Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 11 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Kemalist bilim anlayışı

Türkiye Bilimler Akademisi ( TÜBA ), Prof. Şerif Mardin’in üyeliğini üçüncü kez reddetti. Bu bir skandaldir! Nedenini anlatayım...

Türkiye’dekileri bir yana bırakın... Tarihçi, sosyolog ya da siyaset bilimci: ABD’den Japonya’ya, İngiltere’den Mısır’a, Osmanlı-Türk toplumuyla ilgilenen herhangi bir sosyal bilimciye sorun... İstisnasız tümü Prof. Mardin’i tanır. Mutlaka ama mutlaka onun da kitaplarını, makalelerini okumuştur.

Çünkü Şerif Mardin’in eserlerini bilmeyene, ona atıf yapmayana, onunla hesaplaşmayana doktora derecesi verilmez; “evladım, öğren de gel” denir.

Peki bugün 80 yaşında olan Şerif Mardin niye TÜBA’ya kabul edilmiyor?

Nedeni şu: Aklı başında her sosyal bilimci gibi, Şerif Mardin de, “ dinin toplumdaki yerini anlamadan o toplumu anlayamayız “ diye düşünüyor.

Bu temel fikirden hareketle Prof. Mardin, Nur Cemaati’nin kurucusu Said Nursi üzerine yıllarca çalıştıktan sonra çok önemli bir kitap yazdı.

Kitap önce İngilizce olarak 1989’da ABD’de yayınlandı. Daha sonra, “ Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişme “ adıyla Türkçe’ye çevrildi (İletişim Yayınları.)

Ayrıca din-toplum ve din-siyaset ilişkisini inceleyen (mesela Nakşibendilik üzerine) sürüyle makale kaleme aldı.

Kemalist-Atatürkçü-laikçi bilim insanları, özellikle bu kitap nedeniyle Prof. Mardin’i hiç affetmedi. Niye? Nasıl bir akıl yürütmeyle böyle bir tavır aldılar?

Ben o zihniyetin nasıl çalıştığını yıllar önce, Prof. Nermin Abadan Unat’ın, Milliyet’te yayınlanan bir yazısını okuduğumda anlamıştım.

O sıralar Prof. Nilüfer Göle, türbanlı kızlar üzerine çalışmalar yürütüyordu. Prof. Unat bu işe fena halde bozulmuştu. Şöyle yazıyordu: “ Türbanlılar üzerine araştırma yapmak, onları meşrulaştırır.”

Bunu diyenler, üniversitenin boş buldukları her duvarına Atatürk’ün “ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir “ sözünü yazanlar.

Peki bilimin en hakiki “mürşit”, yani “yol gösterici” olduğuna inanıyorlar mı? Bu temel fikri kabul ediyorlar mı?

Hayır! Asla inanmıyorlar.

Peki neye inanıyorlar?

Neyi savunuyorlar?

Onların gerçek sloganları şu: “ En hakiki yol gösterici biziz!”

Yani diyorlar ki: “ Bilimi kim temsil ediyor? Biz... O halde en hakiki yol gösterici biziz. “

Peki bu yol gösterme işinin nasıl yapıldığını merak ediyor musunuz?

İşte iki örnek; biri eski, diğeri yeni:

- Halkın oyuyla işbaşına gelmiş hükümet, 27 Mayıs 1960’ta askeri darbeyle devrildiğinde, koşa koşa Ankara’ya giderek, “ Hiç merak etmeyin, bu yaptığınız hukuka uygundur “ fetvasını kim verdi? Üniversite hocaları.

- Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 komikliği ortaya atılınca bunun en hararetli destekleyicisi kimler oldu: YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç ve onun arkasına dizilen rektörler.

Onlar öyle de, bürokratik elitin diğer simaları farklı mı?

28 Şubat ( 1997 ) sürecinde Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir, türbanlılar konusunda atıp tutuyordu. Söylediklerinin toplumsal araştırmalara uymadığı kendisine hatırlatıldığında şöyle demişti: “ Sosyolojinin kararlılığımızı engellemesine kesinlikle izin vermeyeceğiz. “

Türkiye öyle bir ülke ki... Onca tartışmaya rağmen arabesk hakkında ilk ciddi akademik araştırma bu müziğin doğuşundan 20 yıl sonra yapıldı.

Türkiye öyle bir ülke ki... En önemli toplumsal ve siyasal sorunu olan ve 23 yıldır terör biçiminde devam eden Kürt meselesinin üniversitede serbestçe araştırılması zımnen yasaktır.

Yazının başında Prof. Mardin’in reddinin “bir skandal” olduğunu belirttim ya... Aslında bu olay, Türkiye’deki çarpık düzenin normal halidir.

Sabah, 10.7. 2007

Emre AKÖZ

11.07.2007


 

Çeteleri kanıksamak

Bazı vahim konuları hemen her gün konuşmak acaba bir kanıksamaya mı dönüşüyor? Üzerinde düşünmek lazım. Çünkü her gün yolsuzluğun konuşulduğu bir ülkede hırsız, arsız hale gelebilir. İşte o zaman hortumculukla mücadele zorlaşır. “Adam Amerika’yı bile dolandırmış” diye başlayan bir söylemle bir lidere siyasi destek veriliyorsa, elde edilen en küçük fırsatta başkaları da birilerini dolandırma hakkını kendinde görecektir.

Tüyler ürpertici hadiselerin hemen her gün ekranlarda, sütunlarda kendine yer bulması, o hazin tablonun meşruiyet kazanmasına da sebep olabilir. Asıl tehlike de budur! Zira böyle bir durumda ülfet oluşur, vurdumduymazlık artar ve sorumluların laubali yaklaşımlarına toplumdan ciddi bir tepki yükselmez...

Türkiye’de derin çeteler böyle vahim bir mecraya doğru sürükleniyor. Son iki yıldır ortaya pek çok çete çıkarıldı. Hemen hepsinin yapılanması aynı. İşin bir ucu askere, diğeri polise, hatta yargıya; diğer ucu da mafyaya dayanıyor. Aslında her derin çetenin ardından kıyametler kopması gerekiyor. Çünkü sırtını devlete dayamış, devlet gücünü illegal işlere adamış bir zümre siyaset mühendisleriyle kafa kafaya vererek istediği gibi at oynatıyor. Sauna çetesi, Eryaman çetesi, Şemdinli çetesi, Ümraniye çetesi, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği çetesi... Liste uzayıp gidiyor. Krokiler, suikast planları, bombalar, silahlar, eylemler... Ayrıntısına inseniz sütunlar yetmez. Ve artık mızrak çuvala sığmıyor. Türkiye’nin her yerinden çete adeta fışkırıyor. Gün yüzüne çıkanlar bir yana; bir de örtbas edilen çeteler var. Fısıltılar halinde konuşulan, somut bilgilere ulaşamadığı için açıktan açığa ifade edilemeyen çetelerin varlığından daha vahimi, mahkemeye intikal eden davaların bile yeterince ciddiye alınmadığıdır. En küçük bir olay için muhabir ordusu gönderip yeri göğü inleten Türk medyası derin bir sessizlik içinde. En basit bir adlî hadiseyi ciddiye alıp tutanaklar tutan adliye, çeteler konusunda ilginç ve ketum bir yol takip ediyor. O yüzden en önemli çete davasının dosyasını taşıyan araç kaza yapıyor (!), dosyalar yırtılıyor. Memleketin en ücra köşelerinden birinde yapılan kutlu doğum programı gece yarısı yayınlanan bir bildiriye konu ediliyor da adı çeteye karışmış kişiler (emekli-muvazzaf) nedense unutuluyor.

Neyse ki dün, Akşam gazetesinde Genelkurmay Başkanı’nın bir açıklaması yer aldı. Tabii haber kulis bilgisi şeklinde verilmiş; yani resmî bir demeç değil. Olsun, kamuoyu şimdilik buna da razı. Habere göre Genelkurmay Başkanı Büyükanıt “vatansever çete”nin bazı askerlerle bağlantısı olduğu iddiaları üzerine emir vermiş. En küçük ilişkisi olan, rütbesine bakılmadan ihraç edilecekmiş. Doğru olan da budur. Ancak, son yıllarda yaşanan çete olayları “vatansever çete” ile sınırlı değil. Askerle de sınırlı değil. Çeteleri yan yana koyduğunuzda fark ediyoruz ki mesele çok daha karmaşık ve tehlikeli. Onca emekli asker ya da polisin hobi şeklinde yaptığı bir faaliyetten söz edilmiyor; tam aksine uzantısı devletin çarklarına kadar sirayet etmiş bir yapı var ortada...

Demokratik devletlerin hemen hepsi derin çeteleriyle yüzleşti. Zor oldu, acı verdi; ancak sonuçta hem devlet kazandı hem millet. Susurluk önemli bir fırsattı; fakat sulandırıldı, bulvarize edildi ve en önemlisi çetenin üzerine yeterince gidilemedi. İttihat ve Terakki’den bu yana “vatansever çeteler” hep oldu. Beklenmedik olaylar sonunda yakayı ele veren çeteler, kanun nezdinde hesaba çekilemedi. Böylece fütursuz, pervasız, küstah bir çete anlayışı devam edip gitti. Bugün onların faturasını ödüyor herkes. Böyle giderse yarın da ağır bedeller ödenecek. Çünkü her gün gazeteler yeni bir çeteden bahsediyor da yer yerinden oynamıyor. Olayı örtbas eden medyaya duayenleri bile sitem etmiyor artık. Geneldeki kanıksama Gladyo’ya yarıyor.

Geriye umut olarak sivil toplumun talep ve tepkileri kalıyor. Unutmamak gerekiyor ki çetesini tasfiye edemeyen çete tarafından tasfiye edilir. Çünkü yetkili ve sorumlular çete haberlerini kanıksamış olsa bile çeteler illegal faaliyetlerini kanıksamış sayılmaz...

Zaman, 10.7.2007

Ekrem DUMANLI

11.07.2007


 

‘Vatansever çeteler’ ve hükümetin telâfi sınavı

Vatansever çetelerin ‘başka türden’ kirli işleriyle ilgili haberlere şaşıranların söyleminde rahatsız edici bir ima var. Sanki gasp, soygun veya dolandırıcılık yapmak vatanseverlikle bağdaşmaz, ama vatan için yargısız infaz, bombalama ve demokratik rejimi şiddet kullanarak değiştirmek meşru görülebilir gibi.

Oysa dünyanın diğer ülkelerinde de, demokrasinin ve hukuk devletinin zaafa düştüğü zamanlarda vatan, millet, ulusal bütünlük gibi kavramları kullanan benzer oluşumlar her zaman ortaya çıkmıştır; ve başlangıçta belki bu değerleri gerçekten önemseyen üyeleri de içine alan derin örgütler, zamanla vatanın sadece toprağıyla değil, onun üzerindeki maddi değerlerden pay almakla da hep ilgili olmuşlardır. Genellikle vatanı kuru kuruya değil, üstündeki bankalarla, içindeki paralarla ve her zaman ‘ülkeye daha iyi hizmet edecekleri’ makamlarıyla sevmişlerdir. İtalya ve İspanya örneklerinde de öyle olmuştu. Elbette bu oluşumlarda tepedekiler, bazı ‘yüce’ değerleri, kirli işlerini örtmek için kullanırlar; bu değerler için canını feda etmeye hazır birileri de oltaya gelip onların maşası veya tetikçisi olur. Sonuçta ‘fedakarlar’, işleri bitince bir yana atılır, ele verilir, kısacası harcanır; onlara verilen sözler de nadiren tutulur; ama örgüt muhafaza edilir.

Son zamanlarda Türkiye’de işlenen cinayetlerdeki tetikçilerin ihanete uğramışlık psikolojisiyle verdikleri ifadeler veya ‘hani bize sahip çıkacaktınız?’ şeklindeki yakınmaları da böyle anlaşılmalı.

Peki örgüt ne zamana kadar muhafaza edilir? Güçlü ve kararlı bir siyasi irade ortaya çıkıncaya, sırtını bu iradeye dayayabileceğinden emin kamu görevlileri bu kirliliği temizleme işinde görevlendirilinceye kadar. Aksi halde cezalandırılanlar, zaten rahatlıkla feda edilebilecek zavallılardan ibaret olur. Üstelik, yok edilemeyen çete, her seferinde yaşadıklarından daha fazla deneyim almış, daha da ustalaşmış ve güçlenmiş olarak yoluna devam eder. ‘Sizi öldüremeyen sizi güçlendirir’ derler; aynısı hukuk dışı, şer güçler için de geçerlidir.

Türkiye’de maalesef bugüne kadar bunu başaracak güçlü, kararlı, kendinden emin ve cesur bir siyasi irade ortaya çıkmadı. ‘Çevre’den gelen, bu kirli işlerin ve ilişkilerin üstünü örtmekten çıkar elde etmeyen, çünkü ayrıcalıklı zümrelere değil dezavantajlı çoğunluğa dayanan hükümetler, kirli ayak izlerini ancak bir yere kadar izleyebildiler. Onları gittikleri yere kadar izlediklerinde, karşı karşıya gelecekleri yüzlerden korktular. Oysa biraz daha cesur olabilselerdi, biraz daha sağlam durabilselerdi, sonuç herkes için, ama en başta da kendileri için çok daha iyi olacaktı. Ayrıca, bu tür kirli işlerde her zaman tetikçilik yaptırılanların ve feda edilenlerin ‘kenarın çocukları’ olduğunu göz önüne aldığımızda, meselenin kendi tabanlarına karşı ahlaki sorumluluk boyutu da vardı.

Ama cesaretsizlikleri, o kirli adımları takip ettiklerinde göreceklerinden korktukları unsurlarla karşı karşıya gelmelerini geciktirmekten başka bir işe yaramadı. Onlarla karşı karşıya geldiklerinde ise, artık kendi belirledikleri gündemle değil, bu çeteleri kullanan unsurların gündemleriyle ve onların belirledikleri şartlarda mücadele etmek zorunda kaldılar. Her zaman da yenildiler. Bu mantığı devam ettirdikleri sürece de yenilmeye mahkumlar.

Umutlu olmamız için bir sebep var mı? Acaba Hükümet, Şemdinli’de başarısız olduğu dersten bu dönem geçebilecek mi? Acaba yargıya müdahale eden güçleri engelleyecek ve adaletin tahakkuk etmesini sağlayacak hukuk insanlarının arkasında bu kez sağlam durabilecek mi? Acaba bu kez savcıyı kurban edecek mi? Yargı sürecinin başından sonuna sağlıklı işleyebilmesinin şartlarını oluşturabilecek ve kararlı bir sivil iradeyle sürece nezaret edebilecek mi?

Şemdinli için ‘eğer Hükümet, Şemdinli’de ele geçirdiği derin canavarın kuyruğunu elinden kaçıracak olursa kendisi kurban haline gelecek’ demiştik.

Şimdi telafi sınavı zamanı. Eğer şimdi de başarmazsa, faturayı sadece kendisi değil bütün ülke ödeyecek.

Star, 10.7.2007

Berat ÖZİPEK

11.07.2007


 

En hakikî mürşit hamamcı Hurşit mi?

Türkiye Bilimler Akademisi, Profesör Doktor Şerif Mardin’in üyeliğini üçüncü kez reddetmiş.

Engin Ardıç, bu reddin gerekçesini şöyle yazmıştı Akşam’daki köşesinde:

- Gerekçe, “Said-i Nursi” üzerine araştırma yapmış olması... Hani hayatta en hakiki mürşit ilimdi ulan? Atatürk öyle dememiş miydi? Hayır, bu ülkede Atatürk’ün en büyük düşmanları, hep söylerim, Atatürkçü geçinenler… Şerif Hoca yatsın kalsın dua etsin, İsmail Beşikçi’ye yaptıkları gibi içeri de tıkabilirlerdi... Atatürk’e “adam” dediği için hayatı karartılan İzmirli profesör (Atilla Yayla) gibi kalp spazmı da geçirebilirdi...

Engin Ardıç’a katılıyorum ve onun cümleleri ile konuyu noktalıyorum:

- Böyle bir ülkede akademiye alınmak değil, alınmamak Şerif Hoca’nın onurudur. Hiç üzülmesin. (Bu olayın, Stanford’da ders veren adamın bilmemneresinde olduğunu da hiç sanmıyorum ya... Burada akademi üyesi olacağına Stanford Üniversitesi’nin çay ocağını işlet, daha iyi...)

Posta, 10.7.2007

Mehmet BARLAS

11.07.2007


 

Ulusalcı çetelere karşı “kitlesel refleks” çağrısı yapılacak mı?

Emekli subay ve astsubayların komuta ettiği çeteler memlekette kol geziyor... Çetelerin evlerine yapılan baskınlarda cephanelikler ve devlete ait gizli belgeler ele geçiriliyor…

Hukuk devletine kurulmuş muazzam bir komplo ortaya çıkarılıyor…

Anayasal güvenlik kurumlarına alternatif bir ordunun kurulmakta olduğu anlaşılıyor…

‘Genelkurmay Başkanlığı bu konuda mutlaka bir bildiri yayınlamıştır’ diye düşünüp kurumun internet sitesine bakıyorum; nafile.

İlahi korolarındaki başörtülü kız çocuklarını anayasal düzene karşı bir tehdit gibi gösterenler ve milleti “sözde” demokratlara, “sözde” özgürlükçülere, “sözde” barışçılara karşı kitlesel refleks göstermeye çağıranlar, sözde Kuva-yı Milliye’cilerin alternatif ordu kurma çalışmaları hakkında bir görüş bildirmekten imtina ediyorlar.

***

Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt geçen gün emekli generallere hitaben yaptığı konuşmada çete meselesine değindi, ama meselenin özüne temas etmedi.

Dedi ki:

“Olayları izliyorum. Ancak içime sinmeyen bir şey var. Haberlerde bu kişilerden bahsederken, ‘emekli yüzbaşı, emekli binbaşı, emekli albay’ gibi ifadeler kullanılıyor. Adı geçen kişilere bakıyoruz, ordudan tardedilmiş, çıkarılmış. Yani TSK ile hiçbir ilişkileri kalmamış. Biz üzerimize düşeni yapıp bu kişileri ihraç etmişiz. Ama hâlâ adları, asker oldukları dönemdeki rütbeleriyle anılıyor. İşte bu durum beni çok üzüyor. Bu konuda daha dikkatli davranma görevi medyaya düşüyor.”

Büyükanıt’ın bu rahatsızlık beyanını memnuniyet ve hürmetle karşılıyoruz, fakat yetersiz buluyoruz.

Bir konuşmasında “Türkiye’de irtica tehdidi vardır ve her önlem alınmalıdır” diyebilen Genelkurmay Başkanı, “Türkiye’de ulusalcı terör tehdidi vardır ve her önlem alınmalıdır” da diyebilmeliydi.

***

Büyükanıt bir yana…

“Ne mutlu Türküm diyene” demeyen herkesi Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi düşmanı ilan eden Genelkurmay bildiricilerine soruyoruz:

“Ne mutlu Türk’üm diyene” diye diye hukuk devletinin canına okuyan çeteler hakkında da zehir zemberek bir bildiri yayınlayacak mısınız, yayınlamayacak mısınız?

Atatürkçülük, vatanseverlik, milliyetçilik, Kuva-yı Milliye’cilik kisvesi altında terör üreten çetelere ve bunların terörüne psikolojik zemin hazırlayan sözde sivil toplum kuruluşlarına karşı da milleti “kitlesel karşı koyma refleksini” göstermeye çağıracak mısınız, çağırmayacak mısınız?

Bundan sonraki bildiriniz ya bu mahiyette olmalı yahut hiç olmamalı.

Tercihimiz tabii ki ikinci şık.

***

Doğru olan, yasal olan, ideal olan, ordunun ancak kendi görev alanıyla ilgili görüş bildirmesidir - ve görüşünü “kamuoyuna saygı ile” değil, Başbakan’a saygı ile bildirmesidir.

Bu kuralın bozulması, ordunun, sadece irtica (!) veya demokrasi-özgürlük-barış istismarcılığı (!) gibi konularda yaptığı açıklamalar yüzünden değil, bazı konularda YAPMADIĞI açıklamalar yüzünden de tartışma konusu olmasını -yıpranmasını- kaçınılmaz kılıyor.

Zararın neresinden dönülürse kâr; Genelkurmay’da bildiri/beyanat yasağı ilan edilmeli ve bu yasak kararlılıkla uygulanmalıdır.

Yeni Şafak, 10.7.2007

Hakan ALBAYRAK

11.07.2007


 

Haydut fonlar

Ah bu yaramaz çocuklar!.. Yaşları 30’u geçmiyor. 2001 yılında ikiz kulelerin yıkılmasıyla yola çıktılar. “Likidite avcısı” olarak durmadan koşuyorlar.

Tek dertleri var, kâr etmek! Sayıları 10 bini geçmiyor. Yönettikleri fon tutarının 1.8 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Küresel dünya onları denetleyemiyor, hesap soramıyor. Kendi kurallarını kendileri belirliyor. Sadece kendi içlerinde oluşturdukları “Âkil adamlar” topluluğu ile fikir alışverişinde bulunuyorlar. Kontrol edilmeleri mümkün değil. Onlara yeni finans imparatorluğunun patronları deniyor.

Daha ne olsun! Küresel dünyanın “Hedge fund” ya da (Haydut fonlarından ) söz ediyoruz. Haydut dememizin nedeni, kural tanımamaları ve para için ister darbe, ister demokratik ülke olsun, fark etmez, çekirge sürüsü gibi koşmaları! Tüm dünya 7 yıldır onlara bayılıyor ama korku giderek artıyor. Artık “Zapturapta alınmaları şart!” diyenlerin sesi daha gür çıkıyor.

Konuyu geçen yıl yapılan G-10 zirvesine Almanya taşıdı. ABD ve İngiltere’ye, “Önlem şart!” diye bastırdı. Görünen o ki, üç ülke eylül ayında yapılacak G8 zirvesinde konuyu tartışmaya devam edecek.

Anlaşılan 2008 başında fonlarla (hedge fund) ilgili bir düzenleme geliyor. Çünkü haydut fonların (hedge fund) likiditesindeki vade yapısı uyumsuzluk gösteriyor. Riskli ülkelere yatırım yapmaları kafa karıştırmaya yetiyor.

Diyeceksiniz ki, haydut fonlarla bizim ilgimiz ne?

Çok hem de çok!..

Niye mi?

Türkiye’ye giren 87 milyar dolar tutarındaki sıcak paranın en az 30 milyar doları hedge fundlardan oluşuyor. Allah korusun, dünyada dengeler bozulur, bu haydut fonlar bir satışa geçerse, Türkiye altüst olur! Bizi kimse tutamaz! Hoş, 2005 Mayıs ve haziran ayındaki dalgayı hatırlayın, yeter! Bir ayda 4 milyar dolar gitti, Türkiye, 4 puan faiz artırmak zorunda kaldı. İş ve aş derdi çekenlere pahalı bir fatura çıktı!.. Açıkçası yüksek faizle haydut fonlara davetiye çıkaran biziz. Hoş gelsinler ama giderken bizi darmadağın etmesinler. Bizim ülkenin kurumları da şimdiden “Sıcak para nasıl yönetilir? Hedge fundlarla nasıl başa çıkılır?” tartışsın. (...)

Kimsenin haydut fonlarla ilgili doğru dürüst bilgisi yok. İngiltere’de bile sadece 14 fon olduğu söyleniyor. Almanya ve ABD’deki fonlarla ilgili elde sağlam veri yok! Bilinen en ünlü iki hedge fund, “Moore Capital” ile Soros’a ait “Quantum” Fonu. Kim ne derse desin, haydut fonlar, ekonominin beyni sayılan finans sektörü için çözülmesi zor bir problem. Ama birileri problemi çözmeli. Bizden sonrası tufan deyip geçmemeli.

Türk insanı üzülmemeli!..

Sabah, 10.7.2007

Meliha OKUR

11.07.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004