Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Askerî harekât siyasî skandal

Türkiye, Kuzey Irak topraklarına girdikten sonra, Amerika’ya rağmen orada “süre belirtmeden” ve kendisine “sınır tanımadan” kalabilir miydi?

Hayır, kalamazdı. Ve, zaten kalmadı.

Yani, dün sabah saatlerinde tüm Türkiye ve dünyanın Kuzey Irak’taki TSK personelinin Türkiye topraklarına geri döndüğünü öğrenmesinde anormal bir durum yok.

Hayır, var.

Geri çekilme, tüm harekât bilançosunu kuşku altına sokacak ve Türkiye’nin itibarını yaralayacak bir görüntü ile gerçekleşti. İster istemez, tüm zihinlerde “Amerika çekilin dedi, Türkler, ertesi sabahı bile beklemeden çekildiler” diye bir fotoğraf yerleşti.

Hükümetin, Genelkurmay’ın aldığı geri çekilme kararından haberdar olmadığından haberdarız. Hükümet mensupları da, biz vatandaşlar gibi, geri çekilmeyi dün sabah uyandıklarında öğrendiler. Yani, geri çekilme bir “siyasi karar” eseri değil.

Bu, Türkiye’deki “yönetim zaafı” bakımından başlı başına bir skandal.

Hükümetin, siyasi inisiyatifi elinden kaçırması olgusunun olumsuzluğu bir yana, geri çekilmeye ilişkin Genelkurmay’ın dün, geri çekilmenin öğrenilmesinden saatler sonra yaptığı açıklama da, zihinlerde uyanmış tedirginliği ve soru işaretlerini kaldırmadı.

***

Ortada besbelli ki, kocaman bir “yanlışlık” söz konusu.

Kara harekâtının “süre ve kapsamı bakımından sınırlı” olacağı işin en başında zaten en yetkili ağızlardan ilân edilmişti. Dolayısıyla, “yanlışlık” geri çekilmede değil, geri çekilmenin zamanlaması ve şeklinde.

Evet. Gerek hükümet, gerekse Genelkurmay, zaten böyle olacağı belli, besbelli bir durumu, özellikle “iç kamuoyu”na dönük, Amerika’ya “hava basma” vesilesine dönüştürmekle, kendilerine kimi çevrelerden bir bumerang gibi dönecek, iletişim politikası hatası, “PR hatası” işlediler.

Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, Türkiye’ye gelmeden önce gerek Avustralya, gerekse Hindistan’da yaptığı açıklamalarda, “mesaj” göndermiş ve Türkiye’nin “kısa süre içinde çekilmesi” çağrısını yapmıştı. Ayrıca, bırakın Kürt sorununu, PKK sorununun bile “sadece askeri yöntemler”le ve bizzat bu “kara harekatı” ile çözülemeyeceğini söylemişti.

Ankara’da bu görüşlerini tekrarladı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Kısa süre izafidir. Bir yıl da olabilir, bir gün de. Amerikalılar, Afganistan’da terörizme karşı yıllardır savaşıyorlar” demişti.

Türk medyasının bu sözleri, Amerikalılara “alaycı bir gönderme” olarak algılaması doğaldı. Hükümet kanadından yapılan ve hatta Bağdat’a gönderilen Dışişleri heyetinin başındaki Ahmet Davudoğlu’ndan, harekatın “süresi ve sınırları”na ilişkin ta oradan yapılan açıklamalar da, “Amerikan mesajı”nın “kabul görmediğini” algılamaya imkan veriyordu.

Nitekim, sadece Türk medyası değil, yabancı medya da, dün bu algılamaya uygun başlıklarla çıktı. AFP, “Bush’un Türklere kuzey Irak’ı ‘çabucak terketme’ çağrısı Ankara’da sağır kulaklara düştü” haberini verdi. Arap basınında bu başlığa yer verildi. Daha önemlisi, New York Times, “Türkiye Gates’in Irak Saldırısını Sona Erdirme Çağrısına Direniyor” başlığını yayınladı.

New York Times’a göre, Gates, Ankara’ya Kuzey Irak dağlarındaki harekatın birkaç gün içinde sona erdirilmesine ilişkin kesin bir mesajla gelmiş, ama üç saati aşkın süre, sivil ve askeri liderlerle yaptığı görüşmelerde, harekatın ne zaman sona ereceğine ilişkin herhangi bir güvence almamıştı.

Gates, Amerika yolunda uçakta bilgi verirken, “Sanıyorum, Türkler, mesajımızı aldı” dedi. O havadayken, bizzat, Başkan George W. Bush, -bu konuya ilişkin olarak alışılmadık biçimde- kameraların önüne çıktı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “hızla hareket ederek amaçlarını elde etmelerini ve ardından mümkün olan en kısa sürede çıkmalarını” istedi. (to move quickly, achieve their objective and then get out... as quickly as possible)

Herhalde, Bush’un bu sözlerinden “Birkaç saat içinde çıkın” anlamı çıkmaz.

Gelgelelim, Bush’un ve Gates’in dünya kamuoyu önünde açıkça yaptıkları çağrıların ardından yarım gün geçmeden TSK’nın Kuzey Irak topraklarını terk ettiği haberleri geldi.

Türk iç siyaseti, bunu etkili bir “muhalefet ve hoşnutsuzluk kozu” olarak elbette kullanır, muhtemelen kullanacaktır. Uluslararası sistem ve bölge ülkelerinin ise, “manzara”yı “ABD’nin Türkiye üzerindeki gücünün göstergesi” olarak algılayacağı kesin gibi.

Bir haftayı aşkın süredir tüm televizyon kanalları ve muhabirlerinin, müthiş bir “savaş propagandisti” kesilmesiyle zihinleri “gerçek dışı” bombardımana tutulan Türk kamuoyu ise, büyük bir ihtimalle “hayal kırıklığı” duygusu yaşayacak. Yaşıyor da.

En büyük şaşkınlığı ise, bir haftadır ekranlara fırlayan ve “Hedefin Kandil” olduğunu “uzman eda”yla açıklayan emekli generaller ile kerameti kendinden menkul “terör ve askerlik uzmanları” yaşayacak herhalde.

“Kullanım süresi dolmuş” böylelerine her seferinde manşet açan ve ekran sunan medya da şaşkınlıktan nasibini alacak. Aldı da.

Bu durumda, Genelkurmay Başkanı, “Kısa süre izafidir demiştim. Bu, birkaç saat anlamına da gelebilir” diyebilir tabii. Hükümet ise, “Biz, ta en başında sürenin ve kapsamın sınırlı olduğunu söylememiş miydik” gibi bir açıklamaya başvurabilir. İkna edici ve tatmin edici olabilir mi?

Nereden baksanız, “iyi yönetilmemiş” bir “PR kampanyası”ndan söz edilebilir.

Ya, Bush ağzını açtığında, Gates’den mesaj alındığında, birkaç saat sonra Kuzey Irak’tan çekilme olacaksa, “Amerika’ya efeleniyor” görüntüsü vermeseydiniz; veya madem verdiniz, bari, bir 48 saat sonra çekilmeyi başlatsaydınız.

***

Kuzey Irak’a uzun yıllardan sonra gerçekleştirilmiş “ilk kara harekatı”nın ne olduğu, ne olmadığı, bu şekilde durmasının “siyasi ve askeri sonuçları”nın ne olacağı önümüzdeki günler uzun uzun tartışılacak.

Bu harekâtın, beklenmedik bir zamanlama ile apar topar sona ermesi için, “harekâtın devam etmesini mümkün kılmayan” bir neden olması gerekir.

Bunun, PKK’nın sahada verdiği sert karşılık olması mümkün değil. TSK’nın ateş gücü ile PKK sahada karşılaştırılamaz bile.

Ya Amerika’nın “Irak hava sahasını kapatacağını” veya “istihbarat işbirliğini keseceğini” bir yolla Genelkurmay’a bildirmesi gerekiyor. Bu, tamamıyla “spekülasyon”. Bilmiyoruz. Muhtemel de gözükmüyor.

Kara harekâtının neden ve nasıl böyle aniden duruverdiği, belki ilerde ortaya çıkacak bir “sır” olarak kalacak.

Bundan sonraki gelişmeleri, şu an itibarıyla kestirebilmek kolay değilse de, bir şeyden emin olunabilir:

Türk halkı, sivil ve asker yöneticilerinin açıklamalarına, bundan sonra daha az güvenecek ve inanacak...

Referans, 1-2, 3. 2008

Cengiz Çandar

03.03.2008


 

Bir günden de kısa olabilir

Daha az ölümü, daha fazla aklı olacaksa memleketimin, neden olmasın!

“Bir gün de olabilir, bir yıl da” dediğinizde, 24 saatten öncesi bile daha iyi olacaksa, neden olmasın.

Analar söyleyin evlatlarınıza: Artık “terör” getirmesinler buraya!

Analar sarılın evlatlarınıza: Artık “terör”e çıkmasınlar dağlara!

Binlerce ananın oğlu da üniformasıyla eksi yirmilere gömülmesin.

“Yetkili konumdaki” babalar ile analar, ki onlar da başka anaların, babaların evlatlarıdır, ki onların da evlatları vardır; artık başka şeyleri daha fazla düşünmelerinin zamanıdır.

Koskoca, kadim bir devlet ile rengarenk bir millet, kaç ölü aldığı ile kaç ölü verdiğini karşılaştırarak adam akıllı bir yolculuk yapamaz.

Akıl yorulmasıdır.

Bu sayıların çok daha yüksek olacağı bir hedef ile başarı tarifiyle kendini aldatamaz.

Akıl yamulmasıdır.

Ama ille “Ne oldu da harekat bitti?” sorusuna gelirsek...

Önce memleketinizdeki palavra, gaz, hamaset düzeyini kavrayacaksınız.

Bilhassa medyadakini.

Ekranlarda atıp tutanları.

Köşe komutanlarını.

Manşet kurmaylarını.

Sonra, sivil ile asker, gözbebeğiniz devlet erkanını size daha fazla hakikat söylemeye çağıracaksınız.

Sakin. Uçmadan, uçurmadan.

Sizden bu dünya işlerinin özünü kaçırmadan.

“Mutabakat ne?” diye soranı azarlamadan.

Siz meydanlarda slogan slogan bölünürken, hükümetinizin de, ordunuzun da, nihayetinde “ABD müttefiki, NATO parçası, Irak’ta koalisyon ortağı, Afganistan’da mevcut, Lübnan’da ABD’ye destek, Filistin’e soykırımdan bahseden İsrail ile ortak tatbikatçı” olduğunu unutmayacaksınız.

Herkes ve devir değişmiştir elbette, ama “Kanlı Pazar” nefretinin bu topraklara nasıl yerleştirildiğinin, Gladio hücrelerinin nerelerden beslendiğinin, askeri darbelerin hangi süper devletin teşvik ve onayı ile gerçekleştiğinin hatırasına sahip olacaksınız.

1 Mart tezkeresini esasında kimlerin geçirmek istediğinin, sonra o “kabahat” in misillemesi için ülkeniz üstünde hangi tezgahlar kurulduğunun, derken telafi için çok bağımsız yetkililerinizin nasıl çırpındığının, darbe tehdidinin nasıl oluştuğunun, sivil ile asker en üst düzeyinizin Washington’a neden koşturduğunun asgari merakını duyacaksınız.

Bir; ABD birdenbire, Kuzey Irak’tan PKK sızmalarının, saldırıların, mayınların, katliamların artmasına nasıl göz yumdu yahut el verdi; Irak’taki kayıp silahlar PKK’nın eline nasıl geçti?..

İki; sonra ne oldu da ABD de PKK’ya karşı anlık istihbarat vermeye, sınır ötesini makul görmeye başladı?..

Üç; ABD gölgesinde, ABD’nin işgal ülkesinde, ABD’nin en ziyade kullandığı Kuzey Irak Kürtlerinin bölgesinde bir askeri harekat ne kadar bağımsız olabilirdi?..

... diye düşüneceksiniz.

İsterseniz şöyle düşünebilirsiniz:

“En olumsuz koşullarda sınırı aşıp ciddi bir askeri harekat yapabilen bir ordumuz var.”

O olay doğrudur. Korkmadan ölen çocuklarınız var. Ağlamasanız bile acılarınız var.

Ama şöyle de düşünmelisiniz:

“En olumsuz koşullarda dahi sınırın içinde esaslı bir şeyler olmalı artık.” Çocuklar ölmese artık.

Çünkü; halklarla, devletlerle, çocuklarla çok oynanıyor bu coğrafyada.

Kısa sürede, “ABD gölgesinde yeniden azan terör” onlarca şehit ve ölüye mal oldu.

“ABD gölgesinde sınır ötesi cevap” da öyle.

Belki şöyle yapmalı:

Kimsenin başı öne eğilmesin!

Kimse daha fazla utanmasın,utandırılmasın; utanmamak için atıp tutmaya ihtiyacı olmasın.

Hele hele, ABD “savaş” istedi diye tezkerelere soyunanlar, tezkere geçmediğinde medyada ağıt yakanlar, ABD kızdı diye felaketten felaket beğendirenler şimdi niye utanacak ki!

Asıl utanılacak şey şu:

Bu cennet vatan neden cennet değil!

Sabah, 2.3.2008

Umur Talu

03.03.2008


 

Niye bu noktaya gelindi?

Bu kâbus gibi görünen felâket halimizi beğenmeyen Azîzan, “-Hukukçu olarak niçin yazmıyorsun, uyarmıyorsun?” diye soruyorlar. “-Kaç kez yazdım ve söyledim!” deyince de “–Anlamam ben seni okumuyorum, takvâlı yazarları okuyorum zaten, bu sebeple ne söylediğini de duymadım, olsun sen yine de yaz!” diyorlar.

İnşaallah artık son def’a yine yazıyorum:

1) Zamanlamada mı yanlış yapıldı? Yanlış iplerle mi bu kuyuya düşüldü? Önce Anayasa’yı “ikna odalı Anayasa” olmaktan çıkarmak, “Başlangıç bölümü=ikna odası”ndan Anayasa’yı kurtarmak daha iyi olmaz mıydı? Çünkü Başlangıç Bölümü’nün ikna odasında “bu yararlanmak istediğin Anayasa’dan yararlanman için, önce bizim Babayasamız’a kayıtsız-şartsız uyacaksın!” dayatması yapılıyor. Bu ikna odasında Babayasa’ya sadakat yemini edip değişen nice “marksist, leninist ve hattâ maoistler” görmüşüzdür. Ne var ki böyle bir “ikna’ odalı Anayasa”yı hiçbir kıt’anın hiçbir ülkesinde görmemişizdir. “Biz bize benzeriz” ey Azîzan! Ne var ki bu gerçeği ancak kendi başımıza “bir kademe terfi edememek” gibi muazzam bir felâket gelmedikçe anlayamayız ve telâfî edilirse de derhal unuturuz. Önce “ikna’ odalı Anayasa” düzenine müstahakk olmadığımızı halk-ı âleme göstermeliyiz. Var mısınız ey Azîzan?

2) İkinci adım olarak: düğünlerde meydanlarda davul-zurnayla oynarken bize benzemekle öğünebiliriz, ne var ki “evrensel düzey”de “Tabiî Hukuk Standardları Enstitüsü”nün “genelge”lerine Türk’ü de, Kürd’ü de, Yahudisi de, bütün halk-ı âlem uymalı, çifte standard musibetine “ulusal” düzeyde de son verilmelidir. “Öteki’ne zulüm; sevab muciptir” anlayışı; ahlâksızlıktır.

3) Bu evrensel ilkeler gereğince -ki bunların bahsi ikna odasında değil, kulak asılmaması sağlandıktan sonra Anayasa’da geçer- ilke olan, asl olan hürriyetdir. “Bir şey, mübah olduğu kanunda belirtilmedikçe yasaktır” zihniyeti artık Cengiz Yasası’na törenle defnedilmesi gereken bir zihniyettir. Doğru olan, tam aksidir: -İnsan hürriyeti ilkedir. Meğer ki Anayasa’da belirtilen gerekçelere dayanan özel bir kanun kuralı ile yasak getirilmiş olsun! Tövbe estağfirullah! Beni de nihayet zıvanadan çıkaracaklar da zarif ve nâzik “ülen”i dahî “ulan”a çevireceğim, belki böylesini anlarlar: -Ulan efendim bu yasaklayıcı kanun kuralı nerede? Olmayan kuralı, Yargı var edebilir mi? Yargı da Anayasa ile bağlı değil midir?

4) Şu halde, “başörtülü kızlarımızı Üniversite’ye almak için cevaz veren bir kanun kuralı çıkarın da, ek-16 gibi, Baykal yapsın O’nu da deve! türküsüyle, Babayasa’yı Anayasa’ya karşı çıkaran mı suç işliyor, yoksa uyaran mı? Aklınızı nân u penîr ile ekl mi eylediniz? Haydi yine edebimizi takınalım: -Ülen seçkin ve saygın vatandaşlarım, aslında ona bile gerek yok iken ek-17. Madde nenize yetmiyor? Milletçe artık “hayırlar fethola!/Şerler def’ ola!” diyebileceğimiz zaman gelmeyecek mi? Ey Bâd-i Sabâ, Yar ile vuslat ne zamandır? Herkesin Anayasası gelmiş, okunur/Benim yüreğime hançer sokulur/Sokulur amman ammân!- Efferim! Bu türküyü bizim hamamımızda oku da hristiyan veya kürd hamamında da okursan külâhları denüşürüz, bilmiş ol! Fuları savun amma, sokaklarda mızıka çalma çocuk, ekispireslere de binem deme! Kaybolur veya vurulursun! Atillâ Emmi sana dimedi mi?

Yeni Şafak, 2.3.2008

Hüseyin Hatemi

03.03.2008


 

İsmiyle müsemma

Mahmut Esat Bozkurt’u duymuşluğunuz vardır, “Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından” falan filan.

Hayır, “zevat-ı mutadeden” değil. Atatürk’ün sofra arkadaşlarıyla iş arkadaşları ayrı ekiplerdi.

Türkiye’de yakın zamana kadar yasak olan “Bozkurt” adlı Atatürk biyografisinin yazarı Harold Armstrong, birinciler için “desperados” deyimini kullanır!...

Trene binip binip Ankara-Haydarpaşa seferini yapanlar, önceleri Yalova’ya, sonra Florya’ya, sonra Savarona’ya “takılanlar” birincilerdir.

Mahmut Esat, Mustafa Necati, Tevfik Rüştü gibi adamlar ikinci gruba girerler. Mahmut Celal de öyledir (Bayar)...

Mahmut Esat Bey hukukçu, “iktisat vekilliği” de yapmış, “adliye vekilliği” de... Medeni Kanun’un gerekçesini (esbabı mucibe layihasını) yazan adam...

Bozkurt soyadı kendisine bizzat Atatürk tarafından verilmiş. Atatürk yakınlarına soyadı dağıtmayı severdi.

Bu soyadı, 1926 yılında cereyan etmiş olan ünlü “Bozkurt-Lotus davasından” kinaye... Bozkurt adlı bir Türk gemisiyle Lotus adlı bir Fransız gemisinin Ege’de çarpışmaları üzerine bizi Lahey’de savunan Mahmut Esat Bey olmuş...

Ankara Hukuk Fakültesi’nin kurucularından ve profesörlerinden...

Yazının buraya kadarının bir kısmı Google malıdır.

Bendeniz çok şükür “gugıl mugıl bilmem arkadaş, aklım ermez, yardımcı gençler var, bir şey lazım olunca onlara söylerim, arar bulurlar, getirirler” diyen yazarlardan değilim...

Fakat yazısını Google’dan apartmakla yetinenlerden de olmadığım için, lafın devamı var!

Başta Sayın İnönü olmak üzere, Sayın Peker, Sayın Saracoğlu falan gibi adamlar “çok solcular” ya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin yöneticileri... Basında da Sayın Yunus Nadi çok solcu, Cumhuriyet Gazetesi’nin yöneticisi, “Atatürk’ü anlayan tek lider Hitler” diye manşetler atıyor... Yolundan ayrılmakla hata ettiğimizi söyledikleri Nihal Atsız da pek solcu...

Bunlar sosyalist ama nasyonal sosyalist, eh, o kadarcık çeşitleme de kadı kızında bile bulunur.

Sayın Bozkurt da 1943 yılında ölene kadar, İzmir milletvekili... Savaşın sonunu görememiş, görseydi üzülecekti.

Bakınız, daha 1930 yılında da, daha kesin konuşalım, 19 Eylül 1930 tarihinde, Milliyet Gazetesi’ne verdiği bir demeçte ne demiş:

“Benim düşüncem şudur: Herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir. SAF TÜRK OLMAYANLARIN, TÜRK ANAVATANINDA SADECE BİR TEK HAKLARI VARDIR: HİZMETKÂR OLMA HAKKI, KÖLE OLMA HAKKI.”

O tarihte Adalet Bakanı. Adalet dağıtıyor, adaletin dağıtılmasını düzenliyor.

Biz demokratız, o cumhuriyetçiymiş meğer!

Biz eşeğiz, o büyük adam.

Sabah, 2.3.2008

Engin Ardıç

03.03.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri