Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

"Sen rüyanda emrolunana uydun. İyilik yapan ve iyi kullukta bulunanları işte Biz böyle mükâfatlandırırız."

Sâffât Sûresi: 105

27.10.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kıyâmet Günü geldiğinde bir nida edici şöyle seslenir: “Bu ümmetten hiç kimse amel defterini Ebû Bekir ve Ömer'den önce yukarı kaldırmasın.”

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 456

27.10.2007


Muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme

Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu Dördüncü Vechin esası olarak birkaç düsturu dinle:

Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.

“Rıza gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise kusurları araştırır”1 sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz, başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.

İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazan damara dokundurur, aksülamel yapar.

Üçüncü düstur: Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslâhına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.

Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husûmet tezayüd eder. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur.

“İyi ve izzetli birine iyilik edersen, onu elde edersin. Kötü birine iyilik edersen, o daha da azar”2 hükmünce, mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerîmdir. Evet, fena bir adama “İyisin, iyisin” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenasın, fenasın” desen fenalaşması çok vuku bulur. Öyleyse, “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.”3 “Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir”4 gibi desâtir-i kudsiye-i Kur’âniyeye kulak ver. Saadet ve selâmet ondadır.

Mektubat, 22. Mektub, 4. Vecih, s. 256

Dipnotlar:

1- Ali Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, s.10; Dîvânü’ş-Şâfiî, s. 91.

2- Bu beyit Mütenebbi’ye aittir. Bkz. el-Örfü’t-Tayyib fî Şerhi Dîvâni’t-Tayyib, s.387.)

3- Furkan Sûresi, 25:72.

4- Teğabün Sûresi, 64:14.

Lügatçe:

muzır: Zararlı.

adâvet: Düşmanlık.

efkâr: Fikirler.

butlan: Haksızlık, bâtıllık.

aksülamel: Tepki, reaksiyon.

ref’: Kaldırma, hükümsüz bırakma.

nefs-i emmâre: Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.

hevâ-i nefs: Nefsin arzusu.

husumet: Düşmanlık.

tezayüd: Ziyadeleşme, artma.

idame: Devam ettirmek.

şe’n: Gerek, karakter, özellik.

kerîm: İyiliksever, ikram eden, cömert davranan.

musahhar: Emre verilmiş, itaatkâr.

leîm: Alçak, rezil.

desâtir-i kudsiye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın kudsî düsturları.

27.10.2007


ESMA-İ HÜSNA

Melik

Allah (c.c.), Mâlik’tir, Melik’tir, Melîk’tir. Yani Allah Teâlâ kâinat mülkünün tek sahibidir, tek padişahıdır, tek hükümdârıdır, tek sultanıdır; tek söz, tek güç, tek kudret, tek mülk, tek hüküm, tek emir ve tek kanun sahibidir. Hüküm ve emir Onun elindedir. Her şey Onun irâdesine ve emrine isyansız boyun eğmiştir. Sultan-ı Ezelî olan Cenâb-ı Hak emir verme, hayat verme, öldürme, yok etme, azap verme, mükâfâtlandırma gibi her çeşit fiillerde dilediği gibi tasarruf yapar. Mülkün dış yüzü ve iç yüzü Onundur.

Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl, kâinat üzerinde gerçek tasarruf sahibidir. İnsanlara emir ve nehiy gönderen Odur. Emri her şeye geçer. Her şeyin sahibi ve Rabbi, her şeyi “Ol!” emriyle olduran, kâinatın hükümranlığı sadece Kendisine ait olan, dünyada insanlara mülk emânet eden, âhirette ise tek hüküm ve emir sahibi olan Cenâb-ı Haktır.

Mülk ve emir sahibi mânâsında olan Mâlik ile, bu ismin mübalağa şekli olan Melîk ve Melik isimleri Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirildiği gibi, Kur’ân tarafından da zikredilmiştir.

İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:

“Mülk ve hükümdarlık elinde bulunan Allah yücedir. O her şeye kadirdir.” (Mülk Sûresi: 1)

“O Allah ki, Ondan başka İlâh yoktur. Melik’tir, Kuddûs’tür...” (Haşr Suresi: 22)

“De ki, ‘İnsanların Rabbine ve insanların Melik’ine sığınırım.’” (Nas Suresi: 1-2)

“Hak ve Melik olan Allah yücedir.” (Taha Sûresi: 114)

“Allah’tan korkanlar Cennetlerde ve aydınlıklarda, Melîk ve Muktedir’in yanında yüksek derecededirler.” (Kamer Sûresi: 54-55)

İçinde sere serpe yaşadığımız mülkün Melik’e âit bulunduğunu, Melik’in ise bâkî olduğunu beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, Melik’in emirlerine boyun eğdiğimiz müddetçe mülkün fâni oluşundan ve elden gidişinden teessüf etmememiz gerektiğini, çünkü gidenin yerine yeni mülklerin yaratıldığını, öyle ise mülkün geliş-gidişinin tâzelenmekten ibâret olduğunu kaydeder.

Bedîüzzaman’a göre, “hâkimiyet” kâinatta esaslı bir hakîkattir. Nitekim, bu kâinata geniş bir dikkat nazarıyla bakan herkes, kâinatı gayet haşmetli ve gayet görkemli bir memleket ve gayet faaliyetli bir şehir hükmünde görecektir. “Yerin ve göğün orduları Allah’ındır” (Fetih Sûresi: 7) âyeti bitkilerden hayvanlara, zerrelerden yıldızlara bütün varlıkları birer Rabbânî ordu olarak vasıflandırır. Bu sayısız ordular içinden, hem küçücük memurlarda, hem de pek büyük askerlerde hâkim olan tekvînî emirlerin, âmirâne hükümlerin ve şâhâne kanunların cereyânları hiç şüphesiz, bir mutlak hâkimiyetin ve her şeye hüküm geçiren bir geniş âmiriyetin vücudunu göstermektedir.

Allah’ın her hükmüne ve emrine bütün varlıkların kayıtsız-şartsız boyun eğmiş olduklarını beyan eden Bedîüzzaman, kâinatta şerîke ve ortağa hiçbir mahal, hiçbir makam ve hiçbir imkân olmadığını, şirki destekleyen delîl de bulunmadığını, esasen şirk meselesinin delilden kaynaklanan bir ihtimal ve emâre de olmadığını; binâenaleyh hangi şeye bakılırsa Allah’ın birlik mührü göründüğünü, her şey üzerinde hakîkî tesir ve tasarruf sahibinin ancak ve ancak Cenab-ı Allah olduğunu kaydeder.

Yerden göğe, zerrelerden yıldızlara, ezelden ebede kadar her ne varsa, göklerin, yerlerin, dünyanın, âhiretin ve her şeyin Allah’ın mülkü olduğunu kaydeden Bedîüzzaman, pek büyük zerreler âleminden tâ bir sineğin vücuduna kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı o büyük mülke nâzır, müfettiş, çiftçi, tüccâr, dellâl, kul ve mülk emanetçisi yapan ve insanı Kendine muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhatap kabul eden Cenab-ı Hakkın bütün varlıklar üzerinde eksiksiz ve eşsiz bir biçimde tasarruf ve hüküm sahibi olduğunu beyan eder.

(Risale-i Nur’da Esma-i Hüsna)

27.10.2007


“Son”un baharı

Sonbahar mıdır yazdan sonra gelen mevsim, yoksa sonların baharı mıdır? Bu güne kadar yaşadığımız sonbaharların hiçbiri son olmadığına göre ve yılın sonunda yaşanılan mevsim pek de bahara benzemediğine göre, bu mevsim sonların baharı olmalı... Tabiî ya ilkbahar varoluş diriliş ve canlılığın, yani hayata atılan ilk adımların resmîgeçit töreni ise, sonbahar da verilen son nefeslerin nefes kesici töreni olmalı.

Öyle hazin, öyle durgun, öyle sessiz göründüğüne bakmayın; canlı, cıvıl cıvıl, hayat dolu ilkbahardan bile daha mâhir bu mevsim:

“Ve yuhyil arda ba’de mevtihâ* sırrınca, hayattar bu zemin, bir baharda Sâni’e şehadet ettiği gibi, onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mucizat-ı kudretine nazarı çeviriyor, bir bahar yerine binler baharı gösteriyor; bir mucize yerine binler mucizât-ı kudretine işaret eder.”1

Toplu ölümler icra edilir bu zaman sahnesinde, fakat ölümün zahirî çirkin ve soğuk yüzünün aksine sıcacıktır ve güzeldir. Öyle ki, yeşilden sarıya dönen ve kızılımtırak renkli yapraklara bürünmüş göz zevkimizi okşayan ağaçların arasında yürümek, huzur verir insan ruhuna. Çünkü ölüm de güzeldir ve huzur verir. Ölümü, hakikî mânâsıyla, ruhumuza pastel tonlarla nakşeder sonbahar.

Solan her çiçek, dökülen her yaprak, şöyle fısıldar kulağımıza: Gerçek olmayan hayatlarda boğulma, çevir yüzünü bak halimize ve hatırla bizim gibi şahit olduğun sonları. Sen de son bulacaksın, unutma! Çünkü bizim gibi senin de bir ilk ânın vardı, sen de bizim gibi tâbî kılındın neşv-ü nemâ kanununa. O halde, senin de bir fıtrî ömrün var ve bu ömrün bir fıtrî sonu var. Ama üzülme! Bir ilkbahar için bağrımızda sakladığımız tohumlar gibi sen de bekle sonsuz baharı…

Katar katar göçlerle yaşadığımız şehri terk eden göçmen kuşlar giderken, attıkları çığlıklarla beşerin nazarını çekmeye çalışır son bir ümitle: “Ey insan! Bizim gibi sen de daimî değilsin bu şehirde; bu fani âlemi mesken tutma! Ruhlar âleminden rahm-ı madere, rahm-ı maderden sabâvete, sabavetten bu güne dek olan yolculuğunu hatırla! Oyalanma, sevkiyât var, hazırlan, başka daimî bir memlekete gidiyorsun. Bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.”

Ve yüzü buruşmuş, kırılgan haliyle hoyrat rüzgârlarda savrulup mütevekkil bir edâ ile toprağa düşen kuru çınar yaprağı şöyle der çıtırdayan sesiyle: “Evet, bu kâinatın mevcudâtı adedince ve bu büyük kitâb-ı âlemin harfleri sayısınca vücuduna şehadet eden ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inayet olabilen cihâzâtı ve mat’ûmâtı ve ni’metleri adedince rahmetini gösteren deliller, şâhitler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın, Sâniimizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır.”2

Sonsuz hamdler ve senâlar olsun yürek ekranımıza sonbahar yaprakları ile uyarıcı mesajlar gönderip, bizi sonlu baharlardan, yaz gafletinden alıp sonsuz baharlara kilitleyen Zât’a…

Dipnotlar:

1- 33. Söz, 24. Pencere

2- 26. Lem’a, 6. Ricâ

nucevik@mynet.com

Nuriye ÇEVİK

27.10.2007


Nurdan Haberler

Meksika’da İspanyolca Risâle-i Nur sitesi

www.nursozler.net sitesinin Meksika bağlantısı olan www.risalenur.net yayına girdi.

Meksika’da yaşayan bir Nur talebesinin yaptığı ve webmaster’lığını sürdürdüğü site, İspanyolca dilinde hizmet veriyor.

Özellikle Meksika’ya yönelik olarak hizmet verecek sitenin, içerik çalışmaları hâlen devam ediyor.

Özbekistan Risâle-i Nur Sitesi

Sözler Neşriyat’ın muhtelif dillerde internet sayfalarına bir yenisi daha eklendi.

Özbekistan’dan yönetilen www.imonhakikatlari.com isimli sitede, Risâle-i Nurlar’ın Özbekçe tercümeleri yer alıyor.

Yeni menüler ve bilgiler için site çalışmaları hâlen devam ediyor.

Haşir Risâlesi İspanyolca’ya tercüme edildi

İspanyolca tercüme çalışmalarına bir yenisi daha eklendi.

Mehmet Yüceli’nin 23. Söz ve bazı Risâleleri İspanyolca'ya tercüme etmesinden sonra, İspanyol asıllı iki kişiyle birlikte Haşir Risâlesi de tercüme edildi. En yakın zamanda Risâle-i Nur Külliyatı’nın tamamının İspanyolca'ya tercüme edilmesi bekleniyor.

27.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri