Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 02 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Cennet pınarlarından doldurulmuş kadehler çevrelerinde dolaştırılır. İçenlere lezzet veren, bem beyaz içecekler sunulur.

Sâffât Sûresi: 45-46

02.10.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Âlim, ilmiyle amel etmezse insanları aydınlatıp da kendini yakan lamba gibi olur.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 417

02.10.2007


Dünya lezzetlerini takip etmenin şartları

—Dünden devam—

Sabık İkinci Nüktede, “Kuvve-i zâika kapıcıdır” dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakkî etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Sözdeki muvâzenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî sûretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu sûrette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşrû olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir. Bu hakikate işaret eden bir hadise ve bir kerâmet-i Gavsiye:

Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) Şeyh Geylânî’nin terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın birtek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyâzattan zaafiyetiyle, validesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş:

“Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!”

Hazret-i Gavs tavuğa demiş: “Kum biiznillâh!” (Allah’ın izniyle ayağa kalk!) O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: “Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin.”

İşte, Hazret-i Gavs’ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.

Lem’alar, 19. Lem’a,

Üçüncü Nükte, s. 202

Lügatçe:

kuvve-i zâika: Tat alma duyusu.

telezzüz: Lezzetlenme.

matbah: Mutfak.

nâzır: Bakan.

taam: Yiyecek.

fevkinde: Üzerinde, üstünde.

envâ-ı niam-ı İlâhiye: Allah’ın nimetlerinin çeşitliliği.

riyâzat: Nefsi kırma, fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak.

mutemet: İtimat edilir, güvenilir.

mevsuk: Sağlam.

mânevî tevatür: ‘Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların bir haberi aktarması’ mânâsını taşır şekilde.

02.10.2007


Aylardan Ramazan, ruhun iftar vakti şimdi…

Ramazan’ı yaşıyoruz şu günlerde… Mübârek Ramazan’ı yaşıyoruz… On bir ayın sultanını, ayların biriciğini, Kur’ân ayını büyük bir sevinçle karşılıyoruz.

Kalplerimiz yumuşuyor, dostluklarımız heye-canlanıyor Ramazan’da. Nefsimizin hayvânî isteklerine zincirler vurup melekiyet âlemine adım adım yürüyoruz. Mîdemizin ağlamasına karşılık binbir duyguyla etrafımıza nurdan gülücükler savuruyoruz… İftar ile sahur arasında yaşadığımız ‘gel-git’lerde, ‘hakikate git’en yolda nefsimizin nasıl da yola ‘gel-diğini’ hayretle seyrediyoruz.

Midemizin aç kalmasıyla ihtiyaç sahibi olduğumuzu fark ediyor, zaafımızı anlıyoruz. ‘Acz’den, ‘fakr’dan yoğrulmuş bir hamur, bir fıtrat olduğumuzu ve yegâne kurtuluşumuzun Kadîr-i Rahîm’in dergâhına sığınmak olduğunu—oruç tutmakla—öğreniyoruz. Aczimizi anladığımız nispette de kul olduğumuzu hakîkaten hissediyoruz.

Ramazan ayı kulluğun mîraca erdiği bir ‘ubûdiyet ayı’dır. İftar vakitleri ise; sabredenlerin müjdelendiği anlardır. Nefsinin istek ve arzularına—Allah için—dur diyebilenlerin müjdelendiği, önlerine ‘umulmadık yerlerden’ nimetlerin sunulduğu bir müjde ânıdır. Müjdelenmiş bir cennet sofrasıdır, iftar sofraları…

Ramazan, aynı zamanda; Kur’ân okumalarıyla, şevkle söylenen salâvâtlarıyla, mânevî mîraçlara bizi erdiren teravih namazlarıyla ve peygamberî bir lîsan ile edilen ‘Cevşenü’l-Kebîr’ duâlarıyla ruhun iftar vaktidir… Ruhumuzun şeytanî zincirlerinden kurtulup ulvî âlemlere açıldığı, mânevî açılmaların, gelişmelerin yaşandığı bir iftar vaktidir Ramazan. Evrâd û ezkâr ile nurlandırılan her vakit—kabiliyet tohumlarımızın açılıp, yemiş vermek için kabuğunu çatlattığı—ruhumuzun gıdalandığı, feyizlere erdiği bir iftar vaktidir. Ruhun manevî gıdalarla doyuma ulaştığı bir iftar sofrasıdır Ramazan…

Bu manevî iklimden istifade edip Ramazan’ın o nûrânî bahçesinde kabiliyetlerini açtırabilenler, hakîki bir bayram yapıyorlar. Ruhunun kapılarını Kur’ân’ın hayat bahşeden hakikatlerine açanlar, bu manevî feyze erişmenin sevinciyle maddî, manevî bayramlara ulaşıyorlar… Ramazan’a râm olmanın meyvesini ‘bay-ram’ ile yaşıyorlar.

Aylardan Ramazan,

Ve şimdi, ruhun iftar vakti…

Cihan CAMBAZ

02.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri