cevabı var mı? Bu cevabı bilen var mı?

Şehid ailelerinin gözü haklı olarak evlad yangınından başka bir şeyi görmüyor. “Vatan sağ olsun, oğlumuz şehid oldu” diyerek de teselli buluyor.

Ama öte yanda şu sorular artık her yerde sorulmaya başlanıyor:

-Neden içerdeki terör bitirilemiyor?

Bugüne kadar Kuzey Irak’a 24 kere sınır ötesi harekat olmuş. Dağlar bombalanmış, dönülmüş. Bombalama yetmemiş. Kuzey Irak’ta bile özel tim harekatı gerekmiş.

Laçiner’den birkaç cümle daha alalım:

-Bugüne kadar PKK nedeniyle G.Doğu ve Doğu’da 1 milyon insan sorgudan geçirildi. Bunlar resmi rakam. Eğer aynı sıkıyönetimli süreç yeniden başlarsa, Kürtlerin ayrılması riski ortaya çıkar. Yani sıkıyönetimli süreç başlarsa biz bu ülkenin bir kısmını gerçekten kaybederiz. Çünkü insanları kaybederiz. Zaten bir ülke toprak kaybederek bölünmez. İnsanların beynini, kalbini kaybederek bölünür.

Bunlar çok çarpıcı değerlendirmeler.

Hamaset, siyaset boyutundan öte baktığımızda işin rengi değişiyor.

Hamaset ve siyaset diyorum...

Maalesef iş, biraz, hatta çokça oralara doğru savruluyor.

Bazı siyasetçiler “Daha çok şehit cenazesi daha çok siyasi istismar” gibi bir üslup sergilemeye başladılar.

-Kuzey Irak için bastırırsak, iktidar oy kaybeder, mantığını işletiyor birileri...

22 Temmuz’la endeksli bir tırmanma söz konusu terör ve şehid sayısında...

Ne oluyor?

Evet “Ne oluyor?” diye sormak tabutlara kapanıp göz yaşı döken annelerin, babaların, eşlerin, çocukların hakkı.

Birkaç gündür, yazılı medyada en az on kadar sütunda, işin içine siyasetin karıştığı iddiası var.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin akredite ettiği gazetelerden birisinde bir yazar “TSK tek başına partidir” diye yazıyor.

TSK’nın toplumu “kitlesel karşı koyma refleksi”ne çağıran bildirisi, birkaç marjinal yazar dışında hemen tüm medyada yadırganıyor. Yadırganıyor, çünkü böyle bir eylemin nerede duracağı bilinemiyor. Nitekim hemen ardından gene Genelkurmay sitesinde, “karşı koyma”nın istismar edilmesi ihtimaline karşı açıklama yapılıyor.

Neresinden baksanız kritik, hassas, kırılgan, yanlışlıklar üretebilecek bir ortam...

İşin içinde terörle mücadele var...

Şehit gençler var.

Kavrulan ana yürekleri var.

Seçim var.

Kuzey Irak’a girmek var.

Orada Amerika ile, Kürt yönetimi ile boğuşmak var.

Bu arada AB ile ilişkilerin darma - dağın olma riski var.

Kuzey Irak’tan çıkmak var.

Bunun içerde, toplumsal yapıda ortaya çıkaracağı yansımalar var.

Hiç kapanmamak üzere açılması mümkün yaralar var.

Ekonominin içine gireceği alabora var.

Deyim yerindeyse var oğlu var.

Yani iş, terör sebebiyle, şehid istismarından dolayı falanca parti için atılacak üç oydan ibaret değil. Ve iş, Ak Parti iktidarının canına okumakla sınırlı değil.

Çorap söküğü ya da domino teorisi... Bir taşı devirirsiniz, bütün taşlar peşinden yıkılır. Çorap söküğünde bir ipin çözülmesi ile başlar bitiş... Demek isterim ki herkes aklını başına devşirmeli... Siyasi hesapları Türkiye ile oynamaya kadar vardırmamalı. Bir yerler çökerse altında herkes kalır. Ve yazık olur... Herkese, Türkiye’ye...

Zaman aklı selim zamanıdır.

ahmettasgetiren.com.tr, 14.6.2007

Ahmet TAŞGETİREN

15.06.2007


 

Çocuk mu kandırıyorlar?

Hani birbirinin arkasından demediğini bırakmayıp kameralar önünde karşılaşınca “Çok severiz birbirimizi” diye yalancıktan kucaklaşan paparazzi kahramanları var ya...

Güvenlik zirvesinden çıkan “Uyum içindeyiz” açıklaması onu andırıyor.

Hükümet ile Genelkurmay’ın arası böyle bal şekerdi de, niye birbirleri aleyhine bunca açıklama yaptılar?

Neden bu kadar kritik bir dönemde, şu efsanevi “devlet ciddiyeti”ne yaraşır şekilde, baştan bu zirveyi toplamak ve uyum görüntüsü vermek yerine “Hükümet talimat versin”, “Yok asker istesin” diye çekiştiler?

Niye Genelkurmay Başkanı K. Irak’a askeri müdahale gerektiğini söylerken Başbakan, hem de tam zirve öncesi “Dışarıyı boş verin, içeriye bakın” demecini verdi?

Sorunun bir boyutunun da dışarıda olduğunu, dolayısıyla işin “içinin dışına karıştığını” bilmiyor muyuz?

Sınır ötesi operasyonun kolay olmadığını anlayınca hükümetin “Eh içeri bakalım madem” diye dümen çevirdiğini görmüyor muyuz?

Çocuk mu kandırıyorlar?

* * *

Sivillerden refleks talep eden devletin şu son dönemki savunma refleksine ilişkin söylenebilecek tek kelime var:

Fiyasko!

Anafartalar saldırısından sonra yetkililerin açıklamalarından kurumlar arasındaki uyumsuzluğa, kamuoyu önündeki laf yarıştırmalardan halkı sokağa çağıran gece yarısı açıklamasına, o açıklamanın yanlış adamlarca yanlış anlaşılıp düzeltilmesine ve nihayet artık tamamen inandırıcılığını yitiren davul zurnalı “Gireriz ha” dayılanmalarına kadar tam bir çaresizlik, dağınıklık görüntüsü...

Bundan sonrası için tek beklentimiz şu:

Uyum içindeyseniz lütfen susun... birbirinizi dünya huzurunda suçlamaktan vazgeçin ve bu işle nasıl baş edeceğinize karar verin!

* * *

Lakin biliyoruz ki Türkiye’nin bu sorunla baş edecek uzun vadeli, tutarlı, istikrarlı bir politikası yok.

O politikasızlığın bedelini başta şehitler ve aileleri olmak üzere hepimiz ödüyoruz.

Önce Diyarbakır’a gidip Kürt sorununu dillendiren, sonra bunu unutup silahlı çözüme meyleden, giderek işi tamamen askere havale eden, asker “Siyasi irade lazım” deyince de “İstesinler, gerekeni verelim” diye yelkenleri indiren bir Başbakan’dan mı çözüm bekliyoruz?

Teröre karşı düzenli orduyla savaşılamayacağını, “terör”e indirgediğimiz bu karmaşık sorunun sadece güvenlik önlemleriyle çözülemeyeceğini artık görmüyor muyuz?

* * *

Ankara böyle ilmek ilmek çözülürken, sorun giderek katmerleşiyor. PKK, Kuzey Irak sığınağının ve dış desteğin de yardımıyla daha az risk alıp daha fazla zayiat verdiriyor. Türkiye’yi Irak cehennemine çekmenin, orada karşısına çocukları sürüp dünya gözünde “işgalci katil” durumuna düşürmenin hesabını yapıyor.

En çok baskı dönemlerinde gelişebildiği ve dağa adam devşirebildiği için, askeri tahrik ediyor.

Türkiye ise, müttefik bildiği herkesi “düşmanın destekçisi” ilan ediyor; onların insafa gelmesini bekliyor; dövüldükçe köşeye kıstırılmış boksör gibi boşluğa yumruk sallıyor; içerde birbirine düşerek öfke saçıyor. Yeniden olağanüstü hale dönmenin hesaplarını yapıyor. Polisin yetkilerini arttırıyor.

PKK’nın da istediği bu...

Çünkü bölünme ihtimali, asıl o zaman artıyor.

* * *

Gündelik tepkilere değil, 1, 10, 20 yıllık akılcı politikalara, askeri mücadeleden çok sivil müdahaleye ve en önemlisi bölge halkını kazanmaya ihtiyacımız var. Bunca hatadan sonra halkın gönlünü fethetmek, Kandil Dağı’nı fethetmekten daha zor olabilir, ama “içerdeki sorun”un çözümü oradadır.

Milliyet, 14.6.2007

Can DÜNDAR

15.06.2007


 

Neden bu kadar çok şehit veriyoruz?

Yedek subaylığınız erken dönemlerinde...

Askerliği doğru dürüst öğrenemeden...

Tankı... Topu...

Tüfeği kavramadan...

Askeri birimlere komutan olarak atandığını duysanız genç asteğmenlerin... O zaman...

Şehit sayısının bu kadar çok artmasına bir neden bulabilirsiniz.

Ama herhalde...

Herhalde ne...

Muhakkak ki...

Böyle bir şey yoktur.

***

Türkiye, sınır ötesi mi berisi mi diye tartışa dursun...

Benim önceliğim...

Muhtemelen yarın şehit düşebilecek askerimizi kurtarmak...

Şehit düşmesini bugünden önlemek.

Yukarıdaki gibi örnekler söz konusu olmadığına...

Olamayacağına göre...

Şehit sayımız nasıl böyle artmakta?

***

Daha önce Munzur’daki karakol baskını ertesinde şunları yazmıştım:

‘Munzur Dağı tepelerinde...

Kocatepe Jandarma Karakolu...

Karakolun resmine bakıyorum.

Karakol, kuş uçmaz kervan geçmez bir diyarda.

Ne için var?

Güvenliğimizi sağlamak için.

Peki, oradaki askerlerimizin güvenliği?

Hepimizin güvenliği gibi askerlerin güvenliği de gene askerler tarafından sağlanır...

Kocatepe Karakolu hem kendi güvenliğini sağlar, hem Türkiye’nin.

Doğrusu, iki teröristin bu kadar kolayca bir arabayı zaptetmesi...

‘Parola’ bile söylemeden karakola girmesi...

Yedi gencecik insanı öldürmesi, ikisi ağır sekizini yaralaması...

Ardından da birinin kaçması...

Karakolun kendi güvenliğini hiç mi hiç önemsememesi...

Munzur Dağı eteğindeki karakolumuz nasıl böyle kolayca basıldı?

Dağ başlarındaki gencecik insanlarımızı yitirmek...

Üstelik bizi savunanların böylesine savunmasız bir şekilde ölüme gitmesi...

İnsan bunu kabul etmekte zorlanıyor.

Hem de çok zorlanıyor.’

***

Bunu öğrenemeden...

Sorulara cevap almadan...

Bu kez de...

Bir yarbayımızı..

Bir binbaşımızı..

Bir erimizi..

Uzaktan patlatılan mayın nedeniyle yitirdik.

O zaman da gene şunları yazdım:

‘Birliğinin başında ilerlerken uzaktan patlatılan mayın sonucu şehit düşen yarbay...

Binbaşı... Onbaşı... Onların da bilmediğim yaşamları gözlerimin önünden geçti.

Kuzey Irak sınırına yerleşen Amerikalılar tüm manyetik alanı iptal etmişlerdi...

Bırak uzaktan mayın patlatmayı...

Arabanın otomatik kapısını açamıyordun.

Askerleri... Subayları... Bunca gelişmiş teknolojiye rağmen...

Biz neden koruyamıyorduk?

Askerlerin geçişi sırasında manyetik alanı sağırlaştırma imkânı yok mu?

Kuzey Irak’a geçer geçmez Amerikan askerleri için kullanılan güvenlik sistemi neden bizim askerlerimiz için kullanılmıyor?

Kabaran öfkemiz... Teröre lanetimiz... Bu soruları da alıp götürüyor.

Askerimizi daha iyi... İnsanımızı daha mükemmel nasıl koruyabiliriz sorusu, halbuki acilen sormamız gereken bir soru.’

***

Bu sorduğum soru..

Dün de bir kez daha Radikal’de İsmet Berkan tarafından tekrarlandı: ‘..Ama özellikle Hertz dalgalarını kullanan uzaktan kumandalı patlayıcılar için küçük alanlarda bütün frekansları bloke eden ‘jammer’lar olduğu malum.’

***

Bu yazıyı akşamüstü biterken yazıyorum.

Tartışmaların hepsini izledim..

Ben aynı soruyu sormaya devam ediyorum:

‘Öncelikle askerlerimizin can güvenliğini nasıl sağlarız?

Şehit vermeyi nasıl engelleriz?’

Öncelikle bu yapılmadıkça..

Türkiye kanamaya...

Kan üstümden siyaset yapılmaya...

Ve akıl tutulmaya devam edecek.

Tüm amaç insanlarımızın ölmesini önlemek değil mi? O zaman ilk ve tek soru da şehit vermenin önüne geçmek için neler yapılması gerektiğidir.

Neden bu kadar çok şehit verdiğimizin sorgulanmasıdır...

Star, 14.6.2007

Mehmet ALTAN

15.06.2007


 

Küçük partiler niçin küçük partilik ederler?

Yaşar Nuri Öztürk tam sayfa reklam vermiş, iktidara gelince idam cezasını geri getirecekmiş. Çünkü bu ceza, Avrupa’nın dayatmasıyla kaldırılmış...

Eh, bu da, mazotu bir liraya satmanın bir başka türü olsa gerek.

Çünkü hocanın da “namazı üç vakite indirmek” gibi bazı projeleri vardı, bu seçim kampanyasında onlara yer vermemiş, daha başka çözümler sunuyor. Yaşar Nuri Hoca beni de mahkemeye verdi, fakat mahkemeye adam vermek gazeteye reklam vermeye benzemediğinden, hakim davayı reddetti.

Kendisini tarama özürlü alnından öpüp, dev kıyağımı yapıyorum. Hocanın partisinin adı Halkın Yükselişi Partisi’dir, oylarınızı ona veriniz ki halk yükselsin.

Bir yandan da kendi kendime soruyorum: Yahu küçük partiler niçin küçük partilik ederler?

Bırakın koalisyon umudunu, koltuk kapmayı falan... Hiçbir seçimi hiçbir şekilde kazanmasına imkân olmadığını, barajı aşmasının da imkânsıza yakın derecede güç olduğunu bile bile, insan nasıl alay konusu olmayı göze alır? Nasıl, kargaların bile gülmeyeceği saçmalıklar peşinde koşar?

Elbette kimisinin derdi, son anda bir büyük partiye “eklemlenmektir.”(...)

Bu dümen kimi zaman tutar, kimi zaman tutmaz.

Kimisi “seçim ittifakı yapacağız” diye atar tutar, kimse yüz vermeyince de “bizim ittifaka ihtiyacımız mı var canım” ayağına yatar.

Kimisi, bal gibi “iltihakı” yani katılmayı, ittifak diye yutturmaya kalkar.

Kimi liderin derdi de “ben yaşıyorum” diyebilmektir. Yokolmadım, hayattayım, henüz sesim çıkıyor. Beni unutmayınız... Hani, işsiz kalan gazeteci arkadaşların bir süre Internet’te yazıp, kendilerini unutturmamaya çalışmaları gibi... Kimisi için televizyonda görünmek, gazetelerde resminin çıkması, adının geçmesidir önemli olan.

Çünkü birtakım medya soytarıları, yüzde bir oy almış ve alacak adama iktidar adayı muamelesi yaparlar, konuştururlar da konuştururlar, sırf hükümete pislik olsun diye. O da “vay ben neymişim” havasına girer.

Bir de adını sanını kimsenin bilmediği tabela partileri vardır. Bunların kurucuları, başkanları, yöneticileri falan, ötekiler gibi “siyaseten bitmiş” bile değildirler. Başlamamışlardır ki bitebilsinler...

Emekliler kahvesinde maça kızı oynayıp paslanmasınlar, hanım evde temizlik yapacağı zaman kapının önüne koyunca gidebilecek bir yerleri olsun diye mi açarlar o parti merkezlerini acaba? Acaba bu işin bir de “psikopatolojik” boyutu var mıdır? Hani megalomani falan...

Öyle ya, kazanamayacağın kavgaya girmenin akılcı bir yönü olabilir mi? “Bile bile lades” akıllı işi midir?

İstatistik bilimi bize her partinin mutlaka “bir miktar” oy alacağını söylüyor. Hiçbir partinin “sıfır çekmesi” mümkün değildir.

Acaba bu oylar mı hoşlarına gidiyor, bizi de beğenen varmış sevinciyle? Bilmiyorum ki, insan niçin kendi işine gücüne bakmaz da gider parti kurar yahu? Hani ne kadar hoş ve boş da olsa bir “ideolojin” falan bulunsa anlayacağım, o da yok.

Belli bir oy oranını tutturamayınca devletten para da alamıyorsun, cebinden harcıyorsun, Türk Eğitim Vakfı’na ya da Veremle Savaş Derneği’ne bağışta bulunsan daha hayırlı bir iş yapmış olurdun.

Akşam, 14.6.2007

Engin ARDIÇ

15.06.2007


 

Kamusal alanın kanayan yarası

Ülkemizde her yıl aynı komedi sahneye koyuluyor. ÖSS zamanı geldi ya; 17 Haziran yaklaşırken zihinsel sıkıyönetim bildirileri arka arkaya gelmeye başladı kaçınılmaz olarak.

Başları açık olmayan adayların sınava giremeyecekleri acil bir şekilde açıklandı. Bu tavır, ülkemizin ciddi bir kanayan yarası haline gelmiş türban sorununun çözülmesi yolunda hiçbir adım atılmadığını gösteriyor. Temelinde çözümü hayli kolay olan bir sorun bu aslında ama çözme yolunda iyiniyet olmadığından adım atılamıyor bir türlü. Halbuki aklı başında olan tüm siyasetçi ve düşünürler, üniversite öğrencilerine türban yasağı getirilmesinin yanlış olduğunu, çözümün hemen buradan başlayabileceğini söylüyorlar.

(...)

Dün Bilkent Üniversitesi’nde mezuniyet töreni vardı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün kızı Kübra da mezun oldu. Kübra törene türbanı ile gelmişti. Kepini de türbanı üzerine giydi. Arkadaşlara sordum, “Dışişleri Bakanı’nın kızı olduğu için mi ona özel muamele ediyorlar acaba” diye... Hayır böyle değilmiş durum. Bilkent Üniversitesi uzun zamandır türbanlı kız öğrencilere hoşgörülü davranıyormuş. Türkiye’nin en kaliteli üniversitelerinden birisi, pırıl pırıl mezunlar veriyor, bu konu problem de olmuyor. Devlet üniversitesinde olsaydı Kübra’yı içeri almamak için kapıya polis bile dikerlerdi.ÖSS’de gördünüz, daha giriş sınavı düzeyinde terörü başlatıyorlar. (...)

Üniversitelerde türbanlı öğrenci yasağı hemen kaldırılmalı. Aksi Türkiye’ye yakışmıyor, çağdışı bırakıyor bizi.

Akşam, 14.6.2007

Serdar TURGUT

15.06.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004