Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 11 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

‘Tören Devleti’

Tören Devleti-Devlet Töreni” gibi bir başlıkla olmasa da çoktan kronikleşmiş bu önemli meselemiz üzerine ben de bir şeyler karalamak istiyordum.

Mehmet Barlas benden önce davrandı.

“Laik, demokratik, sosyal bir ‘hukuk devleti’ mi yoksa ‘tören devleti” miyiz?” başlıklı yazısı ile (Posta, 8 Eylül), lafı ağzımdan alıverdi doğrusu...

Şu güzel tespitler bu yazıdan:

“Dünyanın diğer ülkelerinde yaşam çok değişik alanlarda oluşuyor. Türkiye’de ise sadece, resmi davetlerin, resepsiyonların, protokolde yer alanların sahnelendiği mekanlar var sanki. Türkiye bir salon gibi. Sabah başlayan davetler akşamları da devam ediyor. Bu davetlerin şifrelerini çözmek de, siyasetin, idarenin ve medyanın tek uğraşı gibi.”

Ancak konuya ilişkin bir hususu daha hatırlatmam gerekiyor:

Mehmet Barlas bu satırlardan sonra sözü “Onpunto.com”da yayımlanan “Tören Devleti- Devlet Töreni” başlıklı yazının sahibi Necip Güven’e bırakıyor. Bu yazının kendi düşünce ve gözlemleriyle tam olarak örtüştüğünü hatırlatarak.

“Onpunto.com”u açıp baktım; Necip Güven meslekten değil dışarıdan gazel okuyan bir okur-yazarmış. “Dışarıdan” bir yazar ama gazeli sahnedeki pek çoğumuzdan çok daha iyi okumuş bence.

Şu gözleme bakın:

Haberlerde devletimiz de tören devletine dönüşmüş gibiydi. Haber bültenlerinden yansıtılan devlet hayatı törenlerden ibaretti. (...) Bitmez ve tükenmez Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi kuruluşları törenleri, Adli Yıl açılış törenleri, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonları, Kara-Deniz-Hava Okulu-Gata mezuniyet törenleri, 19 Mayıs-30 Ağustos-29 Ekim-10 Kasım törenleri, kentlerin düşmandan kurtuluş törenleri, cenaze törenleri,devir-teslim törenleri, ziyaret törenleri, yemin törenleri, askeri törenler, çeşitli yıldönümü törenleri...”

İsterseniz Güven’in dikkatinden kaçmış olan ve dünyada herhalde bir benzeri bulunmayan “YAŞ toplantıları açılış-kapanış törenleri”ni de ben ekleyeyim.

Şimdi de sıra geldi yazarların dikkatimizi çektiği “Tören Devleti” olgusuna ilişkin benim aklımdan geçen mütevazı katkıya!

Tahmin etmişsinizdir muhakkak, “Anıtkabir tören-ziyaretleri”nden söz ediyorum.

Bana göre devletçe bu işte de aşırıya kaçıyoruz.

Bana göre devletçe gerçekleştirilen ziyaretler “medeni bir ülke”de karşılaşılması imkansız türden törenlerdir.

Özellikle de sayılı devlet yetkililerine açık olan ve kendisine giderek daha özel anlamlar yüklenen “Özel Defter”in kullanımı açısından.

Şöyle yani: “Özel Defter” ülkede cereyan eden devlet-iktidar çekişmesinin özel bir savaş meydanına çevrilmiştir neredeyse.

Mesajlar buradan verilmekte, ilkeler burada sıralanmakta, şikayetler burada dile getirilmektedir.

Bakın mesela CHP Genel Başkanı Baykal’ın partisinin kuruluş yıldönümü dolayısıyla gittiği Anıtkabir’de Özel Defter’e yazdığı şu satırlara:

“Aziz Atatürk, Sevgili Genel Başkanım, İkinci büyük eserin olan Cumhuriyet halk Partisi’nin 84. yıldönümünde huzurundayız. (...) Cumhuriyete karşı dışarıdan yöneltilen saldırılar karşısında hep birlikte dirençle durarak bunları etkisiz kılmayı başardık. Bugün yeni bir dönemin içindeyiz. Cumhuriyetimizin içeriden kaynaklanan saldırılara,kuşatmalara karşı da savunulmak durumundadır. Yozlaşmış, içeriği boşaltılmış, biçimsel bir kalıba dönüştürülmüş bir demokrasi anlayışıyla Cumhuriyetimiz ve ulusal birliğimiz tehdit altındadır...”

Görüyorsunuz, görülmüş şey değil! Anamuhalefet partisi lideri demokraside ulaştığımız yeri, “yoz”, “biçimsel” filan gibi nitelemelerle Atatürk’e şikayet ediyor. Atatürk’ten hükümetin cezalandırılmasını istemesine iki adım kalmış.

Çok çılgınca bir siyaset ve muhalefet doğrusu...

Ayrıca hiç mi hiç “laik” de değil; Anayasa’nın 24. maddesinde getirilen yasakların çiğnenmesine ramak kalmış!

“Özel Defter”e sadece anamuhalefet değil, sırası gelince hükümet de bir şeyler yazıyor haliyle.

Bakın mesela Başbakan’ın güvenoyu aldıktan sonra yaptığı ziyarette yazdığı şu satırlara:

“Bu yeni icraat döneminde de aziz milletimizin omuzlarımıza yüklediği ağır mesuliyetin idrakinde olarak ‘en büyük eserim’ dediğiniz cumhuriyetimizi medeni milletler camiasında layık olduğu mevkiye....”

Söyleyin, Atatürk’ün aziz hatırası, adına açılan defterde yaşanan bu siyasi mücadele karşısında ne yapsın?

Konu “Özel Defter”den açıldığına göre deftere yazılanları gözden geçirirken dikkatimi çeken bir hususa da değinmek isterim. Bakalım sizin açınızdan da dikkate değer mi bu gözlem:

“Özel Defter”e bir şeyler karalamak durumunda olanların bir bölümü Atatürk’e “siz” diyerek hitap ederken, bir bölümü bayağı “senli-benli” sesleniyor. Çok kısa bir araştırma yapınca, Deniz Baykal (“sana ve eserine..”) ve komutanların (“Asla şüphen olmasın ki...” / “Sana ve eserine...”) Atatürk’e “siz”li hitabı tercih etmediklerini gördüm. (Unutmadan, Arınç da bu kategoriye girenler arasında: “Bize bıraktığın...”)

Öte yandan Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan (ve de Ahmet Necdet Sezer) Atatürk ile her zaman “siz”li konuşmuşlar.

Ne dersiniz, bu tarz seçimi de tek başına anlamlı mıdır?

Yeni Şafak, 10.9.2007

Kürşat BUMİN

11.09.2007


 

AB konusunda hükümete destek verilmeli

Alman Marshall Fonu’nun son “Transatlantik Eğilimler Araştırması” Türkiye’nin AB üyeliği konusunda Türklerin Avrupalılardan daha karamsar olduklarını gösteriyor. Bunun, Türk-AB ilişkilerinin son yıllardaki inişli çıkışlı seyri ile bazı ülkelerin Türkiye’nin üyeliğine karşı olmalarının bir ürünü olduğu kesin.

Avrupalıların bu konuda daha “iyimser” görünmeleri ise aslında bir “arzunun yansıması” da değil. AB’de yapılan yoklamalar Avrupalıların büyük ölçüde Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını ortaya koyuyor.

Hakkımızdaki güncel ve tarihi önyargıların yanı sıra, Avrupa’daki Türklerin yaşadıkları toplumlara uyum sağlamakta çektikleri sıkıntıların da burada etkili olduğu aşikâr.

Beş yılı kimse göremiyor

Türkiye’ye karşı olan, ancak bir gün gene de AB üyesi olacağına inanan Avrupalılar, özetle, “Türkiye, engellere rağmen, adım adım üyeliğe doğru ilerliyor” diye düşünüyorlar.

Kısacası, “Türkiye üye olur” diyen birçok Avrupalı bunu “iyimserlik”ten değil, “karamsar”lıktan söylüyor. Yanlış tanıdıkları bir ülkenin Avrupa’nın kaderi üzerinde söz sahibi olması fikrini ise hazmedemiyorlar.

Bunun için de bazıları “Avrupa’nın sınırları tespit edilsin” diyor. Pragmatik olanlar ise, Türkiye’den tümüyle kopulamayacağını bildikleri için, Ankara’ya “özel ilişki” formülleri sunuyorlar.

Fakat gelişmeler AB’nin ve Türkiye’nin birçok kişi tarafından varsayılan bir seyir içinde olmadıklarını gösteriyor. Bırakın önümüzdeki 10 yılı, önümüzdeki beş yılın iki taraf için ne getireceğini kimse tam olarak göremiyor.

AB iç sorunlarla uğraşabilir

Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin bu süre zarfında AB’nin temel kriterleri açısından varsayılandan çok daha iyi bir performans göstermesi, AB’nin ise aynı zaman içinde ciddi iç sorunlarla çalkalanması olasılığı oldukça yüksektir.

AB’nin ne tür sorunlar yaşayacağını da zaten şimdiden -örneğin İngiltere ve Polonya sayesinde- görüyoruz. Nitekim, Polonya Dışişleri Bakanı Ana Fotyga, cuma günü yaptığı bir açıklamayla, ülkesinin AB’de üzerinde çalışılan “Temel Haklar Şartı”na, aynen İngiltere gibi, katılmayacağını duyurdu.

“AB Anayasası” ve benzer temel belgelerin birçok üye için ne denli “hayati” olduğu düşünülürse, bunların üzerinde görüşbirliği sağlanamamasının “Birlik” için yarattığı sorunlar daha iyi görülür. Bu örnekleri AB içinde değişik konuları kapsayacak şekilde çoğaltmak da mümkün.

Çok vitesli bir AB

O kadar ki -Avrupa’da bazıları bu fikre tepkili olsa da- zaman içinde “çok vitesli” bir AB’nin ortaya çıkması olasılığı giderek artıyor. Bu ise, bir üyenin, tercih ettiği AB kurumları ve kurallarına katılması, istemediklerinden de uzak durması anlamına geliyor.

Başka bir ifadeyle, bazı üyeler, Türkiye için biçilen “özel ilişki” gibi bir düzenlemeye doğru kendileri ilerliyorlar. “Çok vitesli” veya “alakart” bir AB’nin Türkiye’nin işine geleceği ise kesin.

Bu değişkenlik içinde Türkiye’nin, AB’de bazılarına kızıp bu rotadan çıkmasının Ankara açısından stratejik bir hata olacağı da kesin. Türkiye’nin son 85 yıldır izlemeye çalıştığı rotaya inanan tüm kesimlerin bu yüzden hükümeti AB konusunda desteklemesi gerektiğine inanıyoruz.

Milliyet, 10.9.2007

Semih İDİZ

11.09.2007


 

‘Sivil Anayasa’ meselesi

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir grup akademisyene hazırlattığı anayasa taslağı yeni bir tartışma başlattı. Bu taslağa ‘sivil anayasa’ denmesinden tutunuz da Atatürkçülük ve laiklik meselelerini ele alış tarzına, oradan sürecin şeffaf olup olmadığına kadar bir çok konu gündeme getiriliyor. Hatta kimileri, büyük bir suç işlemişlercesine, taslağı hazırlayan akademisyenlerin isimlerini ‘teşhir’ etmeye başladı.

Daha önce yazdığım gibi, bir anayasanın ‘sivil’liği, her şeyden önce, onun hazırlanmasında inisiyatifin sivillerin elinde olmasıyla ve sivil dinamiklerce yönlendirilmesine bağlıdır. Öte yandan, böyle anılmayı hak eden bir anayasanın öngördüğü sistemin sivil toplumun özgürleşmesine katkıda bulunmaya elverişli olması da gerekir. Nihayet, ‘sivil’ anayasa aynı zamanda silahlı kuvvetler üzerinde sivil otoritenin denetimini tesis eden bir anayasa demektir.

Bu açıdan bakıldığında, bu yeni anayasanın sivil girişimin eseri olduğu doğru olmakla beraber, henüz sürecin başında olduğumuzdan bu konuda nihai bir yargıya varmak için vakit henüz erken. Şimdilik şu kadarı söylenebilir ki, bu süreci munhasıran iktidar partisi yürütür ve diğer siyasi partileri ve ‘sivil toplum’u sürecin dışında tutarsa ortaya çıkan belgeye ‘sivil anayasa’ demek sadece kısmen doğru olacaktır.

Yeni anayasanın sivil toplumun özgürleşmesine katkı yapabilmesi için ise, sivil ve siyasi özgürlükleri eksiksiz olarak tanıması ve onları keyfi olarak yorumlanabilecek kayıtlara bağlamaması gerekir. Bu meyanda, temel hakların ‘kötüye kullanılması’na ilişkin genel yasak getiren 14. madde benzeri bir hükme bu taslakta yer verilmemiş olması, eğer doğruysa, fevkalade isabetli olmuştur.

Taslağın öngördüğü temel haklar rejimine ilişkin olarak elimizde başkaca bir bilgi bulunmamakla beraber, bu anayasanın toplumun özgürleşmesinde en kritik alanlardan biri olan dinin devletten özgürleştirilmesi yolunda hatırı sayılır bir yenilik getirmeyeceği anlaşılıyor. Nitekim, yürürlükteki Anayasa’nın 24. maddesinin son fikrasının bu taslakta da aynen korunduğu söyleniyor. Oysa, otoriter, hatta totaliter imaları olan ve medeni dünyada eşi-benzeri bulunmayan böyle bir hüküm sahici bir özgürleşmenin önündeki en büyük engellerden biridir.

Sivil-asker ilişkileri ve askeri etki meselesine gelince, bu konuda yürürlükteki Anayasanın gerisine düşülmeyeceği açıktır, ama sivil-asker ilişkilerinde Batılı modelin aynen benimseneceğinden de ben şahsen emin değilim. Dahası, sahici bir sivillik Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasadan çıkartılmasını şart kılmasına rağmen, taslakta da böyle olduğuna ilişkin bir habere en azından ben rastlayamadım.

Buna karşılık ‘sivil anayasa’ hazırlığının şeffaf bir şekilde yürütülmediğine ilişkin olarak medyada yer alan eleştirileri haklı bulmadığımı belirtmek isterim. Çünkü, yukarıda işaret ettiğim gibi, daha sürecin başındayız, esasen resmi süreç henüz başlamadı bile. AKP sözcüleri parti organlarınca incelenip revize edildikten sonra kamuoyuna açıklanacağını belirttiklerine göre, akademisyenlerce hazırlanan taslağın gizli kalmasını mesele yapmamak gerektir.

Bu ‘sivil anayasa’ meselesinde beni asıl endişelendiren nokta şudur: Statüko sözcüsü medya her ne kadar onda ‘Atatürkçülük’ten ve laiklikten sapma’ emareleri görse de, bana öyle geliyor ki, bu sürecin sonunda ortaya çıkacak olan ‘sivil anayasa’ hiç de ‘radikal’ değişiklikler içermeyecek ve temel meselelerde yürürlükteki Anayasadan pek de farklı olmayacaktır. Eğer öyle olursa, bunun Türkiye toplumunun gelecekteki özgürlük arayışlarına ket vurmasından korkarım.

Star, 10.9.2007

Mustafa ERDOĞAN

11.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri