Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 16 Mayıs 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Bu size ilk ihtarımız!

Noterlikte personel çok artmıştı.

Her köşede yeni bir eleman harıl harıldı.

Yaptıkları iş şuydu:

Hiç durmadan matbu kâğıtları üçe katlıyor, matbu zarf halinde zımbalıyor, üst üste diziyorlardı.

Türkiye’nin dört bir yanında binlerce haneye postalanıp dağılmak üzere yığınlar halinde bekleşiyorlardı.

Her gün 1000 ile 2000 arası tebligat.

Tek bir banka genel müdürlüğü ile tek bir noterliğin iş hacmi.

Onlarca bankanınkini düşünün.

Her bir zarf, “Borcunu ödemeyenler”e “Kredi kartı hesabının kapatılması ve borcun ödenmesi ihtarı.”

Tabii ki yeni icat değil ama son aylarda (yine) anormal artan bir trafik.

Görmemek için kör olmak lazım.

Yahut (Taraf ve Birgün’ün haberlerine göre) “Başbakan korumaları” olup da, duymak, görmek yerine soymak, dövmek, kapalı zarfı fark etmek yerine kapalı arabada protestocu hırpalamak lazım.

Noterliklerdeki o yığın, hükümetin ve bütün bir sistemin safrası.

İktidarın da, ama bir bütün olarak piyasanın, bankaların, sözde “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” nin hiç üstlenmedikleri utancı.

Personelini işsizlik tehdidi altında, performans ve hedef manyağı kılıp zincirli köle halinde çalıştıran “modern” bankalar, genç erkekleri ve kadınları sürek avına sürükledi.

Şubeye gireni, sokaktan geçeni, telefon numarasını bir şekilde bulduğunu avla.

Rahat bırakma, yakasını tut, altından gir üstünden çık, pembe tablo çiz, puanlardan, bonuslardan, avantajlardan dem vur, ne yaşına ne başına bak, ne bordrosunu ne gelirini önemse, işi varsa da işsizse de yapış, elini tut kolunu kap, ense tokat, künde, köprü her şekle sok...

Mutlaka bir kart sokuştur.

Sonra bir tane, bir tane daha. Sayıyı tutturamazsan kendine iş ara!

Çünkü kredi kartı çağdaşlık.

Çağdaş sarhoşluğun damıtılmış içkisi, piyasa uyuşmasının afyonu.

Ne ayak kalır, ne yorgan.

“Asgari ödenecek miktar” diye bir olta vardır.

Ücretin, işin, hakkın, bilginin, bilincin, kuşkunun, itibarın, özsaygının asgarisine sahip vatandaşım, hiç ödeyememelerden önce, ödemenin de asgarisine atar kendini.

Bakiyeye dünyanın en acımasız faizlerinden biri işlemeye başlar.

Elbette kart üçkâğıtçıları da vardır; borç yapar, ödemez, adres kaybettirir filan.

Ama, çaresizce noterlikler ile bankalara koşanların çoğu, başı dönmüş, feleğini şaşırmış, kartla (inanın rakamları bilseniz) azıcık açılmış da o borcu bir türlü bir araya getirememiş veya asgari bir işi varken azami işsizliğe düşmüş alt ve orta direkler!

Hatta, borcunu ödeyebilmek için bir başka karttan veya banka kredisinden medet umanlar.

“İhtar” ile “intihar” arasında sıkışanlar da.

Banka tebligatı birliğine ulaşınca, “Ödeme gücünü aşacak mahiyette borçlanma”, çaresizlikle karta sarılmış bir subayın, astsubayın, uzmanın ordudan atılmasına, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde haksız bulunmasına, “disiplinsiz, sorumsuz, TSK’nın itibarını sarsıcı” sayılmasına yol açıyor.

Lakin, insanların hayatıyla, onuruyla, işiyle oynayan rakamları bir görseniz. Bir banka genel müdürünün, sahibinin tahayyül edemeyeceği küçüklükte!

Sivilde ise, icra, haciz, ayıp, utanç ve çocukların ruhuna kazınanlar.

İhtar, ihbar... Banka köleleri kart kölelerini avlar!

Her gün yıllık yüzde 63 faiz

Kart anapara borcunun, borç faizleri de anaparaya eklenerek nasıl katlandığını bilirsiniz.

Bakın, bir “borçlu”dan aldığım belgede, “İhtar”ın talepleri nasıl sıralanıyor:

1. Anapara; işlemiş ücret, faiz, vergi tutarı; ihtar tarihine kadar kredi faizi, nakit avans faizi vesaireden oluşan toplam borcun 7 gün içinde ödenmesi.

2. Bakiye anapara ödeme tarihine kadar işleyecek faiz ve vergilerin de 7 gün içinde ödenmesi;

3. 70 YTL’lik noter masrafının da bankaya ödenmesi.

4. Kredi kartının en yakın şubeye iadesi.

5. Aksi takdirde “muaccel” hale gelen alacak için yasal yollara başvurulacak;

6. Bakiye anaparaya YILLIK YÜZDE 63 ORANINDA GECİKME FAİZİ ve faizin gider vergisi işleyecek.

7. Yapılacak masraflar ile avukatlık ücreti de borca ilaveten ayrıca istenecek.

8. Bankadaki her türlü hak ve alacak borca mahsup edilecek.

Ayrıca, Eflak ile Boğdan da!

Aylık yüzde 5 ila 6 gecikme (borç ödememe bile değil) faizleri, her gün (yıllık) yüzde 63’ün ne tür bir risk, ne tür bir serbest piyasa, ne tür bir ticaret hukuku, ne tür bir ahlak, ne tür bir AB, ne tür bir demokrasi ile cumhuriyet faizidir?

Bu piyasa hukukunun milyonlarca insana bakiyesi nedir!

