Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 23 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Kültür-Sanat

 

Seydişehirli ressam Fatma Kırdar: San’at, insandaki gizli hazineleri ortaya çıkarıyor

“İnsan san’atla birlikteliği oranında kendi gerçeğini ve ona gizlenmiş hazineleri fark ediyor. İnsandaki gizli hazineler san’at faaliyetleriyle ortaya çıkıyor.”

*Bize kendinizi tanıtır mısınız?

1953 yılında Konya Seydişehir’e bağlı Bağra köyünde doğdum. İlkokulu aynı yerde bitirdikten sonra Seydişehir’e yerleştim. Günlük yaşamın zorluklarıyla uğraşırken, hep bir ışığın arayışı içinde oldum. Sonunda ışığın kaynağını buldum. Bu sanat idi. 1987 yılında tanıştığım Ankaralı ressam Gönül Duranoğlu’nun desteklemesiyle ciddî olarak resme yöneldim.

Gerekli resim eğitimimi aynı hocadan aldım. Kısa sürede kendi sanatsal çizgimi bulup, resmi bir hayat biçimi olarak seçtim. Devlet galerilerinde kabul edilmesiyle de yeterliliğimi kanıtladığıma inanıyorum. Bu güne kadar 12 sergi açtım. Seydişehir, Konya, İzmir, Antalya, Ankara, Kula, Alanya gibi şehirlerde eserlerim sanatseverlerle buluştu. Pek çok ilgiliden takdir ve katkılar gördüm.

Kendimi bir sanat taşıyıcısı olarak tanımlıyorum. Eserlerimde sanat ve kültür zenginliklerimizin kaybolmamasına çaba sarfediyorum. Çalıştığım pek çok sanat eserlerimiz şu an yok. Bu eserler o orijinallerin kimlik kartları gibi. Pek çok şehrimizdeki sanat eserleri, şu an evimdeki bu çalışmalarda kayıtlı kalmış durumda. Onlar çok büyük birer zenginlik kaynağı. Ben de onlarla iç içeyim.

*Resim çalışmalarına ne zaman başladınız?

33 yaşında bu meslekle tanıştım. Ben bu alanın eğitimini almadım. Kendimi, san’at ilgilileri ‘alaylı profesyonel’ diye tanımlıyorlar. Meslekle tanıştığımda iki çocuk annesiydim. Eşim sağlığında resim çalışmalarımda hep yardımcı oldu. Önce, çevremde kimse bu konuda bana cesaret vermiyordu. Hatta ümitsizlik aşılayanlar, alay edenler dahi olmuştu. Ama ben kendimde bir ışığın varolduğunu hissediyordum. Sonunda da ressam Gönül Duranoğlu ile tanışınca, bu ışık ortaya çıkmış oldu.

Bu arada televizyonlardaki san’at programları beni epey motive etti. Kuru boya ile başlamıştım sonrasında sulu boya çalışmaları gelişti.

*San’atın sizi etkileyen yönü nedir?

Öncelikle sanat bir mutluluk kaynağıdır. San’at beni mutlu ediyor. Onun için şimdi resim yapmayınca huzursuz oluyorum. Çalışırken kapım çaldığında rahatsız oluyorum. Onun için de bütün arkadaşlarımla randevulu oturmalar, birliktelikler yapıyorum. Planlı ve programlı olmak benim için çok anlamlı. Fırçama bir gün dokunmasam hayatımda bir takım eksiklikler hissediyorum.

İnsanı sanatsız düşünemiyorum. Sanat insanın yoldaşı ve arkadaşı. San’at insanın elinden tutarsa, o insan kötü alışkanlıklardan ve çirkin hallerden kendisini sığırmış olmaktadır. Sanat, insandaki gizli hazinelerin keşfi anlamındadır. Onun için insan san’atla birlikteliği oranında kendi gerçeğini ve ona gizlenmiş hazineleri fark ediyor. İnsandaki gizli hazineler sanat faaliyetleriyle ortaya çıkıyor.

San’at aynı zamanda taşıyıcısına, insanların ve arkadaşlarının saygısını da beraberinde getiriyor. Ben bu çaba içerisine gerdikten sonra apayrı bir saygı da gördüm.

Ayrıca san’at beni eve kapadı. Uzun süre çalıştım. Yılmadım. Önce sürekli alay konusu oluyordum. Yapamazsın, başaramazsın diyorlardı. Bir de hocam Ankara’da ben Seydişehir’de idim. Buna rağmen hocam tüm gelişmelerden beni haberdar ediyordu. İnsanların beni kendilerine göre tanımlamaları benim kendini öyle tanımlamamı netice vermedi. Ben kendimi hedeflerimle daha ayrı bir yerde ve şekilde tanımladım. Ve öyle de oluyor.

“San’at eserlerindeki inancı,

ancak inançlı san’atçı görebilir”

*Daha çok çalıştığınız motifler nelerdir?

İnsan portresi çalışmıyorum. Beni daha çok evler etkiliyor. Evlerdeki san’at inceliği beni mest ediyor. Adeta işlenmiş her bir san’at eseri, içinde apayrı bir ruh taşıyor.

San’at eserleri, içinde taşıdığı değerler bakımından anlamlıdır. Onun için bizim san’at eserlerimizde dinimizin izleri vardır. Her san’at eserimiz dinimizin esaslarıyla örülüdür. O örgüyü de inançlı san’atçı ancak görebilir. İnancı olmayan bir sanatçının yorumu ile inançlı olan bir san’atçının yorumu tamamen farklıdır.

Ben de kendimi inançlı bir sanatçı olarak değerlendiriyorum. Allah o kabiliyeti bize vermeseydi, bizim ortaya bir şey koymamız mümkün olmazdı. Zaten sanatçılar yaratılmış, var olan varlıklara yeni yorumlar yapıyorlar. Yoksa kendiliklerinden bir şey yaratıyor değiller. Böyle tanımlamalar yapanlar haddini aşıyorlardır. İnsan, san’atçı değil ne olursa olsun haddini bilmelidir.

İnancımı yaşayarak eser yapmak bana büyük haz veriyor. Hem san’atçılığımı yapıyorum hem de kulluğumu yaşıyorum. Hatta yaptığım çalışmalar beni Yaratıcıma daha çok yaklaştırıyor. Kulluğumu yaşayarak san’at icra etmek yaratılış maksadımı da içeriyor diye düşünüyorum. Yaratılış maksadını gözetmeden bir şeyler olmak, hiçbir şey olmamaktır. Çünkü asıl niçin yaratıldığını keşfetmektir. Sonrası zaten peşin sıra gelecektir.

Bunu kendimce şöyle değerlendiriyorum, insandaki verilen kabiliyetleri ortaya çıkarmak insanı mutlu ediyor. Sanki insan çalıştıkça kendini keşfediyor. Yine insandaki kabiliyetler kullanılmayınca insana sıkıntı veriyor.

İnsan, varolana yorum getiriyor dedik. Ne yapıyor sanatçı, renklerle oynuyor, ışıklarla oynuyor, gölgelerle oynuyor. Varlık aynı varlık…Yani mesela ben Mevlana türbesini çalıştım. Mevlânâ türbesini ben inşa etmedim. Mimarı ben değilim. Ama türbenin rengini, ışığını değiştirebiliyor ve kendime göre şekillendirebiliyorum. Mor pencereyi sarı yapabiliyorum. İşte bu yorumdur.

Zaten resmin kendi içinde bir bütünlüğü vardır. Siz dağları kendinize göre yapamazsınız. O manzaranın içinde gözetmeniz gereken bir bütünlük ve denge vardır. Sanatçı zaten onu görmek ve gözetmek durumundadır. Diyebiliriz ki, her resmin matematiksel bir altyapısı vardır.

“Okumadan ne san’at olur

ne de san’atçı olunur”

*Okumak san’at anlayışınızın neresinde bulunuyor?

Okumadan san’at olmaz. Sanatçı hiç olunmaz. Okumak bir san’atçı için beslenmektir. Beslenmezsen devamlılığın kalmaz. Yenilenmen kalmaz. İnsan bitişini yaşar. Ben çok kitap okudum. Batılı ve Şark’tan çok sayıda eserle tanıştım. Bu adeta dünyaya açılan pencereler oldu. Böyle olunca ben etrafımda beni frenleyen, engelleyen ve ümitsizliğe iten yorumlardan kendimi sıyırdım. İnsan çoğu zaman yakınındaki insanların yorumlarıyla şekilleniyor. Bunu kişi fark etmeli. Eğer yorumlar yıkıcı ise almamalı ve kişi hayatı ve olayları kendi yorumlarıyla tanımlamalıdır. Yoksa siz olamazsınız. Belki de arkadaşlarımın olumsuz emirleri beni tahrik etti ve ben daha çok çalışma imkânı buldum.

Nitekim alanımla ilgili Neşet Güncal, Şefik Bursalı, Eşref Üren gibi pek çok yaşayan ve merhum san’atçının çalışmalarını inceliyorum. Tüm gelişmeleri hocamla birlikte izlemeye çalışıyorum. Amacım biraz da dünyadaki bu alanın gelişmelerini incelemek ve dünyaya katılmak. Şu an Rusya’daki sanat eserlerini inceliyorum.

Bu arada arkadaşlarımla birlikte pek çok konularda sohbetler yapıyoruz. Dini, sosyal, kültürel, siyasî gibi içeriklerde hem kitaplar okuyor hem de fikir teatileri yapıyoruz. Eserlerde eserin doğduğu asırla ilgili çok orijinal yorumlar var. Çok ciddî bir okuma süreci gerekiyor. San’atçı duyarlılığı, edebi eserleri de inceden inceye tetkik gerektiriyor. Buna ulaşmaya çalışıyorum. Okumak konusunda almam gereken çok mesafenin olduğunu düşünüyorum. Zaten okumak, bittiği gün yenilikler de gelişmeler de biter.

*Daha çok mimari eserler çalıştığınız anlaşılıyor, bu eserleri çalışırken zorluk nedir?

Mimari eserlerin bir kısmı içinde yaşadığım şehrin eseleri olduğu gibi, bir kısmı da başka şehirde hatta başka ülkelerde bulunuyor. O zaman zorluk başlıyor. Kendi şehrinizdeki bir eseri gidip görebilir ve tekrarla inceleyebilirsiniz. Ama başka şehir olunca saatlerce düşündüğünüz oluyor. Gecelere kadar beklediğiniz oluyor. Bu tavır, adeta bir duâya dönüşüyor ve gece eser rüyalarınıza geliyor ve inceliyorsunuz. Bu alanın böyle sürprizleri de var. Tabii böylece yolunuzun doğruluğunu anlıyorsunuz.

*Alanınızla ilgili hedefleriniz nelerdir?

Sağlığım elverdiği ölçüde klasik ve modern karışımı çalışmalar yapmak düşüncesindeyim. Eserlerimi dünyaya tanıtmak ve katmak istiyorum. Ayrıca gelirlerimle hayır kurumlarıyla bağlantılı çalışmak istiyorum. Nitekim vasiyetimde dahi, eserlerimin gelirinin bir bölümünün hayır kurumuna aktarılmasını belirtmiş bulunuyorum. İnsan bu yönünü ihmal etmemeli diye düşünüyorum.

*Şu ana kadar kaç eseriniz oldu?

Her resim bir sonrakini beraberinde getiriyor. Şu an 180 adet eserim bulunuyor. Yurt içinde ve yurt dışında özel koleksiyonlarda çalışmalarım bulunuyor.

*Çalışmalarınızda hakim bir renk var mı?

Evet, ben daha çok kahve ve gri rengi tercih ediyorum. Bendeki hakim renk budur. Onun için de bu renklerle olan eserleri tercih ediyorum. Renk kişiyi yansıtıyor. Ben de kendime uyan renkleri bu eserlerde canlandırıyorum.

*Alaylı olmak ile mektepli olmak kavramını ifade ettiniz bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Yani ben bu alanın eğitimini yapmadım. Kendi çabam böyle bir sonuç verdi. Bir iddiam da olmadı. Ben bana düşeni yapmaya çalışıyorum, o kadar. Çabam oranında Allah da yardımcı oldu. Böylece alaylı olmanın avantajını yaşıyorum. Çünkü iddialı olsanız tenkit geliyor. Bana da tenkit geliyor ama önce tebrik geliyor. Bu da beni geliştiriyor.

*Mektepli olsanız neler değişirdi?

Evet, tabii ki çok şeyler değişirdi. Dünyama pek çok yenilikler katılmış olurdu. Onun için o düşüncemi torunumda yaşayacağım. Bu mirasımı torunuma bırakacağım. Henüz daha okula gitmiyor. Okula gitmeden, okuma yazma öğrenmeden alana olan ilgisi anlaşılmıyor. İki çocuğumda bu ilgiyi bulamadım. Torunumda o ışığı görürsem, fırçalarımı ona bırakacağım.

“San’at, stres atıyorum

diyecek kadar basit değildir”

*Soyut resim konusunda düşünceleriniz nelerdir?

Doğrusu ben soyut resmi anlamıyorum. Şu fırça darbeleri küçücük torunumun. Siz bundan ne anlıyorsunuz? Evet, bir şeyler anlamak mümkün. Şurası yola benziyor, şua ağaca, şu eve… falan falan, evet bir şeyler söyleniyor ama sanat bu olamaz. Soyutta emek yok. Gerçek eserlerde beyin zorlanır ve hatta alt beyin devreye girer. Zorlanma olmadan eser olamaz. Ama şu da var, san’atçı eğer altyapıdan geçmişse, altyapısı bulunan soyutlar ortaya koyabilir. Bu da zaten anlaşılır. Siz ustasına bir eser gösterdiğinizde, o eserin arka planını hemen ortaya koyuveriyor. Ben böyle çok ustalarla karşılaştım. Öyle bir yorum getiriyorlar ki, hakikaten işte ustalık, hocalık bu diyorsunuz.

Adam dört çizgi çizmiş manayı siz yükleyin diyor. Böyle bir şey olamaz. Evet insanlar bir çalışmaya farklı şeyler yükler ama önce sanatçının yüklediği nedir bu önemlidir.

San’at oyuncak değildir. Sanat, can sıkıntımı atıyorum, stres atmak için yapıyorum diyecek kadar basit değildir. İncelik istiyor, emek istiyor, alın teri istiyor, tabii ruh istiyor.

Resimdeki sokağa ilgiliyi katabilmek, oradaki cumbalı evlerin balkonunda bir çay içirebilmek ve dinlendirebilmek gerekiyor. Resim dinlendirmiyor, içine çekemiyor ve ruhunu hissettiremiyorsa sanat değildir. San’at eserinde bir ötelere götüren derinlik vardır. O derinlik bazen şu an olmayandır, tarihtir. Ya da o derinlik şu an olmayan ama yarın olacak olandır. San’atçı, dünün olduğu kadar yarınların da kurucusudur.

İşte şu çeşme… Suların damladığı yerden, su israfı olmasın diye arka taraftaki bahçeye su gidiyor. Bu, içinde çok incelik, çok duyarlıklık, çok ruh taşıyan bir durumdur. İşte görünenin ötesindeki gerçekler de vardır resimde. İlgiliye bunu çağrıştırabilmek sanatkarlık.

*Kimlerden destek görüyorsunuz?

Bir takım insanlar birilerinin desteğini ararlar bütün işlerinde. Bende durum farklı. Benim en büyük destekçim, hedeflerim. Hedeflerim, eşim gibi, çocuklarım gibi, arkadaşlarım gibi beni destekliyorlar.

Etiket derdim, kendimi gösterme derdim yok. Sadece duyuru anlamında bir çaba içerisindeyim. Eserlerim kendini göstersin ben değil. Samimiyetin keramet gibi neticeleri var. San’atla ilgiliyken dedikodu yok, gıybet yok, haram yok kendi kendinize bir dünya kuruyorsunuz ve oracıkta mutluluk içerisinde yaşıyorsunuz. Allah’tan başka da birine ihtiyaç duymuyorsunuz. Benim de bu evcikte Yaratanım, bir fırçam ve iki kedim var. Bir de dışarıda görüştüğüm arkadaşlarım var.

Bir ev çizerken perde arkasındaki dünyayı da ben yaşıyorum. Resimde duygular da var. Kapısı önünde misafir uğurlayan ev sahibinin duruşu bir duygu taşıyor. Bu resimde kendini göstermelidir. Beğenmediğim bir eser önce beni sıkar. Onunla izleyici karşısına çıkılmaz.

*San’ata olan ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gençlerin pek ilgisi yok. Onun için ben ilginin bulunmadığı yerde sergi açmıyorum. Müşteri çok önemli. Size çok katkı yapıyor. İzleyici, san’atsever niteliği sizi de etkiliyor. Allah da ayetlerin de, hala görmez misiniz, hala hissetmez misiniz diye insandaki idrakin işletilmesi gereğine seslenmektedir.

*Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler…

Ben sizlerin ilgisine teşekkür ediyorum.

Oğuzhan GÜZEL

23.08.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri