Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Sorun, “Çözümü istemek ya da istememek” hepsi bu...

PKK’yı dağdan indirmek ve hatta Kürt meselesinde çözüm sürecini başlatmak amacıyla ortaya, ‘eve dönüş yasası’ bile sayılmayacak bir yasa değişikliğinin çıkması dahi şimdilik zor görünüyor.

Bu durumda Başbakan’ın uçağında seyehat eden arkadaşlarımızın aksine, iyimser olmamızı engelleyen çok şey var.

Bir kere siyasi bir belirsizlik söz konusu.

Biz Başbakan’ı, daha önce yurt dışına uçarken Kürt meselesine çözüm konusunda arkalarında duramayacakları büyük laflar eden önceki bazı başbakanlardan ayırarak, “Onu bu Türkiye gerçekliliğinden tenzih ederiz” demiştik.

Dedik ama, Türkiye’de bazı gerçeklerin hiç değişmediğini de biliyorduk elbette.

Nitekim o daha yurda dönmeden yardımcısı Cemil Çiçek’in ağzından bu konuda yeni bir yasanın söz konusu olmadığını öğrendik.

Sonra Başbakan da döndükten sonra yardımcısının açıklamalarını doğrulayan sözler söyledi.

“Yeni bir yasadan sözetmediğini, Ceza Kanunu’nun 221’inci maddesi üzerinde durduğunu” ve “Gerekirse bu maddeyle ilgili bazı değişikliklerin yapılabileceğini” ifade etti.

Başbakan’ın uçağında seyahat eden arkadaşlarımızın intibalarına bakılırsa hükümet, böyle bir tavır değişikliğine neden olan ‘ malum dahili şartlar’a rağmen bu konuda kararlı.

PKK’nın silah bırakması yolunda bazı adımlar atmak istiyor ve bu amaçla nabız yokluyor.

Hatta bu arkadaşlarımızdan bazıları, hükümetin elinde Kürt meselesinin çözümüne yönelik esaslı bir plan olduğunu dahi iddia ediyor.

Bu noktada yine, “İnşallah vardır” demekle yetinelim.

İkincisi, Başbakan, “Bu konuda askerlerle birarada çalışıyoruz” diyor, ama komutanlar yine karşı atağa geçerek hükümetin siyaseten önünü kesecek açıklamalar yapmaktan geri durmadılar.

Genelkurmay Başkanı ve yardımcısının PKK meselesiyle ilgili bir toplantıda yaptıkları siyasi amaçlı söylevlerine bakılırsa askerler, PKK’nın dağdan indirilmesi ve dağdakilerin eve dönmelerinin sağlanabilmesi ya da meselenin çatışma olmadan halledilebilmesinin yolunu açacak her türlü girişime karşılar.

Af benzeri, Eve Dönüş Yasası benzeri bir yasayı da, “Terör örgütüne cesaret verecek bir girişim” olarak görüyorlar.

Nitekim basındaki sözcülerine bakılırsa, silahlı kuvvetler her ne kadar helikopterle attığı bildirilerde örgüt üyelerine, ‘etkin pişmanlığı’ düzenleyen Ceza Kanunu’nun 221’inci maddesi uyarınca teslim olmaları çağrısı yapıyorsa da bu yolla pek kimsenin teslim olacağı beklenmiyor.

Üstelik de, daha önce bu amaçla çıkarılan 8 kanunun,—bu kanunların genel çerçevesi askerler tarafından çizildiği halde—hiçbir işe yaramadığı da biliniyor.

Bundan sonra bu amaçla çıkarılacak kanunların da işe yaramayacağı peşinen beyan ediliyor.

Bunlar, bu konuda askerlerle uyum içinde görünmeye çalışsa da hükümete yönelik uyarılar. Barışçı yöntemlerin, siyasi çözüm arayışlarının önünü kesmeye yönelik gözdağları.

Peki bu kadarı dahi olmayacaksa ne olsun isteniyor?

Bu sorunun cevapları komutanların açıklamalarında fazlası ile var.

General Büyükanıt DTP’ye saldırıyor. Yardımcısı Saygun ise Avrupa Birliğine.

İkisi de açıkça siyaset yapıyor, yasaları çiğniyor.

Birçok eski komutanın özeleştiri yaptığı, itiraflarını yayınladığı bir dönemde adeta aynı hataların tekrarlanması için devletin kurumlarını zorluyorlar.

DTP’nin kapatılmasını istiyorlar. Böylece Kürt meselesinin Meclis zemininde tartışarak çözülmesi yolunda önemli bir çıkış noktasını tıkamak istiyorlar.

Bunu, PKK’nın işine yarayacağını bildikleri halde yapmak istiyorlar.

Bir yandan da PKK’ya müsamaha gösterdiği gerekçesiyle AB’ yi suçlamayı sürdürüyorlar. Avrupa’nın insani bazı kriterlere bağlılığını eleştiriyorlar ve bunu kendilerine karşı bir psikolojik savaş olarak nitelendiriyorlar.

Büyükanıt o konuşmasında önemli bir itirafta bulunuyor.

“Biz ortaya çıkan bu terörle mücadelede 84 yılından bu yana insanlığın değer verdiği bazı değerleri elimizden kaçırdık... Birincisi insan hakları, ikinci demokrasi, üçüncüsü özgürlük veya özgürlükler, dördüncüsü barış. İnsan hakları terörist hakları haline dönüştü... Bu kavramlar elimizden çıktığı için kendimizi savunmaya başlıyoruz. Biz insan haklarını dikkate almayan, demokrasiye inanmamış, özgürlüklere bağlılık göstermeyen, barıştan nefret eden bir şey haline geliyoruz. İşte psikolojik harekât bu. Biz bunu kaptırdık. “

Bu özeleştiriyi yapanların her türlü barışçı, demokratik yöntemi reddeden bir anlayışla hâlâ sadece savaş yolunu işaret etmesi anlaşılır bir şey değil.

Askerler, bütün çıkışları tıkayarak bu meselenin çözümü önündeki en önemli engel olduklarını artık anlamak zorundalar.

İşte, “Barıştan nefret eden bir şey” olmadıklarını göstermeleri için şimdi önlerinde önemli bir fırsat var.

Türkiye’nin artık yeni bir özeleştiri ve itiraf dönemini kaldıracak hali kalmadı.

Yeni Şafak, 14 Aralık 2007

Koray Düzgören

15.12.2007


 

Üniversitelerde özgürlük tehlikesi!

Yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın ‘üniversite vizyonu’ bazılarında panik yarattı. Tüm yasakların kaldırıldığı ve bilimsel çalışmaların öne çıkarıldığı bir üniversite... Bu yaklaşımın neresine itiraz edebilirsiniz?

Üniversiteleri, ifade özgürlüğünün ve özgür bilimin değil de sözde rejim bekçiliğinin ‘ideolojik kaleleri’ olarak görürseniz böyle bir vizyondan ürkebilirsiniz. Nitekim bunların seslerini duymaya başladık. Hatta, ‘üniversitelerde yasakların kaldırılmasının tehlikeli’ olduğunu söyleyen bir rektör bile çıktı. Üniversite yönetimlerinde özgürlük korkusu hüküm sürüyor. Özgürlüklerden korkan bir üniversite tasavvur edebiliyor musunuz? Üniversiteleri bu hale getirdiler...

Özgürlükten korkanlar tarihin akışında ‘offside’a düşmüş durumdalar; bir tür ‘ortaçağ skolastisizm’.

‘Siyasal İslam’ın sembolü diyerek üniversitelerde başörtüsünü yasakladılar. Bir yandan ‘çağdaş’lık görüntüsü verirken öte yandan başarılı kız öğrencileri bu yasakla cezalandırdılar. Aslında başörtüsünü sembolleştirenler yasağı koyanlardı; başörtüsü yasağıyla sistemin ‘efendi’lerinin hâlâ kendileri olduğunu göstermeye çalıştılar... Başörtüsünün arkasına gizlenip ‘iktidar tekelleri’ni sürdürmek istediler. Ama nereye kadar?

Düşüncelerini açıklayan öğretim üyelerini ‘disiplin’den geçirmeye çalıştılar. Siyaset bilimi profesörü Atilla Yayla, Kemalizm konusunda verdiği bir seminerden dolayı adeta linç edildi; Rektör Kadri Yamaç, Atilla Yayla’nın derslerini ‘Kemalizme aykırı’ olacağı gerekçesiyle durdurduklarını söyleyebildi. Dersleri elinden alınan, yönettiği tezlerden el çektirilen ve sonuçta da disiplin cezasına çarptırılan Prof. Yayla’nın suçu neydi? Düşüncelerini açıklamak... Bir bilim adamını düşüncelerini açıkladığından dolayı önce bazı medya organları, hemen sonra da kendi üniversitesi hedef gösterdi.

Akademik kriterlerin ve çalışmaların ‘teferruat’ olduğunu açıkça söyleyenler yönetiyor üniversiteleri. Dolayısıyla, yeni YÖK başkanının ‘üniversiteler kendi işleriyle uğraşacaklar’ demesinden kaygı duyuyorlar, haklı olarak.

Üniversitelerde akademik performans yerine ‘siyasal/ideolojik’ kaygıların öne çıktığı o kadar çok örnek var ki... Bunlardan biri de ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mesut Yeğen’in başına gelenler... Doç. Yeğen’in profesörlüğü iki yıldan beri engelleniyor. Neden? Sadece ve sadece yazdıklarından dolayı...

İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Bülent Tanör’ün, TÜSİAD’a ‘demokratikleşme raporu’ hazırladığı için Rektör Kemal Alemdaroğlu tarafından ‘öğretim üyeliğinden çıkarılması’ talebiyle YÖK’e başvurulduğunu, Prof. Tanör’ün ömrünün son günlerinde hakkındaki bu ‘disiplin’ soruşturmasıyla uğraştığını biliyoruz.

Evet, ‘yükseköğretim disiplin yönetmeliği’; YÖK iktidarının, öğretim üyelerini disiplinize etmek için, resmi ideolojiyi ve kurulu üniversite düzenini sorgulayanları sindirmek için kullandığı etkili silah... Gerek dili, gerek kapsamı ve amacı itibarıyla 12 Eylül eseri Yükseköğretim Yasası’nın tam da izinden giden bir yönetmelik. Üniversitelerdeki kişisel veya ideolojik ‘muhaliflerin’ cezalandırılmasına imkân verecek genel, afaki müeyyidelerle dolu...

Yasakların kalkmasının tehlikeli olacağını savunanlar biliyor; özgürlüğün, hesap vermeyi ve şeffaflığı getireceğini, sadece ideolojik dogmalarını değil, kişisel iktidarlarını da sarsacağını...

Üniversite ‘komutanları’na Genelkurmay Başkanı’nı dinlemeye devam etmelerini tavsiye ediyorum. İnsanlığın büyük değerlerini, yani demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını elimizden kaçırdık diye yakınan Genelkurmay Başkanı, belki, kendilerini üniversite komutanları zannedenleri ‘hizaya sokabilir’.

Sözün özü; özgürlükçü yeni YÖK başkanına özgürlükçü yeni bir yasa gerek... Üniversiteleri kışlaya çeviren, akademik başarı yerine ideolojik fetvalar veren yöneticilerle işi zor Prof. Özcan’ın...

Zaman, 14 Aralık 2007

İhsan Dağı

15.12.2007


 

Org. Büyükanıt hangi blokta?

PKK’nın ideolojik ve ekonomik desteği nasıl kesilir? Bu soruyu araştıran sempozyumda Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt da konuştu.

Medya, Büyükanıt’ın, “PKK, Meclis’te... Terör siyasallaştı ve legalleşti” sözlerini ön plana çıkardı.

Bense başka sözlerini önemsedim. Şöyle diyor Büyükanıt:

“Biz terör mücadelesinde ‘insan hakları’, ‘demokrasi’, ‘özgürlükler’ ve ‘barış’ gibi bazı değerleri elimizden kaçırdık. Bunlar bize silah olarak geri döndü. Bu kavramlar elimizden çıktığı için şimdi bunlara karşı kendimizi savunmaya çalışıyoruz. İnsan haklarını dikkate almayan, barıştan nefret eden bir ülke gibi gösteriliyoruz. İşte biz bu psikolojik harekâtı elimizden kaptırdık.”

Bu sözler niye önemli?

Hareket noktası olarak öncelikle şu saptamayı yapalım: Org. Büyükanıt’ın ilk cümlesinde yer alan “bu değerleri elimizden kaçırdık” ibaresi tartışmalı.

Çünkü... Devlet katında o değerlerin doğru dürüst bir yeri hiç olmadı. Savunmadığınız, kuşku duyduğunuz, en fazla “tahammül” ettiğiniz bir şeyi nasıl kaybedersiniz?

Bu ülkede polisler, “Kahrolsun insan hakları” diye bağırabiliyor... Savcılar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sinir oluyor...

Hrant Dink cinayetine ve Malatya katliamına, halen görevde olan emniyet çalışanlarının adı karışıyor...

Diğer örnekler için Avrupa Birliği Komisyonunun hazırladığı ‘İlerleme Raporu’na göz atmak yeter.

Rapor, Org. Büyükanıt’ın saydığı, “demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve barış” gibi değerler açısından durumumuzu gayet güzel ortaya koyuyor: Yolumuz kısa değil.

Soracaksınız: “Devlet katında o değerler zaten yoksa ya da güdükse, Büyükanıt’ın sözleri niye önemli?”

Benim gördüğüm, şu anda devlet kurumları içinde ciddi bir çekişme var: İki büyük blok kapışıyor.

Bloklardan biri, sistemi “tahkim” etmeye, statükoyu korumaya, mevcut yapıyı sürdürmeye çalışıyor.

Diğer blok ise Türkiye’nin artık ‘eski’ değerlerle yönetilemediğini görüyor.

Peki, yeni değerler nedir?

İşte yeni değerler, Org. Büyükanıt’ın saydığı ‘demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve barış’tır.

Bu değerler, aynı zamanda, eski tip ulus devlet ile çağdaş ulus devlet arasındaki farka da işaret eder.

Ancak her dönüşüm gibi bu da sancılı bir süreç. Sancılı çünkü yeni değerler, eskiyi savunanların maddi ve manevi imtiyazlarına “dokunacak.”

Bunu görüyor ve direniyorlar.

Başbakan Erdoğan’ın, Org. Büyükanıt’ın, bakanların, siyasî parti başkanlarının ve diğer “iktidar oyuncularının” sözlerini işte bu perspektiften okumak gerek.

Temel soru şu: Kim eskiyi savunuyor, kim yeniye geçmeye çalışıyor? (Ve kim kararsız!)

Sabah, 14 Aralık 2007

Emre Aköz

15.12.2007


 

Başka çaremiz yok Büyükanıt Paşa!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt demiş ki: “İnsanlığın değer verdiği değerlerden biri insan hakları, ikincisi demokrasi, üçüncüsü özgürlük, dördüncüsü barış... Biz bu değerleri terörle mücadelede elimizden kaçırdık.”

Sormak lazım:

Neden kaçırdınız bu değerleri?

1980’lerin Diyarbakır Askeri Cezaevi örneğinde olduğu gibi, Felat Beyler’e dışkı yedirilirse, insan hakları elbette kaçar elinizden...

Bir Kürt sözcüğü, Kürdistan sözcüğü yüzünden insanlar terörist diye birkaç yıl hapse atılırsa, özgürlük elbette kaçar elinizden...

Kürtçe’yi yasaklar, kamuya açık yerlerde Kürtçe dilinin konuşulmasını cezalandırırsan, demokrasi elbette kaçar elinizden...

Kürt ana babadan doğan bebeklere Kürtçe isim konulmasını yasaklarsan, insan hakları elbette kaçar elinizden...

Mezraların, köylerin yüzyılların ötesinden gelen Kürtçe isimlerini Türkçe’yle değiştirirsen, insan hakları elbette kaçar elinizden...

“Kürt yok, Türk var!” ırkçılığını ve saçmalığını yıllar boyu devletin resmi politikası olarak izlersen, ders kitaplarına bile yazarsan, barış elbette kaçar elinizden...

Yüzbinlerce insanı zorla evinden barkından edersen, onlara kendi yurdunda sürgün acısını yaşatırsan, insan hakları elbette kaçar elinizden...

Yüzbinlerce insanın mezrasını, köyünü zorla boşaltıp yıkarsan, yakarsan, barış elbette kaçar elinizden...

Kürtçe şarkı söylenmesini, Kürtçe radyo televizyonu, Kürtçe yayını yıllar boyu yasaklarsan, özgürlük ve demokrasi elbette kaçar elinizden...

Sarı-kırmızı-yeşil renkleri bile Kürt renkleri diye tehlikeli sayarsan, bu renklerle giyinip kuşanıp mendil sallayarak eğlenen düğün salonlarını basarsan, hatta böyle düğünlerin sahiplerini karakola çekersen, barış elbette kaçar elinizden...

“Devlet bazen rutin dışına çıkar!” zihniyetiyle terörle mücadelede hukuk dışılığa bulaşıp faili meçhulleri ya da Susurluk’ları hoş görürsen, insan hakları ve demokrasi elbette kaçar elinizden...

12 Eylül döneminin Diyarbakır örneğinde olduğu gibi hapishaneleri işkencehanelere dönüştürürsen, insan hakları ve barış elbette kaçar elinizden...

Terörle mücadele adına hukuk dışılığa prim tanırken gazetecileri, insan hakları aktivistlerini ‘andıç’larsan, insan hakları elbette kaçar elinizden...

Ne yazık ki öyle.

Bütün bunlar yaşandı.

Frene basmak ve yaşananları soğukkanlı biçimde eleştiri süzgecinden geçirmek lâzım.

Bu bir görev!

Geçmişin acıları bazen olgunlaştırır insanları. Geçmişten alınabilecek derslerle geleceğin barışını kurmak kolaylaşır.

Daha fazla kan akmasın.

Daha çok gözyaşı dökülmesin.

Yeter bu kadar şehit cenazesi ve taziye çadırı.

Artık silahı değil, siyaseti düşünmenin zamanıdır.

Eğer barış ve demokrasiyi, insan hakları ve özgürlükler düzenini amaçlıyorsak, bir daha elimizden kaçırmak istemiyorsak başka çaremiz yok Büyükanıt Paşa...

Milliyet, 14 Aralık 2007

Hasan Cemal

15.12.2007


 

YÖK 12 Eylül yadigârı

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın göreve geldikten sonra söylediği “yasakları kaldıralım” sözlerinin daha çok türban konusuyla ilgili olduğuna ilişkin yorumları, yurda döndükten sonra gazetelerden okudum.

Kendisi de imam hatiplilerin katsayı sorununun ve türban meselesinin “özgürlüklerin genişletilmesiyle çözülebileceğini” düşündüğüne göre bu yorumlarda haklılık payı da olabilir.

Aslına bakarsanız bugün Türkiye’de üniversite eğitimini bir tür “yüksek lise eğitimine” dönüştüren şey, YÖK’ün yasakçı ve baskıcı tutumundan başka bir şey de değildir.

Bu nedenle Başkan’ın “yasakları kaldıralım” sözlerine katılmamam mümkün değil.

Bir tek şartla: Üniversitelerin eğitim programlarını oluştururken özgür davranabilmeleri, üniversite hocalarının akademik çalışmalarını yaparken “ceza tehdidi” hissetmemeleri, bilimsel çalışmaların şu ya da bu ideolojik baskı altında kalmadan yapılabilmesi gibi hususlar kastediliyorsa!

Bugün Türkiye’deki üniversite eğitiminden memnun olduğunu söyleyebilecek kaç kişi var?

Eğer Türkiye’de gerçekten iyi bir üniversite eğitimi verilebiliyor olsa, bu kadar insan çocuğunu yurtdışına gönderebilmenin fırsat ve olanaklarını yaratmak için didinir mi?

Üniversite hocaları özlük haklarından memnunlar mı? Yeni açılan üniversitelerde yeteri kadar hoca var mı? Kütüphaneler, üniversite eğitiminin gerektirdiği zenginlikte mi? Üniversite öğrencilerinin bilgisini ölçen sınavlar gerçekten bilgiyi mi ölçüyor, ezber yeteneklerinin düzeyini mi?

Üniversite hocalarının bilimsel yeterlilikleri ne düzeyde? İyi bir üniversitede lisans düzeyinde seminer ödevi olamayacak çalışmalar, “doktora” ve “doçentlik tezi” olarak kabul ediliyor mu?

Bütün bunlar 12 Eylül yadigârı YÖK’ün üniversitelerimizi soktuğu dar giysinin sonuçlarıdır.

Başkan, aslında şöyle demeliydi: “Benim hedefim bugünkü YÖK’ü yok etmektir!”

Hürriyet, 14 Aralık 2007

Mehmet Y. Yılmaz

15.12.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri