Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Terörün sebep ve çareleri

Terör: Yıldırma, tedhiş, korkutma, anarşi. Anarşi: Kargaşa, karışıklık. Her türlü düzen ve otoriteye karşı koyarak karışıklığı meydana getirme durumu, terör, hükümetsiz veya siyasî otoritesini kaybetmiş düzensiz topluluk hâli.

Görüldüğü gibi her iki kelime benzer mânâları içeriyor. Terörün karşısına anarşi yazılmış, anarşinin karşısına da terör.

Yukarıdaki tariflere baktığımızda bugünkü durumla örtüşen yönleri olduğunu görüyoruz. “Her türlü düzen ve otoriteye karşı koyarak karışıklığı meydana getirme durumu.” Bu yönüyle önce yıkmayı hedefliyor.

“Hükümetsiz veya siyasî otoritesini kaybetmiş düzensiz topluluk hâli” yönüyle de amaca hizmet hedeflenmiş oluyor.

Demek terörün iki mânâsı veya iki amacı var. Birisi, düzensiz topluluk meydana getirmek, ikincisi, siyasî otoriteyi çökertmek. Bir ülke düzensiz topluluk haline gelir ve siyasî otoritesini kaybederse o ülkenin rejimini değiştirmek çok kolay olur. Komünistlerin terörü desteklemelerindeki asıl amacın bu olduğu biliniyor.

Terörün/anarşinin hangi toplumlarda geliştiğine baktığımızda ise Said Nursî’nin de ifade ettiği gibi; “Anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak.” (Şuâlar, sayfa 508)

Yani, özetle terör belası: Kalabalık, mazlum, hâkimiyette geri kalan çapulcu kabilelerde/milletlerde taban bulmaktadır. Bu mânâlar aynı zamanda terör belâsının çözümü hakkında da ipuçları vermektedir.

Zulüm: En büyük neden olarak karşımıza çıkıyor. Demek ki, bir millet zulme uğramışsa o millet içinde terörü yaymak kolay olmaktadır.

Fakirlik ve geri kalmışlık: Bu da zulüm kadar terörü tetikleyen sebepler arasında yer alır.

Hâkimiyeti kaybetmiş çapulcu kabile: Bu cümlede geçen çapulcu kelimesinin lügat mânâsına baktım “yağmacı kabile” olarak tarif ediliyor.

Terörü çözmek Güneydoğu problemini çözmekle aynı anlama gelmektedir. Yani, öncelikle halka zulmetmemek çözüm önerilerinde birinci esas olmalıdır. Daha önce zulmedilmişse bir şekilde telâfi edilmelidir. Fakirlik ve geri kalmışlık giderilmelidir. Ekonomik yaptırımlarla Batıdaki illerin seviyesine hatta belki de daha ileri seviyelere ulaştırılmalıdır. Kültür seviyesi yükseltilmeli, eğitimli insanlar çoğaltılmalı ve kendine güveni arttırılmalıdır.

Bir devlet otoritesini kaybetmişse, hâkimiyetini yitirmiş, yönetimi çapulcu denecek kabilelere terk etmek zorunda kalmışsa; o ülkede anarşi ve terör kaçınılmazdır. Öyleyse yapılması gereken şey (tekrar edelim) en kısa zamanda bu durumdan kurtulmaktır. Bunun yolu ise, kültür seviyesini arttırmaktan, disiplinli, kendine ve devletine güvenen bir toplum haline getirmekten geçer. Bir insanın inancı zayıfsa, yani Allah korkusu yoksa, geçimini sağlayacak bir san'ata veya kültür seviyesine sahip değilse, güven duygusunu yitirmişse o insan veya o gibi insanlardan oluşan toplumlardan düzenli bir devlet beklemek mümkün değildir. Nitekim Irak’ın işgali günlerinde devlet mallarının halk tarafından yağmalanması buna en güzel örneği teşkil ediyor.

Sonuç olarak: Hali vakti yerinde, kültürlü, inançlı, devletini-milletini seven bir toplulukta terörün olması mümkün olmaz. O halde Güneydoğu problemi bu ‘dert’lerin giderilmesi ile çözülür.

Nurettin HUYUT

27.10.2007


Kumbara

Geçen haftadan devam

İclal zil sesini duymasıyla hemen kapıya koştu. Tabiî ki gelen babasıydı. Hemen kucağına koştu. Nerdeyse uzun zamandır, babasına kucağına böyle koşmamıştı. Babası ise morali bozuk olduğundan dolayı kızına yeteri kadar bir ilgi gösteremedi. Küçük kız da bunu fark etti. Buna rağmen babasının canı daha çok sıkılmasın diye belli etmedi. Kızını kucağından indirdikten sonra yanına gelmeyen eşine biraz içerli bir sözle “insan bir hoş geldin” der. Keriman Hanım akşam kırgınlığın etkisiyle soğuk bir ses tonuyla “hoş geldin” dedi. Bu soğuk ses tonu Kenan Beyin hiç hoşuna gitmedi. Can sıkıntısına eklenmiş binlerce sıkıntıyı hissetti. Eşinin hep içten davranışlarına alıştığı için bu muamelesine gönlü bir türlü razı olmadı. Kendisi de suçluydu. Bunu biliyordu; ama elinde olmadan onu kırmıştı. Yoksa canının içini, hayat arkadaşını hiç kırar mıydı?

Keriman Hanım herkes sofraya dediğinde, baba ve kızı sofraya geçti. Sofrada kimse konuşmuyordu. Hal hatır sormadan, günün nasıl geçti demeden yani öylesine yemeklerini yemeğe çalışıyorlardı. Küçük kız sofradaki gerginliğin etkisindeydi. Ağzına aldığı her lokma boğazında kalırcasına. Daha önceleri bu durumlara şahit olmayan küçük kız için bugünler zor geçiyordu. Evdeki bu kötü havanın ne zaman geçeceğini merak ediyordu. Yapması gereken bir şey olduğunu bilse bu küçüklüğüne aldırmadan yapacaktı. Kendince bir şeyler yapıyordu. Ama yeterli olmayacağının da farkında değildi. Yemeğini yedikten sonra odasına geçti. Kapının eşiğine oturdu. Yine annesiyle babasının sesi geliyor. Yine kavga etmeye başladılar. O an kulaklarını kapamak ve duymamak için büyük bir çırpınışın içine girdi. Küçük yüreği bu tartışmalara ne zamana kadar dayanacaktı. Gök yer sanki onunla beraberdi. Bunu hissediyor muydu? Kendince belki hissetmiyordu. Onun hissedişi bir lambanın ışığı kadardı. İçeriye kadar gelen sesler ne yazık ki ona tahammülün üzerinde bir yükü ona yükletmişti. Kapının eşiğinden kalktı. Ağlayarak kapıyı açtı. Artık seslerle beraber anne ve babasını da görüyordu. Onlar küçük bir yüreğin çaresizlik içinde kavgalarına şahit olduğunu farkında değildiler. Birbirlerini suçlamaktan kendilerini mânâlı bir bakışla seyreden küçüğü göremiyorlardı. Keriman hanımın eşini durmadan suçluyor ve karşılığında da aynısını görüyordu. Bu suçlamalar nereye kadar gideceğini düşünmeden devam ediyordu. Her gün bu kalp kırmalar büyüdükçe tamiri zor bir harabeye dönüşecek. O kalbi artık neyle onarabileceklerdi? Her kırılan yer dikiş tutturulamayacak kadar büyükse artık siz gerisini düşünün. Tutturulsa bile izleri kalmaz mı?

Kavgalar Kenan Beyin işten çıkmasından sonra başladı. Her gün iş bulmak niyetiyle evden çıktığı halde yine eve boş dönüyordu. Bu iki aydır faturaların zor ödenmesi, mutfak masraflarından kısılması Keriman Hanımın çileden çıkartmaya yetti. Neredeyse her akşam bu kavgaların devam etmesi aileyi iyice huzursuz ediyordu. Küçük kız onları ağlayarak izliyordu. Bir ay öncesine kadar ne kadar mutluydular. Babası neşeyle eve gelir; annesi eşini çok güzel karşılardı. Babası kızını kucağını alır, onu gıdıklar ve güldürmeye çalışırdı. Her akşam beraber yapılan sohbetler, şakalarla geçerdi. Babası annesi küçük kızlarına beraber masal anlatarak uyuturdu. Uzun zamandır anne ve babasından masal dinlemiyordu. Şimdi bu duruma ondan başka kim ağlasın? Bu mutluluk tablosuna kara renklerde bulaştı. Kız tekrar odasına girerken kavga sesleri yavaş yavaş duyulmamaya başladı. Hemen kendisini yatağın üzerine bırakı verdi. Ne annesi ne de babası yanına geldi; bu onu çok üzdü. Onların öpücükleriyle uykuya dalmak istiyordu; ama olmadı, ağlayarak uykuya daldı.

Sabah annesi minik prensesini uyandırdı. Küçük kız annesinin öpücüklerini hissedince akşam ki ağlamalarının yerine bir sevinç rüzgârı esti. O rüzgâr onu çok mutlu etti. Hemen kucağına atladı. Annesi de onu sıkı sıkı sardı. “Canım kızım, uyanmış. Annesinin bir tanesi” bu sözler hangi küçük kızı mutlu etmez. İclal, annesinin gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:

-Anneciğim bugün öğretmenim seni görmek istiyor. dedi.

Annesi cevaben:

-Niye görmek istiyor?

-Bilemiyorum anneciğim.

-Tamam kızım, bugün okula beraber gideriz.

Aradan iki aya yakın bir zaman geçti. Eskisi kadar kavga etmeseler de yine huzursuz bir hava bu evin içinde geziyordu. Kavga etmemelerinin sebeplerinden biri: kızlarının derslerinde gösterdiği başarısızlık. Öğretmenden bunu öğrenince çok üzüldüler. Sadece kızları için dikkat etmeye başladılar. Küçük kıza eskisinden daha çok özen gösterdiler. Ama buna rağmen İclal evde devam eden huzursuzluktan nasibini alıyordu. Bunların sebebinin maddî durumdan kaynaklandığını bildiği için her gün kendisine verilen harçlıkları kumbaraya koyuyordu. Bir gün anne ve babasına vermeyi düşünüyordu. Belki o zaman artık bu evdeki huzursuzluk giderdi. Bu huzursuzluğun sebebi parasızlıktan değil miydi? Belki onlara vereceği para bitirecekti bu kavgaları.

Yine o akşam anne ve baba çok gergindi. Birbirlerine çatmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Saat gecenin on biri olmak üzereydi. Küçük kız odasında uyumaya hazırlanırken, anne ve babasının sesi gelmeye başladı. Yine kavganın alarmı olan ağız tartışması başladı.

Anne:

-Ben artık bu hayata dayanamıyorum. Bir iş bulsan? dedi.

-Her gün bunu yapmak için dışarıya çıktığımı biliyorsun. diye karşılık verdi baba. Anne ise:

-Ama bir icraat yok.

-Ben ne yapayım. Elimden geleni yapıyorum. Bunu sen de biliyorsun. Bile bile üzerime geliyorsun.

-Yeter artık. Nerdeyse kızımıza bile harçlık veremeyeceğiz. Daha ne zamana kadar ondan bundan borç para isteyeceksin. Hayatımız hep böyle mi devam edecek?

-Biraz sabırlı olsan.

-Ne zamana kadar?

-Üzerime gelme artık bilmiyorum. Şimdi çocuk uyanacak. Onun için kavga etmemeye karar vermedik mi?

Genç kadın bir an sustu. Öfkesi o kadar büyüktü ki kızını bile göremiyordu. Daha fazla tutamadı kendini.

-Artık bir şeyler yap. Ne yaparsın bilmiyorum.

Kenan Bey yerinden hışımla kalktı. Sesini yükselterek konuşmaya başladı.

-Ne yapmamı bekliyorsun?

O sırada her ikisi de salona ağlayarak giren küçük kızlarına baktı. O ağlama hali içlerine bir acıma bıraktı. Elindeki kumbarayla onların yanına yaklaştı.. Anne ve baba hem kızlarına hem de elindeki kumbaraya bakıyorlardı. Kız tam yanına geldiğinde kumbarayı onlara uzattı. İlk şaşkınlığın ardından hemen baba sordu.

-Kızım bu elindeki ne?

Küçük kız içli ses tonuyla:

-Bu kumbarada para var. Para yüzünden her gün kavga ediyorsunuz. Ben de bir daha kavga etmeyin diye, harçlıklarımı her gün bu kumbaraya koydum. Bunun içindeki para kavgalarınıza son vermek için yeter mi?

İclal hâlâ ağlayamaya devam ediyordu. Anne ve babası bu durumdan çok utandı. Kızları demek ki bu yaşananlardan çok etkilenmişti. Para biriktirmek ve bu kavgalara bitsin diye minicik yüreğiyle yaptığı onun ruh dünyasının nasılda etkilemiş olduğunu göstermekte. Anne eğilip kızın gözyaşlarını sildi. Sıkı sıkı sarılmaya başladı.

-Tamam bir tanem. Bir daha kavga etmeyeceğiz.

Fadime KAYA

27.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri