Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Umut Yavuz

Ahıska bir gül idi gitti!

Nedim ve Sedim amcaları dinlerken, bir yandan kanımız donuyor, öte yandan da gözlerimiz yaşarıyordu. Üstelik Ahıska Türkü’nün o şefkat kokan şivesiyle, araya Rusça ibareler de katarak olayı heyecanla anlatması, yaşadığı hisleri yansıtması görülmeliydi. Şimdi size aktaracağım olay da en az yukarıdakiler kadar etkileyici ve sarsıcı… Gelin dinlemeye devam edelim:

“Bizim bir eniştemiz vardı. Sovyet zamanında, Türkiye tarafına bir süre geçmişti. Sonra geri döndüğünde Sovyet hükümeti onu yakaladı ve ‘Sen düşman tarafına geçip bize ihanet ettin’ bahanesiyle kurşunlanmasına hükmetmişlerdi. Stalin’in emriyle ertesi gün kurşunlanmak üzere bir zindana atmışlar. Emir çıkmış, sabahleyin vurulacak. Sonra gece yarısı koğuşun kapısı açılmış ve bir Kazak imamını tekmeyle içeri yuvarlamışlar. Kur’ân öğrettiği için, bizim eniştemizle birlikte o da idam edilecekmiş. Bizim enişte de, sabah vurulacağını düşünmekten başka bir şey yapamıyor, kendi kendine söyleniyormuş. ‘Allah’ım delirmek istiyorum, lütfen delireyim, sabah vurulacağım, lütfen delirmek istiyorum’ diye yalvarıyormuş. İmam bunun üzerine yanına gelip demiş ki: ‘Sen neden bu kadar efkârlanıyorsun? Ne oluyor sana?’

“O da, ‘Ne olacak daha bana? Hükmüm kesilmiş, sabah beni öldürecekler’ demiş.

“İmam cevap vermiş: ‘Sen deli misin nesin? Hele daha sabaha daha çok var. Ne ölmesi? Allahu Teâlâ her şeye kadîrdir. Sabaha kadar daha yapacak çok iş var. Abdestin var mı, haydi yatsı namazını kılalım.’

“Eniştem diyor ki, ‘İçmeye bir maşrapa suyumuz vardı. Onu kullanarak abdest aldık. İki adam cemaat olduk, beton zeminin üstünde namaz kıldık. Sonra sabaha kadar uyumadık. Sabaha karşı saat beş civarında yeniden abdest alıp sabah namazı için hazırlanmaya koyulduk. Vakit gittikçe yaklaşıyordu. Tam o sırada, bütün radyolar birden açıldı ve yayın yapmaya başladı: ‘Stalin sabaha karşı ölmüştür (Bu kısmı Rusça söylüyor)’…’

“İmam bunu duyar duymaz ayağa kalkmış ve demiş ki: ‘Gördün mü, Stalin’in emriyle öldürülecektin. Ama o senden önce öldü. Şimdi bak onun emirleri ne olacak!’

“Amcam bu durum karşısında donup kalmış ve şükretmekten başka bir şey yapamamış. Sabah güneş doğduğu zaman hiç kimse yanlarına uğramamış. Kurşuna dizilmemişler. Aradan 10 gün geçmiş, yine gelen giden yokmuş. Daha sonra ise gelip haber vermişler ki, yeniden mahkeme kurulacakmış. Mahkeme kurulunca daha adil bir şekilde yargılanmışlar. Yeniden Türkiye tarafına geçiş maksadını sormuşlar. O da ‘akrabalarımı görmeye gittim sadece’ demiş. Sovyetleri Türkiye’de karalayıp karalamadığını sormuşlar. ‘Yalandır öyle bir şey demedim’ diye cevap vermiş. Sonra 2 senede salıverilmek üzere affetmişler.”

Bu ibretli hikâyeden sonra Sedim Amca sohbeti tarihte önemli bir zaman dilimine işaret eden bir şiirle noktaladı.

Ahıska bir gül idi gitti

Bir ehl-i dîl idi gitti,

Söyleyin Sultan Mahmud’a

İstanbul kilidi gitti.

Şiir, Ahıska’nın Ruslar tarafından işgali üzerine, Ahıskalı bir halk ozanı tarafından yazılmış. Ahıska Sultan Mahmud döneminde Osmanlı’nın elinden çıkınca önemli bir kalenin düşmüş olduğu veciz bir şekilde bu şiirle ifade edilmiş.

Ertesi gün Ahıska köyünde geçmişin acılarını geleceğe dair umutlara harmanlayarak bir bayram sabahına uyandık. Bayram namazında tıklım tıklım dolan köyün camisinde soydaş ve kardeşlerimizle namazı eda edip bayramlaştık. Daha sonra ise İHH’nın Türkiye’den getirdiği kurbanların kesimleri için hazırlanan yerlere giderek, gün boyu kesimlere nezaret ettik. Ahıska köylerinde bayram, gerçek bir bayram gibi yaşanıyordu. Çünkü bu insanlar İslâmiyeti öyle iyi benimsemiş ve özümsemişler ki, değil komünist rejimin kanlı elleri, gülleler ve toplar dahi o dinin kuvvetini kalplerinden söküp alamamış. İşte, bu hislerin verdiği coşkuyla, 70’li yaşlarını devirmiş Nedim Amca yerinden bir aslan gibi fırlayarak, “Eğer cihad olsa, ilk ben koşarım. Çünkü ben Müslümanım, Türküm” diye haykırıyordu.

Ahıska köylerini ziyaretimizden sonra seyahatimizin son gününde Azerbaycan’ın başşehri Bakü’ye dönüp son bir şehir turu attık. Azerbaycan aslında ikilemlerin ülkesi. Soğuk bir coğrafyada olmasına rağmen, Hazar Gölünün (büyüklüğü sebebiyle deniz de deniliyor) etkisiyle deniz iklimi yaşanıyor. Yine de soğuk oldukça etkili tabiî. Petrol ve doğalgaz zengini olmasına rağmen, geçim şartları oldukça zor. Öyle ki, memur maaşları 100 Manat (Manat Azerbaycan’ın ulusal para birimi ve dolardan biraz daha değerli) civarında seyrediyor. Ancak çarşı pazarda fiyatlar hiç de ucuz değil. Meselâ sıradan bir kundura 130 Manat, halbuki bir memur maaşı 100 Manat demiştik. Bu çelişkinin nasıl aşıldığını tahmin edebilirsiniz. Ne yazık ki, ülke ekonomisi tamamen kara ekonomi üzerine bina edilmiş. Rüşvet adet haline gelmiş. Başka türlü memurun, öğretmenin ve polisin o maaş oranlarıyla yaşaması da pek mümkün görünmüyor. Tam bir “benim memurum işimi bilir” vaziyeti hakim.

Petrol zengini bir ülkede, umulduğu gibi, ulaşım oldukça ucuz. Öyle ki 1 manat ile tam 20 defa metroya yahut otobüse binebiliyorsunuz. Halbuki o parayla İstanbul’da bir defa bile binemezsiniz. Petrol de Türkiye’ye oranla tam 6 misli ucuz. Bütün bunlara rağmen, kara ekonomi sebebiyle sıkıntı yaşanıyor.

Bakü büyük bir şehir. Klâsik Sovyet etkisi oldukça hissediliyor. Alt yapı ve üst yapı tam Sovyet tarzında inşa edilmiş. Büyük ve taştan binalar dikkat çekiyor. Doğalgaz ve metro şebekeleri de yine Sovyet mirası. Sovyet rejiminin hükmettiği yerlere tek katkısı da bu olsa gerek. Şimdiye kadar gittiğim demir perde ülkelerinin hemen hepsinde bu manzarayı müşahede etmiştim. Bakü de bu konuda beni yanıltmadı. İlham Aliyev de babası gibi eski Sovyet tarzı taş binaları oldukça seviyormuş. Bu sebeple kendisinin makam aracının geçtiği bütün caddeleri devlet bütçesiyle yenileyip, Sovyet tarzı binalar olacak şekilde restore ettiriyormuş. Bu da başka bir devlet başkanı fantezisi olarak kayıtlarımıza geçiyor.

Bakü’de, ayrıca geniş caddelerin olduğunu da söylemeye gerek yoktur herhalde. Şehirde özellikle görülmesi gereken yerlerden biri Millî Meclisin de hemen karşısında bulunduğu Şehitler Hıyabanı ve Şehitler Camii. Bunun yanı sıra, sahil bölgesi de oldukça estetik yapılı binaları haiz. Hükümet Konağı da yine sahilde yer alan ve görülmesi gereken binalardan biri.

İçinde yaşayan mültecilerle birlikte yaklaşık 3 milyonluk bir metropol olan Bakü’de mutlaka görülmesi gereken yerler arasında, İçerişeher bölgesi, Şehitler Hıyabanı, Ateşgâh ve çeşitli müzeler sayılabilir.

Azerbaycan denilince bir Türkiye vatandaşının aklına ilk olarak renkli şiveleri gelecektir. Gerçekten de Azerîlerin kendilerine has ve hoş bir şiveleri var. Öyle ki, insan dinlemekten zevk alıyor. Bazı kelimelerin kullanımları ise, size biraz komik gelebilir. Ama unutmamak lâzım ki Türkiye’de kullanılan bazı kelimeler de onlara aynen komik geliyor. Ve bir tavsiye, asla bir Azerî vatandaşın yanında onların kullandıkları kelimeleri komik bulduğunuzu hissettirmeyin. Çünkü, haklı olarak, kızıp alınıyorlar. Şu günlerde Azerbaycan hükümeti televizyonlarda Türkiye Türkçesi ile yayınlanan dizilerin sayısının azaltılması ile ilgili bir kararı tartışıyor. Hükümetin bir kanadına göre, bu tür diziler Azerbaycan’ın kendine özgü şivesini olumsuz yönde etkiliyormuş. Şüphesiz haklı olabilirler.

Bakü’yü de bir güzel gezdikten sonra, Türkiye’ye dönüş yolunu tutmuştuk. Bakü’de hoş anılar yaşadık ve yahşi insanlarla tanıştık. Bu vesileyle Bakü seferimizde bize yarenlik eden Raif, Adem, Mustafa, Mehmet abilere ve bize orada önemli yardımlarda bulunan Hüseyin Büyükfırat, Doktor Ferhat Beylere, önemli Risâle dersleriyle bizi yalnız bırakmayan Sabri Akıncı Ağabeye, Anar’a, Eshab’a, İhsan Ağabeye, Nedim ve Sedim Amcalar ile Ensar Dayıya ve ismini burada yazmadığımız arkadaşlarımıza misafirperver Azerî, Ahıskalı ve Çeçen kardeşlerimize teşekkür etmeden geçemeyeceğim.

Hepsi yahşı ve salamatla kalsınlar…

Azerîler neyi nasıl söylüyor?

Aşağıda Azerîlerin kullandıkları bazı kelimelerin karşılıkları yer alıyor. Oraya ilk defa gidecekler için mutlaka faydası olacaktır:

Ekmek: Çörek

Yoğurt: Gatık

Domates: Pamidor

Salatalık: Hıyar

Anahtar: Açar

Para: Pul

Konuşmak: Danışmak (Yahşı danışır: İyi konuşur)

Bulmak: Tapmak

Anlamak: Başa düşmek

Anladın mı: Başa düştün!, Anladım: Başa düştüm vs.

İyi: Yahşı, Kötü: Pis (Bizdeki pis anlamında değil, doğrudan kötü anlamındadır)

Doğru: Düz (Doğru konuş: Düz Danış)

Günaydın: Sabahınız heyr

Selâm: Salam

Allahaısmarladık: Sağol, Helellik, Salamatla

İzninizle kendimi tanıtayım: İcaze verin özümü tagdim edim

Nasılsınız: Necesiniz?

Teşekkürler, iyiyim: Sağol, yahşıyam.

Bunun fiyatı nedir: Bu neçeyedir?

Durun, burada ineceğim: Sakhlayın, düşen var.

Ne zaman?: Ne vakht (vaxt)

Saat kaç: Saat neçedir?

Saat 3’ü 10 geçiyor: Saat 4’e 10 işleyip

Lütfen, rica ederim: Hahiş edirem

Dövizi nerede bozdurabilirim: Valyutayı harada deyişebilerem?

Sabah erken bekliyorum: Seher tezden gözlüyrem

Nerede: Harada?

Hangisi: Hansı?

- SON -

Umut Yavuz

03.02.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (02.02.2008) - Stalin zulmü çok can aldı

  (01.02.2008) - Çeçen yetimlerin yüzü güldü

  (30.01.2008) - Beşinci kıtada şevk dolu Nur hizmetleri

  (29.01.2008) - Anzakların ülkesinde iki kahraman Osmanlı

  (28.01.2008) - Aborjinlerden devlet özür diledi, şimdi sıra toplumda

  (27.01.2008) - Kongo, Darfur’dan daha beter

  (26.01.2008) - Dünyadaki saklı Türk yurtları

  (25.01.2008) - Afrika büyük bir pazar

  (24.01.2008) - Mekke Kilisesi’nden Papa Muhammed’e

  (23.01.2008) - Kinşasa’yı özgürce dolaştık

 

 Son Dakika Haberleri