Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 22 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Postaya verilmemiş mektup

Yüreğinizde postaya verilmemiş mektuplarınız vardır. Onları tek tek okumaya ne dersiniz?

Bugün sıkıcı bir sabah geçirdiğini düşündü; bu akşam saatlerinde. Nasıl da keyifle uyanmıştı. En sevdiği şeydi keyifle uyanmak. Uyandığında ruhunda bir huzursuzluk varsa bütün gününü etkilerdi. Sabah ilk işi olan aynaya bakma zevkini bile alıp götürürdü ondan. Kahvaltıya kadar bu halet-i ruhiye devam ederdi. Öğlen neşesini yerine getirecek her hangi bir şey olmadığında bu hal uyumak için başını yastığa koyduğu ana kadar sürerdi. Ama bu sabah çok keyifli uyanmıştı. Tebessüm yüzünü şenlendirmişti. Aynaya baktığında “bugün ne kadar da güzelim” sözü dilinden çıktı. Neşeli olduğu anlarda kendini çok güzel hissederdi. Kaç yaşında olursa olsun. Ruhunun yüzünü yansıyan misali gibiydi, kendini güzel hissetmek.

Tam kahvaltıya otururken gelen telefon sesi sanki kötü haber vermeyi ilan edercesine çalıyordu. Telefondaki ses kendini tanıttıktan sonra neden aradığı söyledi. Telefondaki tanımadığı bayanın anlattıklarına inanamıyordu. Sessizliğin sesini bile duymasını engelleyen bu konuşma onun bundan sonraki konuşmamasına sebep oldu. Kahvaltı bile yapmadan odasına çekildi. Bir insanın neşesi bu kadar çabuk kaçabilir miydi? Bu neşesi sanki bir daha gelmeyecek gibi gökkuşağının rengine karışıp gitti. Hiç beklemediği bu telefon konuşması bütün hayallerini yıktı. Olağan üstü şeylere inancını kaybetmesine bile sebep olmuştu. Bu birkaç gündür, olmaz dedikleri olur zannetmişti. Yanılmış hem de çok. Artık neye inanacağını bilemedi. Her yalanın birer hizmetkârı oluyorsa dürüstlük kimin yardımcısı olacaktı?

Akşama kadar hep sustu. Sadece kendisini dinledi. Ne yapması gerektiğini düşündü. Cevabı verilmeyen sorular sordu. O kadar çok sordu ki verilmeyen cevaplar sinirlerini alt üst etti. Şu an balkonda otururken yudumladığı çay bile sinirlerinin yatışmasına yardımcı olamadı. İftardan sonra çay içmek için balkona çıkmıştı. Kaç bardak çay içmişti? Halbuki çayı sevmezdi. Bir bardaktan fazla içtiği nadirdir. Gerçi şimdi o kadar değişik bir ruh halindeydi ki çayı içtikçe içiyordu.

O sırada dış kapının açıldığını görünce gözü o noktaya döndü. Elinde bardağını tutarken gözü gelen kişiye bakıyordu. O tanıdık komşu olduğunu görünce başını yere eğdi. Bu komşuyla ilgilenecek durumda değildi. Selamına zoraki mukabele etti. Bugün ağzından çıkan ilk kelimeydi. Konuşunca kendide şaşırdı. Sesini unutmuş gibiydi. Suskunluğu alışılmışlığın perdesinin arkasına gizlendiğinden bir anda oradan çıkmak zorunda kalmasını garipsemişti. Alışkanlık bazen ürkütücü olsa da oradan çıkmak istemeyebiliniyordu. İstemedi; ama komşusuyla konuşmaya başladı. Komşusu Aliye hanım da teravih namazına gitmek için evden çıkmıştı. Geçtiği yolun üzerinde olan Türkan hanıma da hatırını sormayı ihmal etmezdi. Bu akşam da yine geldi. Selam verdikten sonra:

-Nasılsın? dedi.

Türkan hanım iyi olmadığı halde iyiyim demek zorunda kaldı. Sabah hatırını sormuş olsaydı cevabı şüphesiz tebessüm eden bir çehreyle çok iyi olduğunu söyleyecekti.

Aliye hanım yalnız yaşayan bu kadının her zaman yanına gelirdi. Hâl ve hatırını sorar. Bir ihtiyacı varsa yerine getirme çalışırdı. Ne de olsa yılların komşusuydu. Türkan hanımın üzerinde durgunluğu anlamış gibi sorular sormaya devam etti:

-Şimdi hazırlık yapıyorsundur. Yolculuk ne zaman?

-Belli değil. Belki de bu sene gidemem.

-Nasıl belli değil. Geçen seninle yolda karşılaştığımızda bu hafta sonu gideceğini söylemiştin. Bayramda oradayım. Şimdi de belki gidemem diyorsun.

Türkan hanım sabah gelen telefondan bahsetmek istemedi. Sonra da:

-Durumlar biraz karıştı da. Sonradan belli olacak gidip gitmeyeceğim diye lafı geçiştirmeye çalıştı. Komşusu:

-Ne oldu ki böyle birden bire. Hem kızın senin özlemiştir. Ya torunun şimdi kapılarda seni bekliyordur. Hem bana bir şey daha fısıldamıştın. “hep onların yanında kalabilirim” demiştin. İnan nasıl sevinmiştim. Onları çok özlediğini biliyordum.

Türkan hanımın gözleri doldu. Gerçekten bundan sonra kızının yanında kalma durumu vardı. Ama bu sabah ki telefon bütün o güzel hayalleri bir anda değiştirmişti. Düz yürürken geri yürümek zorunda kalmıştı. Her gün sızlayan kalbine bir sızı daha eklemişti. Suskunluğun deli tayına bindirmişti. Tay olabildiğine koştukça o sessizliğin içine gömülmeye başladı. Bu gömülme ise yalnızlığına bir yalnızlık katıyordu.

Komşusuna anlatmak istemiyordu. Zaten öyle her şeyi insanlarla paylaşan bir tabiatı yoktu. Allah razı olsun bu komşusu onunla çok ilgilenmesine rağmen onunla bile bir çok şeyi paylaşamıyordu. Aliye hanım bir şeyler sezmesine rağmen belli etmemeye çalıştı. Konuşmak niyetinde olmayan komşusunu meşgul etmemek için birkaç kelamdan sonra yanından ayrıldı. Türkan hanım tam kapıdan çıkan Aliye hanıma seslendi. Arkasına dönüp baktı.

-Yarın senin küçük oğlunu bana gönderde onu postaneye göndereceğim.

-Tamam.

Türkan Hanım komşusu gittikten sonra içeri geçti. Bir kalem ve kâğıt aldıktan sonra yeniden balkona geçti. Masaya oturduğunda yeniden boşalan bardağına çay doldurdu. Sonra başını gökyüzüne çevirip uçsuz bucaksız maviliklere baktı. Gökyüzüne bakmayı çok seviyordu. Bu bakış sanki teselli adına ona çok şey bırakıyordu. Ondan ilham almak istercesine dolmuş bir gözün masumiyetiyle baktı. Başını yeniden yeryüzüne çevirdi. Eylülün hüznünü hissederek kâğıt ve kaleme sarıldı.

Türkan Hanım mektubunu bitirdikten sonra elleriyle yanaklarından süzülen yaşları sildi. Yalnız kalmış bir kadının sitem dolu bir mektubuydu.

Ertesi sabah Aliye hanımın oğlunu beklemeye başladı. Mektubu gönderme konusunda acele ediyordu. Bayrama bir hafta vardı. Bayramda mektubun kızının elinde olmasını istiyordu. O gün akşama kadar beklemesine rağmen komşusunun oğlu gelmemişti. Ertesi gün de gelmedi. Üçüncü günün akşamı Aliye Hanım yine teravihe gitmeden önce Türkan hanıma uğradı. Dün gelememişti. Türkan Hanım “oğlunu gönderecektin” demesi üzerine çok şaşırdı. Çünkü unutmuştu oğlunu göndermeyi. Özür diledi; çok işi olduğunu, bu günlerde her akşam iftara misafir davet ettiklerini, hep aklı akşam yemeğine ne pişireceğim derdine düştüğünü tek tek anlattı. Hemen yarın göndereceğini söyleyip namaza gitmek için müsaade isteyerek çıktı.

Türkan hanım yarın da ertesi yarın da bekledi. Postaya verilmemiş mektubu vefalı bir dostun yalnızlığını paylaşır gibi beklemekteydi. Artık zayıf kalbi kızının ve torunun hasretine dayanamayacak kadar yorulmuştu. Eline kalbine koydu. Çok hızlı atıyordu. Hem de olduğundan çok. Sanki bu hızlı atış birazdan duracağının işaretini veriyordu.

Bugün arifeydi. Yarın ki bayramın telaşı her evi sarmıştı. Bir tek bu evde bayram heyecanı yoktu. Yalnızlıkla geçen bir bayramı sabahı yaşanacaktı. Ne ellerini öpen kızı, damadı ne de torunu olacaktı. Belki de bu bayram sabahında kendiside olmayacaktı.

Aliye hanım hiç öğlen huyu olmadığı halde Türkan hanıma gitmek istedi. Sonrada mektubu hatırladı. Nasıl da unutkan olmuştu. Küçük oğlunu da alarak gitti. Kapı ziline basmasına rağmen kapı açılmıyordu. İçinden “bu kadın nereye gider” dedi. Fazla dışarıya çıkma alışkanlığı yoktu. Telaşlandı. Birkaç kez daha zile bastı. Hiç ses yoktu. Kapıyı da zorlamasına rağmen açamadı. Evine gidip polise ve itfaiyeye haber verdi.

Kapının önünü saran bir yığın kalabalığın arasında polis kapıyı zorla açtı. İçeriye girdiklerinde yaşlı kadının cesediyle karşılaştılar. Aliye hanım da hemen arkasından girdi. Türkan hanımın öyle cansız yattığını görünce az bir çığlık attı. “Ah zavallı kadın” dedi. Sonra masanın üzerindeki mektup gözüne ilişti. Eline aldı. Üzerinde kızının ismi yazılıydı. Postaya verilmeyen mektup onun vicdanını sızlattı. Nasıl da unutmuştu oğlunu göndermeyi. Artık bu mektubu gönderse de neye yarayacaktı.

Aliye hanımın kızına telefon açıp annesinin vefat ettiğini söyledi. Tülay annesinin vefat ettiğini duyunca “ah anneciğim” dedi. İnanamadı öldüğüne. Tülay ancak bayramın birinci günü annesinin cenazesine geldi. Ev kalabalıktı. Amcaları yengeleri yakın uzak bütün akrabalar gelmişti. Tülay yerde yatan annesinin yanına eğilip üzerindeki örtüyü açtı. O nur yüzü tebessümden uzaktı. Sanki çok büyük bir hüzün kaplamıştı. Tülay annesinin üzerine çöküp ağlamaya başladı. Vefat haberini duyduğundan beri il kez ağlamıştı. Onu görmek ağlamasına sebep olmuştu. Bu bayram sabahı elini öpmek varken cenazesine gelmek varmış.

Türkan hanım toprağa verildikten sonra Tülay evdeki kalabalıktan ayrılıp annesinin yatak odasına geçti. Karyolanın üzerine oturdu. Annesi ve babasının fotoğrafı gözüne ilişti. Nasıl da mutlu görünüyorlar. Şimdi ikisi de yoktu. Yeniden gözlerinden gelen yaşları içeriye giren Aliye hanımdan saklamaya çalıştı. Aliye hanım:

-Kusura bakma kızım. Belki yalnız kalmak istedin. Ama sana verilmesi gerek bir emanet var.

-Ne emaneti?

-Şu elimdeki, postaya verilmemiş mektup. Benim unutkanlığım yüzünden postaya veremedik. Gönderilseydi; sanırım dün elinde olurdu.

Tülay mektubu alıp okumaya başaldı.

“Sevgili kızım.

Canım, ciğerim her şeyim olan kızım. Bu sana yazdığım mektubu göndermektense ben yanına gelmeyi çok isterdim. Bayramı seninle ve torunumla geçirmeyi bütün samimiyetimle söylerim ki, can-ı gönülden istiyordum. Bayram sabahı benim en güzel günüm olacaktı. Demek ki kısmet değilmiş. Ramazandan bir gün önce arayıp “Bu Ramazan Bayramını bizimle geçirmeye ne dersin” dediğinden beri kabıma sığmıyordum. Yalnız kalmış bir kadına verilecek en güzel bayram hediyesi. Bu yirmi gündür sana geleceğim günü iple çektim. Sanki günler benim nazarımda geçmek bilmiyordu. Nasıl mutluydum bir bilsen. Özelikle de hep bizimle beraber olmak ister misin? dediğinde artık heyecanım doruğa ulaşmıştı. Ta ki bu sabaha kadar. Kendin değil yabancı birine arattırıp bu gelişimi iptal ettirene kadar. En azından senin ağzınla duymak isterdim. Hani senin söyleyeceğin bir kaç söz bile avuntu adına bana bir teselli verebilirdi. Sesini duymak bile benim için çok önemliydi.

Canım kızım aramıza yıllar, uzaklıklar, başka şehirler girdi. Babanı da kaybettiğimden beri yalnızlık üzerime daha çok çöktü. Senin yokluğun ise tam bir acı. Seni çok özlüyorum. Kucağıma ilk aldığım da senden böyle ayrılacağımı bilmezdim. Her gün yolunuzu gözleyeceğimi ya da seni görmek için hep bayramları bekleyeceğimi. Kucağımdayken sanki hep benim olacağını, hiç yanımdan ayrılmayacağını zannediyordum. Anneliğin gerçek anlamda ne olduğunu evladımdan ayrılınca anladım.

Bu bayramda mektubum yerine kendim gelmek isterdim. Belki başka bir bayrama. Allah hep seni korusun. Bayramın kutlu olsun.

Annen Türkan.”

Postaya verilmemiş mektup bittiğinde elinden düştü. Tek düşen mektup değildi. Hasretine binlerce hasret eklediği annesine döktüğü gözyaşları da. Artık şimdi o çok önem verdiği işlerinin değerini kim söyleyecekti? Bir annenin kızını görme iştiyakının yanında nasıl bir değer verilebilirdi. Eğer yanına gelmiş olsaydı; zayıf kalbine bu derdi vermeyecekti. Bu bayram sabahı onun elini öpüp beraber bayram şekeri yiyeceklerdi. Yanına gelmiş olsaydı bu kadar içten bir mektubu okumak zorunda olmayacaktı. Hayatta en sevmediği şey "keşke" kelimesini kullanmaktı. Ama şimdi "keşke" çıktı dilinden ve yüreğinden. Ama hiçbir şeye yaramayan bir "keşke" olarak kalacaktı. Annesine başka bir bayrama dedi. Ama bir başka bayram olmayacaktı. Yere düşen mektubu alıp öptü. Sanki annesinin elini öpmüş gibi.

Fadime KAYA

22.09.2007


“Öcü geliyor öcü”

Bu günlerde yazarlar, yoğun bir tartışmanın içine girmiş bulunuyor. Tartışılan iki konu var. Biri: “Mahalle atmosferi” ve “otobüs yolculuğunda namaz baskısı.” Diğeri: Malezya ile Suudi Arabistan’daki bazı uygulamalar.

Şöyle bir iddiada bulunuyorlar: Üniversitelerde kılık kıyafet serbest olursa “mahalle baskısı” oluşur, kızlarımız bu atmosferden kurtulamaz. Yani, başörtüsü serbest olursa örtenler çoğalır, örtünmeyen kızlara baskı yapar ve onlar da bu baskıya dayanamaz, örtünmek zorunda kalır.

Bir de şehirlerarası otobüslerde sıkça rastlanan bir durum söz konusu. Bazı yolcular namaz kılmak için ‘mola’ istiyorlarmış. Bu bir baskı imiş.

O nedenle “Üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir” maddesinin Anayasa’ya girmemesi gerekirmiş. Yani, suyun akışı baştan tutulmalıymış ki, arkası gelmesin.

Soruyorum, şu anda mahallelerimizde başörtüsü serbest mi? Serbest. Peki oralarda başını örtmeyenlere, örtenler tarafından baskı var mı? Yok. O halde bu nasıl bir mantık? Türkiye’de 100 binden fazla mahalle var ve bu mahallelerde örtülü olan da var, örtüsüz olan da. Bunların hiç birinde baskı olmazken üniversitelerde neden olsun?

Hem otobüs yolculuğu yaparken bir vatandaşın namaz vakti girmiş ve namazını kılması lazımsa bunu otobüs şoföründen talep etmişse şoför de müşteri “velinimettir” deyip durmuşsa bu nasıl baskı oluyor?. İyi o zaman def-i hacet için durduranlar da var. Otobüs şoförü “Bu bir baskıdır” deyip durmayacak mı? Biraz insaf.

Ramazan ayındayız ve ülke insanının büyük çoğunluğu oruç tutuyor. Yani oruç tutmak her yerde serbest, namaz kılmak da, peki bunlar için neden “mahalle baskısı” oluşmuyor da başörtüsü için oluşsun?

Bazı yazarların verdiği örneklerden biri de Malezya’dan. İddia şöyle: “Malezya’nın Kalantan Eyaleti’nde bu yıl ilk kez, “Ramazanda oruç tutmayan kişiler ve onlara servis yapan restoran ve büfelere karşı operasyonlar yürütülmeye” başlanmış.” Suudi Arabistan’da da polisler ev ev dolaşıyor insanları zorla namaza götürüyorlarmış.

“Mal bulmuş mağribi gibi” bu haberlere sarılan bazı yazarlar hemen şunu söylüyor: “Bu gösteriyor ki, kılık kıyafete serbest derseniz arkası gelir bu defa başka istekler çıkar onlara da hak tanımak zorunda kalırsınız. En sonunda örtünmeyenlere de örtün derler.”

İnsanlar en tabii hakkını istiyor, gasp edilmiş din ve vicdan hürriyeti istiyor. O sana “hayır asla vermem” diyor.

Suudi Arabistan’ı örnek veriyor, Malezya’yı örnek veriyor. Hiç düşünmüyor, burası Türkiye.

Bu tartışmalar, kurt kuzu meselesi gibi: Kurt nehrin yukarı tarafında durduğu halde kuzuya “Neden suyumu bulandırdın?” diye çıkışıyor. Kuzu ise “Ben aşağıdayım nasıl bulandırabilirim ki?” diye cevap verince bu defa Kurt, “Geçen yıl anan bulandırmıştı” diye cevap verir. Kurdun iddiasında ne kadar mantık varsa, bu yorumları yapanların iddialarında da ancak o kadar doğruluk var.

Asıl amaç, haksız yasağı devam ettirmek. Bunu yaparken “Öcü geliyor öcü” korkutmacasına sığınıyorlar. Ama, mızrak çuvala sığmıyor.

Nurettin HUYUT

22.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri