Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 09 Mayıs 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Kendilerine tarafımızdan hak geldiğinde, "Onunla beraber imân edenlerin kadınlarını sağ bırakıp erkeklerini öldürün" dediler. Fakat kâfirlerin hilesi boşa çıkmaya mahkûmdur.

Mü'min Sûresi: 25

09.05.2008


Hastalar Risâlesi

Geçenlerde vefat eden inşaat mühendisi Muammer Gabalı Ağabeyi 2007 yılında ziyaretine gittiğimde enteresan bir olay anlatmıştı. Medine’de yaşayan mühendis arkadaşı Mustafa Yeşilyurt anlatmış. Olay şu:

“Bir kanser hastası Umreye gitmek istiyor. Doktoru izin vermiyor. Hasta doktoru dinlemiyor, Peygamber aşkından Medine’ye gidiyor. Namazı beklerken bir ara Ravza-i Mutahhara’da dalıyor. Bir rüya görüyor. Rüyasında Peygamber Efendimiz (asm) hastaya şu salâvat-ı şerifeyi öğretiyor. Bu salâvat-ı şerife Büyük Cevşen’de s. 190 (Yeni Asya Neşriyat) ve Lem’alar’da s. 279’da mevcut. Meâli: “Allah’ım! Kalblerin tabibi ve ilâcı; bedenlerin âfiyeti ve şifası, gözlerin nuru ve ziyası olan Efendimiz Muhammed’e (asm), onun âl ve Ashabına salât ve selâm eyle.”

Bu hasta, Mescid-i Nebevî’deki Osmanlı Saatinin altına gidiyor. Çok enterasan bir şeye şahit oluyor. Orada oturanlar da bu salâvât-ı şerifeyi konuşuyorlar. Hasta, memlekete dönünce bu duâya devam ediyor. Şifa buluyor. Doktorlar hayret ediyor. Rahmetli Muammer Ağabey de bu duâyı çok okudu. Yanından ayrıldıktan sonra bu duygularımı Opet Petro İstasyonunun sahibi Abdülkadir Bıravo ile paylaştım. Abdülkadir Kardeş babasına anlatmış bu olayı. Babası bana telefon etti, “Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesinde bir kanser hastası kardeş var, git ona bu yazıyı oku” dedi. Hastaneye giderken enteresan bir durum yaşadım. Baktım cebimde para yok, otobüs biletim de yok. Tam otobüs durağa geldi, hızlıca geçti gitti. “Eyvah otobüs kaçtı” dedim. Bu sırada manavdaki bir müşteri sesimi duydu. Sordu: “Sen nereye gidecektin?” dedi. Ben de “hastaneye” dedim. “Gel seni götüreyim” dedi. Lüks bir araba idi. Beni hastaneye bıraktı. Ben de duâyı kardeşin refakatçisine verdim. Âdil isimli bir nur talebesi idi kardeş. Daha sonra vefat etti. Allah rahmet eylesin. Amin.

Bu duâyı Bursa’da çok ciddî bir ameliyat geçiren ve 35 dikiş atılan kardeşimiz Ahmed Aslan’ın yakınları da çok okudular. O da şifa buldu.

Hastalar Risâlesi ile ilgili yaşadığım enteresan bir durum da şu:

Emir Sultan Lisesi’nde çalışırken, bir öğrencim annesinin felç olduğunu, devamlı yatttığını söylemişti. Babası da kredi çekmiş. Ödemede zorlanmışlar. Aile epeyce bir sıkıntı çekmiş. Ben bu öğrenciye Hastalar Risâlesini verdim. Yıllar sonra öğrenci bana telefon etti. “Hocam sizinle önemli bir meseleyi görüşmemiz lâzım” dedi. Ben de “Buyur gel, vakfa sohbete gidelim” dedim. Akşam Cumartesi dersine arkadaşları ile geldi. Konuyu anlattı.

“Hocam, annem vefat etti. Size selâm söyledi. Verdiğiniz kitabı okuduktan sonra, 30 yıl kaza namazı olduğunu hesaplamış. Hepsini kılıp namaz borçlarını ödedikten sonra vefat etti” dedi. “Hocana söyle ‘Hakkını helâl etsin’” demiş .

Ben de helâl olsun dedim. Daha sonra “Bana, öldükten sonra dirilmeyi anlatan bir kitap verir misiniz?” dedi. Ben de Haşir Risâlesini verdim, gitti.

Diğer bir olay: Bir öğretmen, kanser hastası ve hastanede yatıyor. Bir kız öğrenci bu öğretmeni ziyarete gidecek, ama Hastalar Risâlesini öğretmenine götürüp götürmeme konusunda mütereddit. Sonra götürdü, öğretmen kitabı okuyunca, “İyi ki ben hasta olmuşum. Bu hastalık ile hem Allah’ı tanıdım, hem de ahirete inandım. Değilse inançsız gidecektim.” Bir sonraki ziyaretinde kız öğrenci gül götürünce bunları anlatıyor öğretmeni. Sınıfta bırakır endişesiyle ya kitabı vermeseydi!

Bazen risk almak çok şeyi kurtarabiliyor.

Bu konuyu anlatan merhum Dr. Haluk Nurbaki’nin, merhum Prof. Dr. Ayhan Songar’ın, Merhum Dr. Sadullah Nutku ve oğlu Prof. Dr. Mustafa Nutku’nun da enteresan hatıraları var. Onları da bilâhare yazarım inşallah.

Erdoğan AKDEMİR

09.05.2008


İhsan ve yalnızlık

Hayy bin Yakzan ve Robinson Crusoe gibi eserlerin elbette bir çok felsefî hedefleri ve bunlara göre bir çok yorumları vardır. Fakat öncelikli olarak, bir insanın ıssız bir adada nasıl yalnız yaşayabileceğini değil, bunun ne kadar imkânsız olduğunu anlatırlar. İnsan, birçok ihtiyaçları olan ancak bunların çok az bir kısmını kendisi karşılayabilen bir varlıktır. Daha da önemlisi, sosyal bir varlıktır, medenîdir. Konuşmak, görüşmek, görülmek, anlaşılmak ve takdir edilmek gibi esasta muhatap alınmanın en can alıcı fonksiyonlarını da ister.

Issız bir adada yetişen Hayy, yıllar geçtikçe, kendisini gören fakat anlayamayan dostlarından yani etrafındaki sevimli hayvanlardan sıkılmıştır... Fakat zaman geçtikçe adada gördüğü ve yaşadığı hadiselerin tesadüfî olmadığını fark ederek, en nihayetinde her şeyi gören ve bilen bir yaratıcı olduğunu hisseder ve yalnızlıktan bir derece kurtulur. Yani mutlak mânâda ıssız ve sahipsiz bir yer ve bir nesne yoktur. Eserin müellifi İbn-i Tufeyl, kişinin akıl yoluyla, kısmen de olsa hakikata bir derece ulaşabileceğini, en azından bir yaratıcının varlığını keşfedebileceğini de bu şekilde ifade eder.

Evet bu gün insanlar Hayy ve Robinson gibi ıssız bir adada değiller, kalabalık şehirlerde yaşıyorlar. Konuşuyor, izliyor, izleniyor. Nerede olursa olsun telefonla aranıyor, marketlerde, şehir merkezlerinde ve otoyollarda kameralarla izleniyor. Bir tarafta kayda alınıyor, her tarafta takip edilebilen ya da her yerde geçerli olan bir numarası var. İleride kim bilir belki de, uydudan izlenebilen bir kimliği de taşımak mecburî hâle gelecek. Ancak bütün bunlara rağmen Hayy ve Robinson kadar yalnız ve rahatsız. Çünkü başkaları onu hakkıyla anlamıyor, anlayamıyor. Gerçekte ise muhtemel suçlarına karşı takip ediliyor. Vazifesini yapan iyi bir insan olduğu için onu takdir edecek ne bir göz, ne de bir sistem ve ne de bir otorite var. Gerçekte mümkün de değil.

İnsanlar gerçekten yalnız mı? Evet, insanlar açısından belki Hayy kadar yalnız. Fakat Âlemlerin Rabbi açısından, O’na muhatab olması yönünden bakıldığında, tıpkı Hz. Yunus (as) gibi, gece karanlığı, deniz ve balık şeklinde kat kat karanlıklar içerisinde de olsa, yalnız değildir. Duâları işitilir, kalbindeki samimiyet ve ihlâs hakkıyla görülür, acz ve fakrıyla birlikte içine düştüğü hâl ne kadar gizli ve kapalı olursa olsun, her şeyi kuşatan bir ilim ve kudretle murakabe ve kontrol altındadır.

Peygamberimiz (asm) bir soru üzerine; “İhsan, sanki Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na kulluk etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de O seni görüyor” diye cevap vermiştir. Evet Cenâb-ı Hak Basîr’dir, Alîm’dir. Zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi görür, yörüngelerine kadar her şey O’nun kader kalemiyle çizilir. Enfâl Sûresindeki ifadeyle “kişiyle kalbi arasına girer”. Onları görüyor ve kudret eli orada işliyor ki, mükemmel bir şekilde idare ediyor. Zaten yaratan da O’dur. Yine kalbimizle aramızda geçenleri biliyor ki, biz farkında olmasak da, akıl, kalp, dimağ, göz ve dil gibi harika cihazlar arasındaki haberleşme ve iletişimi sağlıyor. Bir yerde husûle gelen fikir, niyet ve tahayyül diğer yere ulaşmadan Cenâb-ı Hakkın ilmine dahil oluyor. Çünkü onları hasıl eden mekanizma onun kudret elinde olduğu gibi, diğer yere nakleden de sadece O.

İhsan, en güzeli ya da Türkçe’ye “ihsan etmek” şeklinde geçtiği şekliyle karşılıksız vermek gibi mânâlarla ifade ediliyor. “En güzeli” şeklinde olursa; imanın ve İslâm’ın ya da kulluğun en güzel şekilde, kulun her an kendini Rabbinin huzurunda olduğunu idrak ederek yapılması demektir. “İhsan etmek” şeklinde olursa da, karşılıksız tek taraflı, yani O’nun bizi görmesi ve gördüğüne iman etmemiz, ihsan mertebesinde O’nu görüyor gibi kulluk etmemiz için yeterlidir.

Bakara Sûresi’nde “Onlar gayba iman ederler” şeklinde ifade edildiği gibi, biz mü’minler görmediğimiz halde Rabbimize, görüyor gibi iman ediyoruz. Çünkü O’nun bizi gördüğünü görüyor gibi biliyoruz. Yukarıda da ifade edildiği gibi O’nun şu acib kâinatı, içindeki müştemilâtı, had ve hesaba gelmez mahlûkatı ile beraber kusursuz bir şekilde idare edip ihtiyaçlarını harika bir şekilde temin ve tedarik etmesi ile O’nun her şeyi gördüğünü yakînî bir tarzda kesin olarak görüyoruz. Evet Âlemlerin Rabbinin zatını görmüyoruz fakat gördüğünü görüyoruz.

İhsanın bu mânâlarıyla ihlâsla güçlü bir irtibatı vardır. İhlâs Risâlesinde, ihlâsı kazandıracak sebepler sayılırken, rabıta-ı mevtten sonra ikinci sebep olarak da “iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nev'î huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, O'ndan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır” şeklinde ifade edilir. Evet başta kendimiz olmak üzere bütün kâinatı ve ondaki harika icraatı tefekkür ederek, her yerde hâzır ve nâzır olan Yaratıcıyı tanımak, huzurda olduğumuzu fark etmenin en büyük vesilelerinden birisidir. Bize bizden daha yakın olan, nefsimizi ve bütün kâinatı kudret elinde tutan sonsuz bir kudretin huzurunda olmak elbette bir heyecan, bir haşyet ve ürpertidir. Ancak huzurunda olduğumuz Zatın aynı zamanda merhametlilerin en merhametlisi olduğunu bilmek, niyetlerimizi, amellerimizi ve kalbimizden geçenleri hakkıyla bildiğini ve bizi ancak O’nun hakkıyla takdir edeceğini ve muhatap alındığımızı bilmek de, şu kalabalık ve keşmekeş dünyadaki yalnızlıktan kurtaracak yegâne vesiledir ve muazzam bir şereftir.

Hasan GÜNEŞ

09.05.2008


Musîbetlerde, insanın şikâyete hakkı yoktur

İkinci Nükte: Yirmi Altıncı Sözde sırr-ı kadere dair beyan edildiği gibi, musîbet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.

Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ... “Mülkün mâliki, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.”

İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakkî eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.

Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.

Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: “Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor.” Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.

Üçüncü Nükte: Bir iki Sözde beyan ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya “ah” veya “oh” gelir. Yani, ya teessüf eder, ya “Elhamdülillâh” der.

Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zeval ve firakından neş’et eden mânevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazan muvakkat bir lezzet daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.

Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş’et eden mânevî ve daimî lezzet, “Elhamdü lillâh” dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyade, şükreder, “Küfür ve dalâletten başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun” demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki, “Musibet zamanı uzundur.” Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.

Lem’alar, 2. Lem'a

sırr-ı kader: Kader sırrı.

şekvâ: Şikâyet.

vecih: Cihet, yön, taraf.

libas: Elbise.

tağyir: Bir halden başka bir hale sokma, bozma, değiştirme.

esmâ: İsimler.

cilve: Görünme, yansıma.

Şâfî: Şifa veren Allah.

Rezzak: Mahlukatını rızıklandıran Allah.

iktiza: Gerektirme.

hâkezâ: Bunun gibi.

tasaffî: Saflaşma, arınma.

terakkî: İlerleme, gelişme, yükselme.

tekemmül: Mükemmelleşme, olgunlaşma.

hayr-ı mahz: Tam bir hayır.

adem: Yokluk.

09.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri