Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 14 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Allah'ın azap vaadi kendisine hak olmuş ve ateşe girmiş kimseyi sen mi kurtaracaksın?

Zümer Sûresi: 19

14.02.2008


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

İnsanlar içerisinde Allah'a en çok şükreden, insanlara en fazla teşekkür edendir.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 618

14.02.2008


Sesten ve kelimelerden yaratılan melekler

Mâdem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervâh ve zevi’l-idrâk ile dolmuştur; elbette sâdık bir hadis ile ve katî bir yakîn ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. Nâr, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir.

Mâdem kudret-i ezeliye bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîrûhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor; elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münâsip olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki, madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif ruhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da ruhânî ve cin ecnâslarıdır.

Sözler, 29. Söz, s. 468

***

...ecrâm-ı ulviye ve ecsâm-ı seyyâre içinde küre-i arzın hakâret ve kesâfetiyle beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîkı’l-evlâ ve bilhadsi’s-sâdık ve bilyakîni’l-katî delâlet eder, şehâdet eyler, ilân eder ki; şu nihayetsiz fezâ-i âlem ve şu muhteşem semâvât, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara Şeriat-ı Garrâ-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, “melâike ve cân ve ruhâniyâttır” der, tesmiye eder.

Sözler, 29. Söz, s. 469

Lügatçe:

küre: Dünya.

zevi’l-hayat: Hayat sahipleri.

zevi’l-ervâh: Ruh sahipleri.

zevi’l-idrâk: İdrak sahipleri.

kusûr-u semâviye: Yıldızlar. Gezegenler.

bürûc-u sâmiye: Gökyüzünün burçları.

seyyâlât-ı latîfe: Hava, ısı, ışık ve elektrik gibi akıp giden şeffaf varlıklar..

14.02.2008


Suyun hafızası mı? Yoksa beynin gücü mü?

Türk Nöroşirürji Derneği Bülteni’nin 16. sayısında değerli Japon bilim adamı Masaru Emoto’nun fikirlerini yansıtan “Suyun Hafızası Var!” başlıklı yazıyı okuyunca oradaki önemli tespitleri herkesle paylaşmak ve bazı katkılarda bulunmak istedim.

Masaru Emoto, “İçinde su olan şişenin üstüne yazılmış veya sözel söylenmiş olan sözcükler, düşünceler, suya çalınmış olan müzik veya oynatılmış film ile suyun yapısal özelliği değişir” diyor. Yaptığı bilimsel çalışmalarla da insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin hatta suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ortaya koyuyor. Bunun için su damlacıklarını dondurup bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor ve fotoğraflarını çekiyor. Yapılan çalışmalarda çevresel etkilerin su molekülü üzerinde oluşturduğu değişim fotoğraflarla belgeleniyor.

Araştırmada, dünyanın değişik yerlerinden alınan farklı durumdaki suyun kristalize şekillerinde insanı hayrete düşüren farklılıklar olduğu görülüyor. Temiz akarsu ve kaynaklardan alınan su örnekleri çok güzel geometrik yapıda kristaller gösterirken, sanayi bölgelerinden ve yoğun yerleşim alanlarından gelen kirli ve toksik su örneklerinde şekil bozuklukları ve rastgele oluşmuş kristaller ortaya çıkıyor. Su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile benzer şekil bozuklukları görülüyor.

Sular dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılar yazılarak değişik kelimeler yüklenmiş ve sonuç araştırılmıştır. Çekilen fotoğraflar incelendiğinde, suyun adeta bir canlı gibi davranış gösterdiği, duygu, düşünce, söz ve duâlara karşı tepki verdiği, çevredeki titreşim ve enerjiden kolayca etkilendiği anlaşılmıştır.

Söz ve düşüncenin etkisini somut olarak gözlemleyebildiğimiz bir başka deneyi de yine Japonya’da iki ilkokul öğrencisi gerçekleştirmiş. Yan yana duran iki şişeye pişmiş pirinç koyup şişelerden birinin üzerine “Teşekkür ederim!”, diğerine “Seni aptal!” diye yazmışlar. Bir ay sonra “Teşekkür ederim!” yazılan pirincin renginin sarı ve kokusunun helmelenmiş pirinç gibi olduğunu, “Seni aptal!” yazılan pirincin ise karardığını ve kötü kokulu bir hâl aldığını görmüşler. Bu deney dünyanın birçok yerinde değişik insanlar tarafından tekrarlandığında yine aynı sonuç elde edilmiş.

Yapılan bu deneylerde suyun, kelimelerin enerjisini kopyaladığı ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin mânâsını yansıttığı, kelimelere ait enerji yüklü frekansların suyun moleküler yapısına tesir ettiği, söz ve düşüncenin cisimler üzerine somut etkisinin olduğu ileri sürülüyor. Beyinden ise hiç söz edilmiyor.

Suyun hafızasının olup olmadığı ayrı bir konudur. Ancak bütün bu deneylerde muhteşem bir şekilde yaratılan beynimiz devreye girmekte ve evrene yaydığı frekanslarla çevresini inşâ etmektedir. Yazılan veya söylenen kelimeleri beynimiz anlamlandırmakta ve ona uygun olan frekansları çevreye yaymaktadır. Sonuçta su molekülleri de ona göre şekillenmektedir.

Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film oynatılmış ve etkileri gözlenmiş. Korku filmlerinin ve şiddet içeren filmlerin kötü bir etki yaptığı, şekil bozuklukları meydana getirdiği açıkça görülmüş. Burada da yine beynimiz devreye girmektedir.

Beyin muazzam bir organdır. Enerji ve fonksiyonları akıl almaz düzeydedir. Yaklaşık iki yüz milyar esas hücrenin (nöron) her biri sahip olduğu on binlerce sinaps sayesinde diğer yüz milyarlarca hücreyle iletişim kurar. Ayrıca bunları destekleyen, besleyen, temizleyen glia dediğimiz trilyonlarca hücre ve diğer yapılar vardır.

Bu aygıt çalıştığında harikalar ortaya çıkar. Amerika Birleşik Devletleri’nde Rochester Üniversitesi’nde geliştirilen bir bilgisayar sayesinde, beyin dalgalarıyla televizyona uzaktan kumanda edilebilmektedir. Yalnızca beyin dalgalarıyla çeşitli cihazları kullanmak için yapılan bilimsel çalışmalar tüm dünyada son hızla sürüp gitmektedir.

Beyin, çevresine belirli frekanslarda dalgalar yayar ve çevreden gelen dalgaları alır. Bir şeyi düşünüp hayal ettiğimizde beyin ona uygun olan dalgaları evrene salar. Kuantum fiziği açısından baktığımızda çevremizdeki tüm cisimlerin atomlar, atom altı parçacıklar ve en nihayetinde dalgalardan yaratıldığını görürüz. Bütün evreni bir enerji, dalgalar okyanusu gibi düşünebiliriz.

Su, hayat demektir. Çeşitli dokulara ve yaşa göre değişmekle birlikte vücut ağırlığımızın ortalama yüzde 60’ı sudur. Yani hücrelerimiz ve hücre içindeki mikro düzeydeki yapılar adeta kendine özgü birer su okyanusu içinde yüzerler. Hücreler arası bilgi ve madde alışverişi, metabolizmaya ait olaylarda hep su vardır. Hayat boyunca oluşturduğumuz düşünceler ve söylediğimiz şeylerse, muhteşem beynimizden köken alırlar. Beynimizden çıkan belirli frekanstaki dalgalar, su dahil çevrede bulunan tüm nesneleri etkilerler ve şekillendirirler. İyi ve güzel düşüncelerin çevreye etkisi olumlu, negatif düşüncelerin ise olumsuzdur. Dolayısıyla çevremiz ve biz bir bakıma düşündüğümüz ve konuştuğumuz şeyler oluruz. Onun için pozitif düşünceli, tatlı sözlü ve ağzı duâlı insanların arasında yaşamak çok önemlidir.

Çocuklarıma ve çevremdeki insanlara hiç kimse hakkında kötü konuşmamalarını ve kötü düşünmemelerini, beyinleriyle evrene iyilik dolu mesajlar göndermelerini öneriyorum. Çünkü beyinlerimiz de birbiriyle iletişim içerisindedir. Öyleyse çevremizdeki insanlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunmalı, pozitif enerji veren konuşmalar yapmalıyız. Düşüncelerimize bile hâkim olmalı, hiç kimse hakkında mümkün mertebe kötü düşünmemeliyiz. Aile bireylerimizi ve çocuklarımızı hep iyi yerlerde ve iyi pozisyonlarda hayal etmeliyiz. Herhangi birisi hakkındaki konuşmalarımız gibi düşüncelerimiz de duâ ve temenni hükmüne geçebilmektedir.

“Ben hep hastayım” diyen insanlar, kendileri bir yana çevrelerini de olumsuz etkilerler. “Sağlıklıyım” deyip şükür içinde bulunan insanlarsa etraflarına sağlık ve mutluluk saçarlar. “Beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim!” cümlesi yüklenmiş olan su kristalinin görünümü çok kötü ve düzensiz iken “Teşekkür ederim!” dendiğinde veya duâ edildiğinde suyun aldığı şekil ne kadar hoş ve mükemmeldir. İşte yaşantımız da böyledir. Düşündüklerimizi dillendirir ve onların kalitesinde yaşarız. Bu yüzden ben bir cerrah olarak hastalarıma uyguladığım bilimsel tedavilerin yanında onlardan öncelikle iyileşmeyi istemelerini, buna samimiyetle inanmalarını, sağlıkları için şükretmelerini ve çokça gülmelerini öneriyorum.

Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan

14.02.2008


Hizmette sınır yoktur

1970’li yıllar...

Bir yaz mevsimi...

Ankara Nur hizmetlerinin ilk defa yeni bir minibüsü olmuştu. Fakat bu minibüsün plakası Yozgat’a aitti. Halbuki ikamet adresi Ankara idi. Nedense bu araca Ankara Trafik Tescil Müdürlüğü’nce hâlâ sebebini bir türlü anlayamadığım plaka tahsisi yapılmamıştı.

Minibüsün plakası Yozgatlı kardeşlerimizin gayretiyle Yozgat’tan alınmıştı. Bu vesileyle minibüs de birkaç defa Ankara-Yozgat seferi yapmıştı. Bu yolculuklardan birine Bayram Ağabeyle ben de katıldım.

Bayram Ağabey yola çıktığında çok hızlı yürürdü. Bazen arkasından koşmam gerekirdi ona yetişmem için. Bu hızının sebebini bir ara kendisine sordum: “Üstadımızdan öğrendim. O zamanlar buzdolabımız yoktu. Mübarek Üstadımız soğuk su içerdi. Bizi suyu soğuk olan çeşmelere gönderirdi. Çeşmeler uzaktı tabi. Suyu doldurup hızlıca dönerdik. Yolda kimse ile konuşmazdık. İlk önce ben gelirdim. Bir defa yolda beni lafa tuttular. O yüzden geç kalmıştım. O zaman mübarek Üstadımız bana çok kızmıştı” dedi.

Yozgat’a hareket Ulus-27’den başladı. Minibüsün içi gençlerle doluydu. Herkes yedişer Âyete’l-Kürsî okudu. Sonra bir vasıtaya binildiği zaman okunması sünnet olan1 “Sübhanellezî sehhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehu mukrinîn”2 âyetini okuduk. Ortada oturan genç kardeşlerden birisi Risâle-i Nur’dan bir ders yaptı. Arada ilahiler ve marşlarla yolculuk renklenmeye başladı. Minibüsümüz bir anda seyyar dershaneye dönmüştü. Ankara-Yozgat yolunun nasıl bittiğini anlayamadık.

Bizi Yozgat dershanesine bıraktılar. Mütevazi bir evdi. Terzilerin nur hizmetinde yeri elbette unutulmaz. Yozgat hizmetlerinde terzi Ünal Ağabey unutamadığım isimlerden birisi idi. Bizi yalnız bırakmadı. Diğer kardeşlerle kaldığımız sürece bizi ağırlamaya çalıştı.

Gece nur dershanesinde ikamet ettik. Sabah namazını müteakip “Çamlık” denilen yere gideceğimiz söylendi. Çamlık o tarihlerde Yozgat’ın tek piknik alanı imiş. Sabah namazını cemaatle kıldık. Piknik malzemelerini yüklendik. Şehri bir baştan bir başa yürüyerek geçtik. Geçtiğimiz yollar gayet sakindi. Giderken boş durmuyorduk. Yürürken ne yapılır dersiniz?

Herhalde nur talebeleri nur risâleleri okur. Biz de Bediüzzaman’ın ve nur talebelerinin yaptığı gibi yaptık. Onlar nasıl yaparlarmış? Yolda yürürken birisi nur dersi yapıp diğerleri dinlermiş. Tabiî yollar hep düz değil ki. Bunun da çaresi bulunmuş. Birisi okumaya başladığında diğer kardeşi ona göz olurmuş. Yani okuyan kişinin düşmemesi, dikkatinin dağılmaması için onun koluna girermiş. Böylece yolda geçen zaman boşa harcanmamış olurdu. Biz de öyle yaptık. Okuya okuya “Çamlık” denilen yere vardık. Çamlığın ilk misafirleri biz olduk. Gönlümüzce seçme yapıp yerleştik. Günlük okumamızı yapmak için birer risâle aldık. Çamların sayısı sayılacak kadar azdı. Birer çam ağacı seçtik. Sırtımızı yaslayıp okumaya başladık. Şahsîokuma programımıza kahvaltı ile ara verdik. Kahvaltı sonrası müzakereli ders başladı. Konular yere ve mevsime göre seçilmişti. Âyetü’l-Kübra’dan ve Pencerelerden ufuklar açıldı. Tefekkür dolu saatler başladı. Öğle namazına kadar bu minval üzerine devam edildi.

Öğle ezanı okunacaktı. Yüksek bir yer arandı. Şehirden minare getirecek halimiz yoktu ya. Bir çam ağacını bu maksatla seçtik. Bir kardeş çam ağacının üzerine çıktı. Öğle ezanını gür sesiyle okumaya başladı. “Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab...” deyip cemaatle öğle namazımızı kıldık. Namaz tesbihatından sonra namaz dersimizi yaptık. Şehre nazır küçük bir orman içinde tefekkür dolu saatlerimiz gün boyu devam etti. Dolu dolu bir gün geçirmiştik.

Akşama yakın, kaldığımız mekâna sabahki minval üzere döndük. Minibüsün plakası geçicilikten sürekliliğe dönüşmüştü. Hemen Ankara’ya dönecektik. Yozgatlılarla teker teker kucaklaşıp vedalaştık. Herkes minibüste yerini almıştı. Ben ise aşağıda bekliyordum. Bayram Ağabeyin sert ikazıyla kendimi bir anda minibüste buldum. Benim binmemle minibüs hareket etti. Üzüldüğümü anlayan Bayram Ağabey biraz sonra gönlümü almaya çalıştı. Zira boşa harcayacak zamanımız yoktu. Hizmet sınır ve sinir tanımıyordu.

Zamanın değerini iyi bilmek gerekiyordu. Çünkü, zaman biz istesek de, istemesek de gidiyor ve geri gelmiyordu.

Dipnotlar:

1- Mektûbât, s. 21

2- “Her türlü kusurdan münezzehtir o Allah ki, bunu bizim hizmetimize verdi. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.” (Zuhruf Sûresi: 13.)

Ahmet Özdemir

14.02.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri