Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 08 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Ortadoğu’yu ekonomik antlaşmalar kurtaracak

AB’nin kuruluş serüvenine baktığımızda bu güne gelmesinde ekonominin büyük rol oynadığını görürüz. İlk antlaşma demir ve kömür ticaretinin birleştirilmesi amacıyla 1957’de yapılmış. Malûm, daha sonra Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) sonra da Avrupa Topluluğu’na (AT), nihayet AB’ye dönüşmüş. Hazırlanan Avrupa Birliği Anayasası da kabul görürse gerçek bir birliğe dönüşmüş olacak.

Yani, kendi kimliği ile bir Avrupalı bütün bu birlik ülkelerini hiçbir vize engeline takılmadan dolaşabilmektedir. Ticaretini yapabilmekte, isterse çalışabilmekte, istediği yerde istediği kadar kalma hakkına sahip olmaktadır.

Ortadoğu bu gün petrol gelirleri yüzünden büyük karmaşa ve anarşi yaşıyor. Yani AB’nin aksine ekonomiler birleştirilemediği için belâ ve musibetin her çeşidini tadıyor. Bu durum elbet böyle devam etmez. Aynen Avrupa’da olduğu gibi, yakın gelecekte bu gelirler bu bölgenin düzelmesinde ve sakinleşmesinde büyük rol oynayacak ve büyük bir güç haline gelmesine sebep olacaktır.

Bunun böyle olacağının sinyallerini alıyoruz. Sözgelişi şu manşet çok şey anlatmıyor mu? “TOBB, Hamas’la buz kesen ilişkiyi Batı Şeria’da çözdü.” Nasıl çözmüş? Kısaca şöyle: “Hamas iktidara gelince Gazze’de yapılması planlanan Sanayi Bölgesi Projesi rafa kalkmış. TOBB bunu fırsat bilerek İsrail ve Filistin işadamlarını bir araya getiren Ankara Platformu 6. Toplantısını Kudüs’te yapmış. Ankara Forumu diye de adlandırılan bu toplantıda bir yerine iki Sanayi Bölgesi Kurmayı teklif etmiş, Türkiye’deki organize sanayi bölgelerini model alan projenin kurulması için sadece, Filistinlilerin işletme imtiyazı, İsraillilerin güvenli ticaret garantisi vermesi gerekiyor. Hatta bu güvenliği Türk özel güvenlik şirketleri sağlayacak.”

Düşünebiliyor musunuz? Filistin’de iki sanayi bölgesi kurulacak, Türk işadamlarının kuracağı bu bölgelerin güvenliğini de yine Türk özel güvenlik şirketleri sağlayacak. Olay bu kadar basit, para işin içine girince sular duruyor. Savaş bölgesi de olsa Sanayi Bölgesi kurulacaksa “güvenli ticaret garantisi” verilerek kuruluyor.

Hemen her ay komşu bir ülke ile ticaret antlaşması imzalanıyor. Daha geçen ay İran’la doğal gaz anlaşması imzalandı, ayrıca yapılan istatistiklere göre komşu ülkelerle olan ticaret hacminin önceki yıllara oranla hayli arttığı yazıldı çizildi.

Ortadoğu ülkeleri arasındaki sermaye akışı bu şekilde artarak devam ederse ulaşacağı mukadder nokta, Ortadoğu Birliği olacaktır. Yani, Avrupa’da olduğu gibi bir iki kalemle başlayan ekonomik birlikler daha sonra siyasî birliklere kapı açacak ve sonuçta AB’de olduğu gibi sınırların kalkmasına hatta bu ülkelerle birlik kurulmasına kadar gidilecektir.

Sanırım olması gereken de budur. Yemen’de yaşayan bir vatandaş kimliğini cebine koyarak İstanbul’a kadar gelebilmeli. Dönerken Bakü’ye, ardından Tahran’a uğradıktan sonra Irak üzerinden Körfez ülkelerini tek tek gezerek tekrar kendi ülkesine dönebilmeli, bunu yaparken de hiçbir korku ve endişe duymamalı. Hatta parası varsa Kahire’de Pramitleri gezdikten sonra da gidebilir.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da aynı yolu takip ederek kendi arabasıyla Ürdün, Lübnan, Filistin ve İsrail’i de gezdikten sonra Kudüs’ü de ziyaret ederek; Şanlıurfa’dan Ankara’ya veya İstanbul’a hiçbir engele takılmadan dönebilmeli.

Öyleyse ticarete hız vermek en doğrusu, Türkiye’nin de elini biraz çabuklaştırması lâzım.

nurettinhuyut@gmail.com

Nurettin HUYUT

08.09.2007


Acı... Ama; gerçek!

Kayseri’de yerel bir TV muhabiri sokak röportajları esnasında yolda geçen gençlerimize Çanakkale’miz ile ilgili sorular soruyor…

Sorduğu bu sorular ve verilen cevaplar şu sıralar internet ortamında dolaşmakta maalesef.

“Maalesef” diyoruz çünkü bu sorulara gençlerimizin verdiği cevaplar insanın kanını donduracak cinsten!..

Ülke olarak içinde bulunduğumuz acıklı durumun sebebini de gözler önüne seriyor bu cevaplar.

***

Muhabir, Kayseri Cumhuriyet Meydanı’ndan gelip geçen gençleri çevirip sorular soruyor.

Üniversite sınavlarına hazırlandığını söyleyen bir gence:

“Bildiğin gibi 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü. Çanakkale’de düşmanları denize dökmüştük, hatırlıyor musunuz?”

Cevap:

“Evet hatırlıyorum. Yunanlıları denize dökmüştük.”

***

Bir başka genci durduruyor ve ona soruyor:

“ Çanakkale’de Ruslara karşı mı, Japonlara karşı mı dövüştük?”

Kurnaz muhabirin tuzak sorusunu bu genç kendinden gayet emin şekilde cevaplıyor:

“Japonlara karşı...”

Bu kez saçları özenle-bezenle jölelenmiş bir genci çeviriyor.

“Çanakkale Savaşları sırasında cumhurbaşkanı kimdi hatırlıyor musunuz?”

“Valla ben sayısalcı olduğum için bu konuda fazla bir bilgim yok...” şeklinde garip bir cevap alıyor!..

***

Sıra entelektüel görünen bir gence gelince Kayseri kurnazlığı ile harmanlanmış muhabir meslektaşım şu soruyu yöneltiyor:

“Bugün Çanakkale Zaferi’nin 70. yılı (aslında öyle değil ama bu gencimizde hiçbir tepki yok, muhabir arkadaş daha da şaşırıyor).

Genç; soru daha bitmeden konuşmaya başlıyor:

“Biz Türküz abi... Kanımız bu vatana helâl olsun. Orada 250 bin şehit verdik. Şimdi aynı şey olsa 1 milyon can helâl olsun.”

“Peki, Çanakkale’de Mehmetçiğimiz Amerika’ya mı, Rusya’ya karşı mı savaştı?”

İşte cevap:

“Rusya’ya karşı...”“Bize karşı savaşan ANZAK’lar Japon askerleriydi biliyorsunuz değil mi?”

“Tabii biliyorum.”

“Peki o zaman cumhurbaşkanı kimdi?”

“Kenan Evren’di galiba...”

Bize inanmıyorsanız metnin bütününü görmek için aşağıdaki bağlantıyı tıklayabilirsiniz.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.

Mehmet KAPLAN

08.09.2007


Sağlığın kıymeti

Yine hayatın en dayanılmaz yerinden bir randevunun içinde bulmuştu kendini. Yine gelmişti o. Yine bir gölge gibi varlığını hissettirmek için. Sen randevudan kaçsan da, ben gelirim; seni rahat bırakmam dercesine. O randevu: hastalık. Yine ağrılarıyla beraber sana geldim dercesine bir merhaba yollamıştı. O selâma mukabele etmek istemese de gelip buyurmuştu bu günlerine. Arada bir geldiğinde alıştığını zannetse de her seferine de o dayanılmaz ağrıların sancısında sabahı ediyordu. Bu sağlığın kıymetini bilmemek miydi; bilmiyordu? Bugün iyiyim dercesine sağlıklı olmanın hazzına vardıkça aslında onun yalancı görünüşünde avunup duruyordu. Evet bugün ağrılarım yok; istediğim gibi davranırım dercesine rahat hareket ederken; aslında ilerde ki ağrılarına bir dâvetiye çıkardığının farkında olmadan sağlığın kıymetini yerden yere vuruyordu.

Genç kız yine ağrılar içinde hastaneden eve gelmişti. Uzun zamandır diz ağrılarının olmaması uzun yürüyüşlerin kapısını aşındırmıştı. Ama neticede yine ağrılar yine uzun süre evden çıkmamalar başlamıştı. Doktorun sözleri kulağında yine çınlamaya başladı. “hiç kendine dikkat etmiyorsun. Uzun yürüyüşler sana yasak. Mecbur olmadıkça uzun süre evden çıkma. Ağrı kesicilerden ziyade ayağını yormamak daha iyi gelecektir” hep aynı sözler hep aynı uyarılar. Biliyordu, on yedi yaşında geçirdiği diz ameliyatından sonra tam olarak sağlıklı olamayacağını. Ama ne yapsın ki sosyal bir hayatın içindeydi. Nerdeyse her gün evden çıkmak zorunda kalıyordu.

Genç kız balkona çıkıp yıldızları seyretmeye başladı. Diz ağrısı bugün vurulduğu iğneyle biraz hafiflemişti. İğneler bittiğinde tamamen geçecekti. Ama devamlı biten bir ağrı olmayacaktı. Ömür boyu bu ağrılar ona yoldaşlık edecekti. Arada bir kaybolsa da yine kıymetini bilmediği için, işte ben buradayım dercesine yine ortaya çıkacaktı. Normal bir dizi yoktu. Ameliyat geçirmiş ve ondan sonra iyi olup olmama arasında gidip gelmişti. Bazen iyi olunca bundan sonra hep öyle olacakmış gibi gelse de, bu bir yanılgı bir aldatmaydı kendine. Öyle bir aldatmaydı ki, istediğin kadar bugün yürü bak ağrı yok zaten. Öyle yapılınca da yine ortopedi doktorlarının kapısı aşındırılıyordu.

Genç kız yıldızlara bakarken hep bunu düşündü. Adımını attığında o nasıl bir ağrıydı; sanki canından can çıkıyordu. Geceleri uyandığında hemen dizinin ağrısı ona koşarcasına kendini hissettiriyordu. Dizini yana döndürürken ah çekmeler bir isyanın belirtisi olmasa da kendince; yine ağrısız günleri arzuluyordu. Özellikle de geçen sene ki ağrıları unutamıyordu. İlk kez bu kadar şiddetli yaşamıştı. Tam üç aya yakın mecburi durumlar hariç dışarıya çıkamadı. O ne dayanılmaz ağrılardı. Ameliyattan sonraki ağrılardan daha kötüydü. Sabah akşam vurulan ağrı kesici iğneler bir nebze rahatlatsa da yine yetmediği oluyordu. O ağrılardan kurtulması uzun zamanını almıştı. Ama mânevîyatına acı dolu bir zehiri de boşaltmıştı. Belki Yaratıcıya yakınlaşmak adına en kestirme yollardan biri olsa da; üç ay boyunca derse gidememesine sebebiyet vermişti. Hiç bu kadar yitirilme adına bir kaybın içine düşmemişti. Evde okumaları devam etse de mânevî ortamın arayışı ondan başka bir cazibe olduğu için ilk başlarda bu derslerden mahrum kalmanın acısı yüreğine bir ok gibi saplanmıştı. Bir zaman sonra iyileşme düşüncesi ve yine derslere ağrılar olmadan gideceğini tasavvur etmek ona rahatlama adına en hoşnut duyguları veriyordu. Tamamen mahrum kalmaktan daha iyi di. Ya hiç gidemezse bu derslere?! Birden dehşete düştüğünü hissetti. Eğer şimdi bu günlerinin değerini bilmezse, ağrılar tamamen artacak ve artık yürümek işkence olacaktı. Doktorun talimatlarını dinlemeliydi. Ağrı olmasa da yürürken kendini yormadan bunu yaparsa derslere gidecekti. Bugünlerin kıymetini bilmeliydi. Her hal için Allah’a hamd olsun.

Sabah uyandığın da yine dizinin sancısını ağır bir şekilde hissetmişti. Oturma pozisyonuna durdu. Bu haldeyken gözlerini kapattı. Bu kapayış sonsuz bir karanlığın içine bir çağrı olsa da, düşünmenin en kestirme yoluydu. Nerdeyse çocukluğundan beri çektiği bu acılar artık onun bedeninde hakimiyet kurmuştu. Bir gün yine hastaneye giderken o düşünceler kendisinde belirdi. İnsanlara bakarken; bunlar yürürken kendisi gibi acı çekmiyorlardı. Rahat ve adımını her attığında ağrı yok ayaklarında. Peki bu durumda onlar mı şanslıydı yoksa kendisi mi? Hastaneye gidene kadar bu sorunun cevabını bulmaya çalıştı. Doktor muayene ederken de cevabı zihninde kolaçan ediyordu. Aslında tek ağrılar içinde olan kendisi değildi. Bunu bekleme salonunda diğer insanlara bakınca bir kez daha anladı. Ama bu şanslı olup olmama konusunda çok düşünmeliydi. Bir kez olsun “ben niye bu diz ağrılarını çekiyorum” dememesine rağmen böyle bir soru neden aklına gelmişti. Aslında gelmemesi gerekiyordu. Dilde ve kalpte isyan yoksa bu sorunun cevabının verilmesi de lüzumsuzdu. Yaratıcıdan ne gelmişse “amenna”. Gerisi boş söz sadece. Yine de bir cevap verilmesi gerekiyorsa cevap bu olacaktır: Ben daha şanslıyım dedi. Çünkü Hastalar Risâlesini okuyan biriydi. Bu hayata neden geldiğinin tam olarak idrakindeydi. Bu inanç bu ağrılara katlanmasına ve ömür boyu sürse de; ebedî hayatta kendisinden tamamen gideceğini bildiğinden; sabır içinde şükrediyordu.

Gözleri hâlâ o karanlığın içindeydi. Düşünme seansları alabildiğine yer değiştirse de bir ona birde diğerine atlama onu yorsa da değişik alanlarda düşünmek ona teselli adına mânevîyatına bir nur daha gönderiyordu. Anlamak ve bu doğrultu da hareket etmek. Ağrıların akabinde belirlenmek için isyan haber yollasa da onun çıkmaması için duâlarda bir yolculuk yapmak, ona dayanak noktası oluyordu. O karanlıklar aslında ışığın en bariz bir şekilde ortaya çıkışının sesiydi. Genç kız gözlerini açtı. O sesi duymaya çalıştı. Sabrın üzerine küme küme olan şükrü hissetmek için. Oturduğu yerden kalkıp birkaç adım attı. Yine bildik ağrı kendini hissettirdi. Adım attıkça isyana benzemeyen ah çıkıyordu dilinden. Yüzü buruşsa da, ağrıdan gözlerini sıkı sıkı kapatsa da oh dilinden nasibini alıyordu. Bugün evden çıkması gerekiyordu; ama çıkamayacaktı. Yapması gereken işleri vardı; ama yapamayacaktı. Derse gitmesi gerekiyordu; ama gidemeyecekti. Sağlığın kıymetini şimdi daha çok anlıyordu. Özellikle bu yapmak isteyipte yapamadıklarını görünce. Dört duvara mahkûmiyetini hissedince. Cellâdı diz ağrılarıydı; ama bu cellât acımasız görünse de, mahiyetinin de en yumuşak hali sergiliyordu; çünkü bazı şeylerin kıymetini anlama idrakinde bir kademe daha yükseltiyordu. Anladıysan, bahtiyar; anlamadınsa mutsuz.

Genç kız bugün ki iğnesini vurdurmalıydı. Halbuki iğneden korkuyordu. Her seferinde iğne vurulana kadar soğuk terler döküyordu. Hem iğne vurulmak hem bu ağrı, kıymet bilmemekten ortaya çıkınca, hep onu suçlamaktan geri kalmıyordu. Suçlusun; kıymetini bilmediğin için. Suçlusun; daha şiddetli ağrılar olacağını bile bile yanılgılara düştüğün için. Suçlusun; uzun yürüyüşler yaptığın için. Suçlu suçunu biliyorsa bir daha onu yapmama kararı almalıydı. Ve o kararı son iğne vurulduğunda da aldı. Artık sağlığın kıymetini bilecekti. Dizinde ki ağrılar bittiğinde, kendini fazla yormamak için mücadele edecek, uzun yürüyüşlerden uzak kalacaktı.

Fadime KAYA

08.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri