Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Türkiye’nin Kürt sorunu

I. GİRİŞ

“Kürt sorunu”nun bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu temel sorunların ilk sıralarında yer aldığı şüphesizdir. Ancak, güncel bir sorun olması, onun tarihî arka planını bize unutturmamalıdır. Nitekim, Kürt sorununun tarihi, diğer bazı temel sorunlarımız gibi, aşağı yukarı Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadar geri gitmektedir. Bunu göz ardı edersek meseleyi çözme şansımız büyük ölçüde azalmış olur.

Hiç şüphe yok ki, her toplumsal varoluş kendi içinde sorunlar barındırır. Esasen bu durum, daha genelde bu dünyada insan olarak varoluşumuzun doğasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, sorunsuz bir “insanlık durumu” tasavvur edilemez; aksi halde dünyada olmamızın –dünya hayatının- “cennet”te olmamızdan farkı olmaması gerekirdi.

Bu tespitten, sorunlar karşısında pasif kalmayı telkin eden “tevekkülcü” bir sonuç çıkarmak elbette yanlış olur. Bu, olsa olsa, insanî varoluşa ilişkin bir gerçekçilik çağrısı olarak anlaşılmalıdır. İnsanlar elbette hata yaparlar; insanların toplu yaşamayla ilgili kararlarından yanlışlar doğması ihtimali ise daha da büyüktür. Ama insanoğlu karşılaştığı sorunları çözebilecek yeteneklerle donatılmıştır. Bu çerçevede, bizi birey, toplum veya insanlık olarak zora sokan bütün sorunlarımızı çözemeyebiliriz, ama çözebileceklerimizi de çözme iradesi göstermeliyiz.

Şimdi, her büyük toplumsal sorun gibi, Kürt sorununun da hiç şüphesiz ciddiyetle ele alınması gereken nedenleri vardır. Gerçi, bunların hepsinin bilinçli insan eylemiyle değiştirilmesi mümkün olmayabilir. Öyle de olsa, hiç değilse bilgi ve irade kapasitemiz dahilinde olan şartlara müdahale edebiliriz ve etmeliyiz. Ama önce, sorunun arkasındaki nedenleri anlamalıyız, bunu yapmadan hiç bir sorunu çözmek mümkün değildir. Bu “anlama” çabası ise, işaret ettiğim genel perspektif içinde, hem nedenleri teşhis etmeyi –ama doğru teşhis etmeyi- hem de bunların hangisine müdahale edebileceğimizi idrak etmeyi kapsamaktadır. Bu gibi büyük sorunların nedenlerini iyi teşhis etmek, ayrıca, gelecekte benzer sorunların ortaya çıkmasına meydan vermemek bakımından da önemlidir.

Bu sorunu ortaya çıkaran temel nedenleri ele almadan önce, sorunun teşhisiyle ilgili iki yanlışa kısaca dikkat çekmek istiyorum. Bu yanlışların ilki Kürt sorununun özünde bir “terör” sorunu olduğuna ilişkin teşhistir. Esas olarak, “devlet” adına konuşan ve hareket edenlerin benimsedikleri bu görüş “sivil” kesimde de devletçi ve milliyetçi gruplar ve hatta bir ölçüde halk tarafından da onaylanmaktadır. Kabul edelim ki, meseleyi böyle görmek çözümü imkânsızlaştıracağı gibi, terörün bastırılması adına münhasıran inzibatî tedbirlere başvurmayı veya bunları sürdürmeyi öngörmesi bakımından da yanlış ve tehlikeli bir yaklaşımdır. Elbette Türkiye Kürt sorunuyla bağlantılı olarak bir “terör sorunu”yla da karşı karşıyadır, ama meselenin özü bu değildir. Açıktır ki, PKK terörü bir şekilde sona erdirilse bile, başka tedbirlere başvurulmadığı sürece, Kürt sorunu varlığını sürdürecektir.

Teşhisteki ikinci yanlış, karşı karşıya bulunduğumuz sorunu “Güneydoğu sorunu” olarak adlandırmaktır. Bu ifade, hiç değilse ortada toplumsal bir sorun olduğunu ima etmesi bakımından, “terör sorunu” ifadesine göre daha isabetli olmakla beraber, sorunu yine de yanlış teşhis eden bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Çünkü, bu yaklaşım da Kürt sorununu ortaya çıkaran hakim milliyetçi bakış açısından kaynaklanmaktadır. Açıkçası, burada “Kürt” sözünü telâffuz etmemek için bölge adına atıfta bulunulmaktadır. Gerçi, bu adlandırmayı tercih edenlerin önemli bir kısmı bunu “bölünme” korkusundan yapıyorlar; ama eğer mesele bu ihtimali akıllardan uzak tutmaksa, “Kürt sorunu” demekle “Güneydoğu sorunu” demek arasında özde bir fark yoktur. Nitekim, ilk terim “millet”in bölünmesini çağrıştırıyorsa, ikincisi de “ülke”nin bölünmesini çağrıştırabilir.

II. ULUS DEVLET VE MİLLİYETÇİLİK

Türkiye’de öteden beri bir Kürt sorunu olmasının en genel nedeni, kuruluşundan birkaç yıl sonra Cumhuriyet’in ideolojik bir dönüşüm geçirerek, Millî Mücadele döneminde hakim olan birleştirici bir yurtseverlikten etnik milliyetçiliğe geçmiş olması ve bunun bugün de inat ve ısrarla halâ sürdürülüyor olmasıdır. Bu milliyetçiliğin ana davası Türk kimliği odaklı bir “ulus-devlet” projesini gerçekleştirmek ve onu o haliyle sonsuza kadar korumaktır. Dolayısıyla, kuruluş döneminde devletin temel işlevi, etnik yanı ağır basan bir “Türk ulusu” yaratmak üzere Türkiye’deki farklı kimlikleri dışlamak ve bütün bir toplumu mütecanis ve kaynaşık bir kitle haline getirmeye çalışmak olmuştur.

Böyle bir politikanın, başkaları yanında, Kürt kimliğinin de reddedilmesi anlamına geleceği açıktı. Nitekim, tek partili Cumhuriyet yılları Kürt kimliğinin genelde yok sayıldığı, zaman zaman da baskı altına alındığı bir dönem olmuştur. Gerçi 1946’dan itibaren çok partili kısmî demokratik siyasete geçilmesiyle birlikte Kürtler üzerindeki baskı azalmaya başlamıştır, ama etnik Türklüğü merkeze almak suretiyle Kürt kimliğini yok sayma politikası özünde aynı kalmıştır. Bu durumun, kendilerini haklı olarak yeni Türkiye’nin iki kurucu unsurundan biri olarak gören Kürtlerde bir gücenme veya incinme duygusu yaratmış olması anlaşılabilir bir durumdur.

Öte yandan, bu yeni Türk kimliği aynı zamanda, aşağı yukarı bütün modern benzerleri gibi, laik bir kimlik de olacaktı. Bu da yeni Türkiye’nin kuruluşuna hakim olan dinî referanslı yurtseverliğin tamamen terkedilmesi sonucunu doğurmuştur. Böylelikle, millî mücadele yıllarında Türklerle Kürtleri ortak yurtseverlik ekseninde kaderlerini birleştirmeye götürmüş olan bağlardan biri daha tamamen kopmasa da büyük ölçüde yara almıştır. “Din kardeşliği” bağını devre dışı bırakan bir siyasetin, ondan doğan “boşluğun” yerine aynı derecede güçlü bir moraliteyi koyamadığı sürece, birliği sağlam tutmasına ve Kürtler nezdinde sistemin meşruluğunu korumasına imkân yoktu. Türk milliyetçiliğinin bunu sağlayabileceği zaten düşünülemezdi, çünkü kendi farklı kimliklerinin bilincinde olan toplulukların gözünde bu taraflı bir duruştu, dolayısıyla birleştirici olamazdı.

Gerçi, Cumhuriyet’in devlet seçkinleri bu boşluğu doldurmak üzere, lâik yurttaşlık ekseninde yeni bir kamusal moralite oluşturma girişiminde bulunmuşlardır; daha doğrusu bu iddia en azından resmî söylemin hiç bir zaman büsbütün terk etmediği bir parçası olmuştur. Ne var ki bu girişim başarılı olmamıştır. Çünkü, her şeyden önce, Cumhuriyet bir yandan eşit yurttaşlık vurgusu yaparken, öbür yandan yurttaşlığı sivil olmaktan çok etnik bir temelde –yani, Türklük etrafında- kurma çabasından da vazgeçmemiştir. Açıktır ki, farklı etnik unsurlardan meydana gelen bir toplumda, çoğunluğu oluştursa da tek bir etnik kimliğe dayandırılmak istenen bir yurttaşlık modelinin kimliklere eşit nazarıyla bakması mümkün değildir. Dahası, sivil yurttaşlık moralitesi ancak özgürlük ve eşitliğe dayalı katılımcı bir demokratik sistem içinde oluşabilirdi. Oysa, tanımı gereği tek-partili bir rejim buna elverişli olmadığı gibi, çok-partili dönemde de ancak kısmî bir demokratikleşmeye izin verilmiştir.

Öte yandan, dinî bağın reddedilmesinin yaratacağı “boşluk”u doldurması öngörülen yeni moralitenin ikinci temel ayağını oluşturan “lâiklik” üstündeki vurgu da problemlidir. Çünkü, resmî anlayışta lâiklik özgürleştirici, barış kurucu ve eşit yurttaşlığı destekleyici bir özellik taşımamaktadır. Bu modelde lâiklik bir barış ilkesi olmak yerine, toplumu kontrol etme aracı olarak işlev görmüştür. Ayrıca, aynı anlayış, kişilerin dindar olmalarının onların yurttaşlık statüsünün tenzil edilmesini gerektiren bir kusur olarak görülmesine yol açmıştır. Bu ise muhafazakâr Kürt nüfus bakımından milliyetçi politikanın yol açtığı eşitsizliği pekiştiren bir unsur durumundaydı.

Ama belki de asıl sorun böyle bir “boşluk” fikrinin kendisindedir, belki de aslında “doldurulması gereken” bir boşluk söz konusu değildi. Dindaşlık bağının terkedilmesinin toplumda moral bir boşluk doğurduğu ve bu boşluğu dolduracak yeni bir kamusal ahlâkın inşa edilemediği düşüncesi, aslında, toplumun unsurları birbirine işlevsel olarak sıkı sıkıya bağlı bir organik yapı gibi algılanmasından ve onun pozitif olarak yeniden inşa edilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa böyle bir anlayış “medenî” bir toplum tasavvuruyla bağdaşır değildir. Çünkü, kapsayıcı bir ortak değerler manzumesi etrafında oluşturulacak sıkı bir birlik düşüncesi ancak farklı vicdanları susturmakla gerçekleşebilir. Bunun maliyeti ise akla gelebilecek en büyük beşerî maliyettir: barışın ve özgürlüğün kaybı. Onun için, Türkiye Cumhuriyeti dinî bağı reddettikten sonra onun yerine başka bir şeyi ikame etmeye hiç çalışmasaydı, pek muhtemeldir ki bugün ne Kürt sorunu ne de hatta İslâm sorunu ortaya çıkardı.

III. BASKICILIK VE MERKEZİYETÇİLİK

Baskıcılık bütün toplumlarda uyum sorunları yaratır. Türkiye’de ise özellikle çok-partili dönem öncesinde baskıcılık Cumhuriyet’in temel özelliği idi. Bu özellik başta din, ifade, örgütlenme ve katılım özgürlükleri olmak üzere sivil ve siyasal haklar alanında kendisini göstermiştir. Daha da somutlaştırırsak, polis, jandarma ve tahsildar baskısı, kamu görevlilerinin halka karşı anlayışsızlık ve suiistimalleri, kamu düzenini sağlamada hak ve hukukun gözetilmemesi ve aşırı güç kullanılması, adaletsiz yargılamalar ve hak arama yollarındaki tıkanıklıklar, dernek ve parti örgütlenmesinin yasak veya son derece kısıtlı olması gibi baskı uygulamaları bu dönemin karakteristikleri arasındadır.

Bu anlamda baskıcılık rejimin genel karakteri olmakla beraber, Kürtler söz konusu olduğunda baskılar doğal olarak daha yoğun olarak hissedilmiştir. Kürt isyanlarının bastırılmasında ve sonrasında aşırı şiddet kullanıldığı ve adil yargılama ilkesinin gözetilmediği hissi veya kanaati bugün Kürtler arasında yaygındır. Bu arada, Kürt nüfus bakımından özel olarak önemli olan kültürel hakların tanınmamış olduğunu da tekrar hatırlamamız gerekir. Kürt kimliğinin yok sayılması politikasının bir sonucu, tabiatıyla, Kürtlerin Türk kimliğine tabi sayılması olmuştur. Bu politikanın bir gereği olarak, herkes gibi Kürtler de kendilerini Türk kabul etmeye ve “Türk olmak”la övünmeye zorlanmışlardır. Türkiye son yıllarda Avrupa Birliği’nin baskısıyla anadilde ifade üzerindeki anayasal yasağı kaldırmak dışında kültürel haklar alanında hala hiç bir iyileştirme yapmamıştır. Kaldı ki, bu anayasal “bağış”ın bile hayata geçirilmesi bürokrasi eliyle engellenmiş durumdadır.

Baskının kendisini gösterdiği başka bir alan da, genel olarak kamu idaresinin yapılanmasındaki aşırı merkeziyetçilik olmuştur. Bu durum, ülke düzeyinde, yerel halkın kendi ortak meselelerini kendi inisiyatifi ile kararlaştırıp sevk ve idare etmesine zemin oluşturacak sahici anlamda “yerel yönetim” birimleri oluşturulmasını engellemiştir. Bu durum, son yıllardaki demokratikleşme çabalarına rağmen halâ esaslı olarak değişmiş değildir. Sahici anlamda yerel yönetim kademelerinden yoksunluk elbette Türkiye toplumunun bütünü için bir sorundur, ama bu özellikle farklı kimlik grupları bakımından çok daha ciddî bir mahrumiyet olarak ortaya çıkmıştır.

Nihayet, Kürt sorununun -deyim yerindeyse- akut hale gelmesine 12 Eylül döneminin Kürt kimliğini aşağılamaya ve kaba şiddete dayanan politikalarının hızlandırıcı ve hatta kangrenleştirici bir etki yapmış olduğunu da hatırlatmamız gerekiyor. Diyarbakır hapishanesinde Kürt “eylemciler”e yaşatılmış olan trajik tecrübenin Kürtlerde yarattığı travmaya bugüne kadar birçok gözlemci dikkat çekti. Esasen, militarist zihniyet ve şiddete dayalı yöntemler öteden beri, bu yola başvuranların sandığı gibi Kürtlerdeki kimlik bilincini azaltmak şöyle dursun, tam tersine Kürt sorununu sadece azdırmaya hizmet etmiştir.

IV. TEMSİL SORUNU

Türkiye’deki Kürtlerin baştan beri en büyük sorunlarından biri temsil sorunu olmuştur. Gerçi her dönemde parlamentoda “Kürt kökenli” milletvekilleri bulunmuş olsa da bu Kürt kimliğinin politik olarak temsil edildiği anlamına gelmemiştir. Başka bir ifadeyle, Kürtler Kürt olarak değil; fakat ancak Türk –veya Türk gibi- olarak temsil edilme şansına sahip olmuşlardır. Bu arada, “Kürt kökenli” milletvekilleri “rejim”le uyum sağladıkları veya “merkez”le özdeşleştikleri ölçüde sistem tarafından benimsendikleri ve takdir gördükleri için, bunlar Kürtlere ve Kürtlüğe özgü sorunları kamusal alana taşımaya genellikle cesaret edememişlerdir.

Yakın zamanlara kadar bu durum devam etmiş ve Kürt kimliğine dayalı partiler ancak 1990’lardan itibaren kurulmaya başlamıştır. Ne var ki, bu sefer de sistem söz konusu partileri kamu hayatından dışlamayı mümkün kılacak düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler başlıca iki tanedir: seçimlerde baraj uygulaması ve parti kapatma tedbiri. Genel seçimlerde % 10 barajı, başkaları yanında, Kürt kimliğini temsil eden partilerin de parlamentoya girmesini engellemiştir. Öte yandan, parti kapatma tedbiri de en çok Kürt partilerine uygulanmaktadır. Çünkü, Anayasa Mahkemesi, resmî ideolojiyle uyumlu olarak, kamusal meselelerde Kürtlüğe atıf yapılmasını ve kültürel haklar talebini “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü”ne aykırı görmektedir. Böylece, Kürtlerin talepleri parlamentoya yansıtılamadığı gibi, bunların parlamento dışında dile getirilmesine de izin verilmemektedir.

Bu durumun Kürt vatandaşların ruh dünyasında nasıl derin bir yara açtığını ve sistemin meşruluğuna darbe vurduğunu, basiretleri milliyetçikle bağlanmış olan devlet seçkinleri ne yazık ki idrak edememektedirler. Esasen, azınlıkta olan bir kimlik grubunun, demokratik yollardan etkileme şansının kalmadığını hissettiği bir sistemi ilânihaye meşru saymaya devam edeceğini ummak safdillik olurdu. Onun için, orta vadede bu durumun Kürtler -veya en azından onların farklılık bilincine sahip olan önemlice bir bölümü- tarafından “etnik çoğunluk tiranlığı” olarak anlaşılma ihtimalini Türkiye’nin devlet seçkinlerinin ciddiye almaları gerekir.

Onun için, Kürt nüfusun PKK gibi terörist bir örgüte bile hatırı sayılır bir destek vermiş olmasına fazla şaşırmamamız gerekir. Böyle bir destek var; çünkü, hoşumuza gitsin gitmesin, Kürtler arasında PKK’yı kendilerinin sesini duyuran, bu anlamda kendilerini temsil eden politik bir organizasyon olarak gören çok sayıda insan var. “Dışarıdan” bakanlar olarak bu belki bize patolojik bir durum gibi görünebilir, ama daha soğukkanlı düşünürsek, bu durumun bir önceki paragrafta işaret ettiğim meşruluk kaybının bir göstergesi olduğunu anlayabiliriz.

V. KİMLİK BİLİNCİNİN KÜRESEL YÜKSELİŞİ

Modern devletler esas olarak “ulus” temelinde kurulmuş olan devletlerdir. Uluslar ise hiç bir yerde verili gerçeklikler olmayıp devletlerce şu veya bu ölçüde inşa edilmiş kollektif kimliklerdir. Bu inşa süreci devletin egemenlik alanındaki bütün bir toplumun etnik ve kültürel bakımdan homojenleştirilmesini zorunlu kılmıştır. Modern ulus devletin bu özelliğinin, toplumun çoğunluğundan etnik, kültürel veya dinî olarak farklılaşan topluluklar için bir dezavantaj oluşturduğu açıktır. Bu durum, tabiatıyla, söz konusu grup veya topluluklarda genel toplumdan farklı olduklarına dair bir kimlik bilinci yaratmış veya zaten var olan bilinci pekiştirmiştir.

Öte yandan son on yıllarda, özellikle küreselleşmenin ve eski Sovyet dünyasının çözülmesinin etkisiyle, ulus devletler içindeki azınlıkların ve etnik grupların farklılık veya farklı kimlik bilinci daha da belirginleşmiştir. Sovyet imparatorluğunun dağılması sonucunda, Orta Asya’da, Doğu Avrupa ve Balkanlarda uzun yıllar baskı altında tutulan etnik kimlikler slef-determinasyon talepleriyle ortaya çıkmaya başlamış ve bunların önemli bir kısmı 90’lardan itibaren bağımsız devletlere dönüşmüşlerdir. Küreselleşmenin sınırları aşan etkisi de kimlik bilincinin dünya ölçeğinde hızla yaygınlaşmasını kolaylaştırmıştır. Küreselleşme toplumlar arasındaki iletişim ve etkileşimi ulus devletler tarafından kontrol edilemeyecek ölçüde artırmış ve çeşitlendirmiştir. Bu durum Batı’nın liberal demokrasilerinde de kimlik temelli politik arayışların ortaya çıkmasını hızlandırmıştır. Liberal demokarsiler bu “meydan okuma”ya, genellikle, devlet yapılarını daha da adem-i merkezî hale getirmek –bu arada azınlıklara ve etnik gruplara coğrafî veya fonksiyonel özerklik tanımak- ve/veya sistemlerine çok-kültürcü kurumları dahil etmek suretiyle cevap vermişlerdir. Esasen bu süreç halihazırda devam etmektedir.

Şüphesiz Türkiye de bu etkiden kaçamamıştır. Kimlik bilincinin yükselmesine katkıda bulunan bu etkinin Türkiye’nin geleneksel Kürt sorununa yansıması, devletin baskıcılığına ilişkin olarak ötedenberi yapılagelen şikâyetlerin bu sefer Kürt kimliği etrafında daha belirgin olarak kendini göstermesi ve örgütlü Kürt hareketlerinin ortaya çıkması şeklinde olmuştur. Nitekim 1990’lardan itibaren Kürt etnik kimliğini temel alan siyasî partiler kurulmuş ve buna paralel olarak “kültürel haklar” talebi yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Bu o kadar ateşli bir kimlik bilincidir ki, Kürtlerin önemli bir kesimi terörist yöntemlerle de olsa “Kürt davası”na dikkatleri çektiği düşüncesiyle PKK’yı ya el altından desteklemiş veya en azında ona karşı tavır almaktan kaçınmıştır. Bu noktada, devletten değil sivil ve “liberal” kesimlerden gelmiş olsa bile, PKK karşıtı bir söylemin Türkiye’nin güneydoğusunda muhatap bulma şansının çok azalmış olduğunu ibretle hatırlamamız gerekiyor.

Türkiye’deki Kürtlerin kendilerini genel toplumun çoğunluğundan farklı bir kimlik –hadi açıkca söyleyelim, ayrı bir “halk”- olarak algılamaları sürecine son yıllarda başka bir dış faktör daha etki etmektedir: Kuzey Irak’taki gelişmeler. Bu nokta diğer küresel faktörlerden çok daha önemlidir. Çünkü, Türkiye’nin Kürt vatandaşları Kuzey Irak’ta oluşan özerk Kürt yönetimine tabiatıyla sempatiyle bakıyor ve kendi durumlarını bununla karşılaştırıyorlar. Bu faktörün etkisi o kadar büyüktür ki, Kürt sorununun çözülmesi yolunda atılacak iyi niyetli adımların bile bu algıyı değiştirmesi ihtimali kalmamış gibidir. Burada, artık neredeyse geri döndürülemez bir aşamaya gelindiğini söylemek gerekir. Bu noktaya gelinmesinde, şüphesiz, Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili resmî politikasının, akıl almaz bir şekilde, esas olarak Kürt karşıtı bir temelde yürütülüyor olmasının büyük bir etkisi vardır.

VI. BİTİRİRKEN

Bu yazıyı planlarken, Kürt sorununa yol açan “sosyo-ekonomik etkenler” başlıklı bir alt başlığa da yer vermeyi düşünmüştüm. Sonuçta böyle yapmamamın nedeni, bana göre sorunun asıl nedeninin sosyo-ekonomik değil özgürlükle ve kimliklere saygı talebiyle ilgili olmasıdır. Sosyo-ekonomik sorunlar belki Kürt sorununun daha yoğun olarak hissedilmesine yol açıyordur, ama kesinlikle bu sorunun temel nedeni değildir. Esasen, aşağı yukarı benzer sorunlar Türkiye’nin başka bölgelerinde de yaşanmaktadır. Kaldı ki, Batı dünyasındaki kimi tecrübelerin de gösterdiği gibi, refahın artmasının özgürlük ve özellikle de kimlik taleplerini ortadan kaldıracağının bir garantisi yoktur. Tabiî, bununla, bölgenin ekonomi ve refah sorunlarına kayıtsız kalınmasını öneriyor değilim; anlatmak istediğim bu konularda sağlanacak bir ferahlamanın Kürt sorununun çözümü demek olmadığıdır.

Gördüğünüz gibi, bu yazıda “Kürt sorununun çözümü” gibi bir başlık da yok. Buna da gerek duymadım; çünkü, başta belirttiğim gibi, toplumsal meselelerde eğer sorunun nedenlerini doğru teşhis etmek çözümün de anahtarıysa, o zaman Kürt sorununun çözümüne ilişkin olarak benden beklenebilecek öneriler o nedenlerin anlatımında saklıdır. Esasen, bu safhaya geldikten sonra Kürt sorununun bugünden yarına nihaî bir çözümü olduğunu da sanmıyorum. Çünkü, bu meselede bugüne kadar yapılan resmî hataların tamir ve telâfisi öyle kolay bir iş değildir. Bu sorunun -eğer varsa- çözümü özgürlük ve demokrasidedir ki bu da Türkiye gibi bir ülkede kısa vadede üstesinden gelinebilecek bir mesele gibi görünmüyor.

Kısaca tekrar belirtmek gerekirse, Türkiye’nin Kürt sorununun kaynağı resmî milliyetçilik ve “lâiklik” politikalarıdır. Bunlar modern ulus devletin iki temel ideolojik ayağıdır. Demek istediğim, aslında, ulus-devlet modelinin çeşitlilik, kimlik ve farklılık sorunlarıyla baş etmek için hiç de uygun olmadığıdır; aksine bu gibi sorunların kaynağı tam da bu modelin kendisidir. Olguları yanlış da yorumlamayalım: Batı demokrasilerinde bu problemin bize göre daha az göze batmasını ve bir ölçüde üstesinden gelinebilmesini sağlayan şey, onların Türkiye’den hem daha az milliyetçi hem de daha az lâikçi olmalarından başka bir şey değildir.

(Köprü, Bahar-2007 sayısından alınmıştır)

Prof. Dr. Mustafa ERDOĞAN

28.06.2007


Sultan Orhan Camii’nden erenler yurduna

17 Haziran Pazar günü Adapazarı’nda Sultan Osman’ın oğlu Orhan Gazi’nin fetihten sonra “Burada bir cami yapılsın” fermanıyla bina edilen Orhan Camii’nden Nur talebesi Osman kardeşimizi ebediyete uğurlamak için son vazifemizi çevre il ve ilçelerden sevenlerinin katılımıyla hüsn-ü şehadet ile yaparken ruhuna binler fatihalar gönderdik.

Cami bahçesinde uzun yıllar göremediğimiz simalarla karşılaştık. Ağabey ve kardeşlerimizde, hüzün ve sevincin birlikte yaşandığını hissettik. Yılların hasreti kavuşma sevinci ile yaşanırken fedakâr bir Nur hizmetkârından ayrılığın hüznü birlikte yaşandı. Gönül dolusu Resûlullah (asm) ile Üstadımıza, selâm ve duâlar yolladık.

1970’li yıllarda Talip İnan kardeşimiz Risâle-i Nur’un kudsî dairesine girdiğinde tanıştık İnan ailesiyle. O günden sonra da aynı dâvâya hizmet etmenin lezzetini birlikte yaşadık. Nurların manevî feyizlerine erdikçe, kendi dünyasındaki şüphe ve tereddütleri bir bir izâle edip kalp ve ruhundaki yaraları tedâvi eden bu eserleri, kardeşlerine ve ailesine de tanıtma gayretinde olan Talip İnan, kardeşlerinin de bu hakikatlerle muhatap olmasına vesile olmuştur. O günden beri Abdullah, Talip, Talat, İsmail ve Osman kardeşlerle Gölcük’e geldiklerinde Nur derslerinde belirli aralıklarla birlikteliğimiz devam etti.

Osman İnan anılınca otuz yıl öncesine giderim. Teknik öğretmen okulunda okuduğu yıllarda Sincan Gençlik Teşkilatında aktif olarak hizmetlerimizle meşgul iken fabrikadaki işyerimizi Dursun Sivri ile birlikte ziyaretlerinde şevk içerisinde, çevresindekilere imanın ehemmiyetini, insanın bu dünyaya bâkî bir hayatı kazanmak için geldiğini anlatan, hizmeti hayatının öncelik sırasına almış hali gelir hayalime.

İki bedende bir ruh gibi birbirlerinde fani olan Nur talebelerinin yolları, hizmet mekânlarında kesişir, yolumuz oralara düştükçe yılların dostları birbirleriyle buluşabilirler. Osman kardeşimizle bizim yolumuz da Sakarya’nın hizmet mekânlarında sık sık buluşurdu, kendisiyle musafaha ederken samimiyet ve güleryüzünden mânevî enerji aldığınızı hissederdiniz. Karasuda görevli olduğu zamanlarda da neşriyatımızı takip edip müfritane irtibatı devam ettirmiştir.

Hizmetin her kademesinde görev almaktan lezzet alan, nefsini hizmette ileri tutup, ücrette geri çekerek kardeşlerini nefsine tercih etmek olan Kur’ânî düsturu hayatında uygulamaya hassasiyet gösteren Osman kardeşimiz, mutat olarak yapılan çevre il ve ilçe ziyaretlerine de katılırdı.

İşte böyle bir akşam saatinde hizmet kervanı kalkmak üzeredir. Bir ağabeyimiz duâya başlar “Ya Rabbi bizi bu yolda yaşat, yürüt ve şehitler arasına dahil eyle.” Arkadan Osman kardeşimiz itiraz eder. Ağabey benim için duâ etmedin. Maksadı isimle adresli duâya sahip olmaktır. Duâ biraz hususiye dönüştürülerek tekrarlanır: “Osman kardeşimizi bu hizmette dâim eyle, istikametten ayırma, şehadet mertebesine kavuştur.” Bu duâya öyle içten, kalbinin derinliklerinden “Âmin… Amin…” der ki, bu dilek, dinleyenlerde de etkisini gösterir. Âminler küllîleşir.

Hayatı hep başarı ve muvaffakiyetle geçen, her yeni hizmetten lezzet ve zevk alan insanlar, Nur dersanelerini kendi işlerinin önünde görür. Ashab-ı Suffanın asrımıza yansıması olan bu mekânlara öyle bakarlar. Hz. Fatıma’nın (ra), bir hizmetçi istemesine mukabil, “Kızım sen ne diyorsun, ben daha Ashab-ı Suffanın işini halledemedim” buyurarak hizmete ait işlerin özel işlerin önünde olmasına dikkat çeken Resûl-i Ekrem’den (asm) ders alan Nur talebeleri, yeni bir yeri faaliyete geçirmek için gayret göstermektedirler. Osman kardeşimiz buna fiilî çalışmasıyla da katkıda bulunma gayretindedir. İşlerin yetiştirilmesi için geç saatlere kadar çalışır. Yine böyle bir akşamda mesai saati bitmek üzeredir. Kaderin bizim hakkımızda neler getireceği bizce meçhul, fakat o her zaman hükmünü icra eder. Bir kıvılcım yetmiştir. Birden alevler içinde kalınır, fakat bu olay hizmet için çalışırken olmuştur. Kadere teslim ve kısmete rıza mü’minin özelliğidir.

Hazret-i Ömer (ra), Medine’de minberde hutbe okurken, Suriye taraflarındaki ordunun düşman tarafından dağdan sarıldığını görür ve emir verir: “Sariye dağa bak, dağa” der. Ama arkasındaki katil-i firûzu görmez. Hz. Yakup (as), oğlu Yusuf’un (as) gömleği Mısır’dan yola çıkarıldığında Kenan’da kokusunu hisseder, fakat yakınındaki kuyuda oğlunu görmez. Kendisine sorulduğunda”Bizim halimiz şimşekler gibidir, bazen görünür bazen görünmez, bir vakit dünyayı görür gibi oluruz, bazen de ayağımızın üstünü bile göremeyiz.”

Demek kader konuşsa irade-i cüz’iye susar. Hizmetin mekânında, Onun yolunda her şey, hatta ölüm bile güzel olsa gerek. Allah’ın yolunda bir saniye bin sene, belki daimî bir ömrü netice verir. Ömür ve yaşayışın hududunun tayin edildiği, ne ileri, ne geri bir adım atılamayacağı, bunun için elem çekilmemesi gereğine dikkatimizi çeker Bediüzzaman, Mesnevî’sinde.

Vücudun bizim malımız mülkümüz olmadığı, onun mâliki Malikü’l-Mülk olduğundan bizim vucudumuza bizden daha şefkatli olduğu hatırlatılır. Merhametimizi onun şefkatinden ileri sürmememiz gerektiği öğütlenir. Belâ ve musibetlerin zail olup devam etmeyeceği, zevâlleri düşünüldüğünde lezzetlerin alınabileceğinin yolu gösterilir. Bizlerin burada misafir olduğu, buradan diğer bir yere gideceğimiz, bu menzilden ayrıldığımız gibi bu şehirden de çıkılacağı, bu fani dünyadan da muhakkak çıkmak zorunda olduğumuz, gözümüzü kapamakla bizleri burada durdurmayacakları ihtar edilir. Öyle ise aziz olarak çıkmak için vucudumuzu onun yolunda Mucidimize feda etmemiz gerektiği hatırlatılmaktadır.

Üstadımız, ihlas ve samimiyetle hizmet edenlerin şahs-ı manevîsinin bir veliy-yi kâmil hükmünde olduğunu söyleyerek, cemaate hizmetin önemini anlatır. Adapazarı’nda böyle bir cemaatin bir ferdini erenler diyarında, erenler arasına, Necmettin hocamızın ehl-i iman ve Nur talebeleri için yaptığı küllî duâya binler âminlerle iştirak ile tevdi ettik.

Osman kardeş, sen günah cihetinde öldün, sevap cihetinde yaşıyorsun. Şahs-ı manevîden her zaman senin ruhuna Nurlar yağacaktır. Teslim ve metanet timsâli olan aile efradın senin bedeline inşallah hizmetlerine bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da devam edeceklerdir. Duâ ve dileğimiz, onun yerine Rabbimizin binler Osmanlar göndermesidir. İnşaallah, âmin.

Talip ÇİÇEK

28.06.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004