“Bir kadeh rakı yasak” medya düzeninde, bu sorulara yer olmaz. Çünkü, manipülasyon, uydurma haber serbest, piyasayı sorgulamak ise yasaktır özgür basında!

Sabah, 15.5.2008

Umur Talu

16.05.2008


 

Deniz Gezmiş’lere mısır patlatır gibi bomba patlattıranlar...

Alık gibi hep aynı filmi seyretmek zorunda mıyız? Geçmiş peşimizi hiç bırakmayacak mı?

Bu bir kader mi?

Geçmişle yüzleşerek, hesaplaşarak, böylece geçmişten gerekli dersleri çıkararak bu filmden ne zaman kurtulacağız? Üzerinde darbe yazan o rezil filmi tarihin raflarına artık ne zaman bırakacağız?

Bu kısır döngü kırılmayacak mı?

Bu bir çıkmaz.

Demokrasiyle ilgili bir çıkmaz. Bundan kurtulmadan Türkiye’de demokrasinin, hukukun, insan hakları ve özgürlükler düzeninin kurulamayacağını ve yalanda yaşamaya devam edeceğimizi ne zaman öğreneceğiz?

CNN Türk’de salı akşamı Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında ‘68 kuşağı ile Deniz Gezmiş efsanesini tartışırken aklıma takıldı bu sorular.

40 yıl önce, 40 yıl sonra...

Kırk yıl önce de sağda solda gençlere bomba patlatıp darbenin yolu açılmak isteniyordu. Bu kepaze oyunun içinde ben de vardım.

Bugün de oynanıyor bu oyun.

Bir kişi, eline verilen bombaları önce Cumhuriyet gazetesine atıyor; sonra aynı kişinin eline tabanca tutuşturulup kanlı Danıştay baskını yapılıyor.

Ve Türkiye’de tıpkı kırk yıl önceki gibi bir darbe ortamı oluşturulmak isteniyor. Ve bizden daha hâlâ bu oyuna seyirci kalmamız, kayıtsız kalmamız talep ediliyor.

Tarafsız Bölge’de kırk yıl öncesine ait bazı olayları isim vermeden anlattım. İsmini vermediğim emekli subay İrfan Solmazer’di, 1960’da 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi’nin üyesi.

Türkiye’nin 12 Mart darbesine(1971) gittiği günlerde, çalıştığım Devrim dergisinin Kızılay’daki bürosunun hemen yakınındaki Mason Derneği’nin bahçesine bize yakın devrimci gençler dinamit atmıştı. O dinamit lokumları İrfan Solmazer’in arabasının bagajında getirilmişti.

12 Mart öncesindeki cuntacılık faaliyetlerine katılmış, o tarihlerde bizim gruba yakın duran, emekli deniz subayı Erol Bilbilik, İrfan Solmazer’i şöyle anlatır:

“Bir gün Orhan Kabibay‘ın (27 Mayıs darbesinin beyin takımından emekli kurmay albay ve 12 Mart’ın içinde de yer alan CHP milletvekili, HC) evinde toplandık. Hidayet Ilgar, Talat Turan, İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir ara İrfan Solmazer bana, ‘Erol, sen denizcileri ihmal etmişsin’ dedi. Kimi ihmal ettiğimi sorunca, Sarp Kuray’ı, Deniz Gezmiş’i ihmal etmişsin, hiç temas kurmamışsın. Ama ben onlara İstanbul’da, Ankara’da mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum’ dedi.

Başka ne yapıyorsunuz diye sorunca, İrfan Solmazer’in yanıtı şu oldu:

‘Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı filan oturtuyorum. Amerikan Büyükelçiliği’nin ön kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Emri ben veriyorum. (Deniz Gezmiş, ABD Büyükelçiliği’ni tara ve yok ol!) diyorum. Sarp Kuray’a, (Git şurayı bombala!) emrini veriyorum.

Bu işlerden Orhan Kabibay’ın mutlaka bilgisi vardı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı kullandılar. İrfan Solmazer 12 Mart’a 24 saat kala Almanya’ya uçuruldu.”(*)

Devrimci gençler kullanıldı.

Darbe geldi, Demirel’i düşürdü.

Tanklarıyla solu ezdi.

Demokrasinin kolu kanadı kırıldı.

Bu arada İrfan Solmazer Almanya’ya uçurulurken, Deniz Gezmiş’ler için gerçek bir hukuk cinayeti işlenerek idam sehpaları kuruldu, Sarp Kuray’lara cezaevlerinin, işkenceevlerinin kapıları ardına kadar açıldı.

Türkiye bugün yine bir darbe sürecinde yol alıyor. 2003-2004 darbe tertipleri bir duraktı; eski deyişle akim kaldı. Geçen yıl 367 ve 27 Nisan muhtırası başka duraklardı. Şimdi bir başka durakta, Anayasa Mahkemesi kararını bekliyoruz.

Ve darbe süreci kesilecek mi, yoksa AKP kapatılarak başarıya mı ulaşacak, bilemiyoruz.

Kırk yıl önce Deniz Gezmiş’lerin devrimci heyecanını kullanarak,’Onlara mısır patlatır gibi bomba patlattırarak’ darbeye ortam hazırlamak isteyenler, bir süredir yine sahnedeler...

Hiç mi umurunuzda değil acılar?

Yine devleti kurtarmak adına demokrasinin kolunu kanadını kırmanın mı peşindesiniz?

Kırk yıl sonra hiç olmazsa Deniz Gezmiş’lerin anısını rahat bırakın. Celal Doğan’ın deyişiyle, bir deriden iki post çıkmaz!

Çekin ellerinizi Deniz’lerden!

Bütün bu yaşananlarla hepimiz yüzleşsek, hesaplaşsak, kendi sorumluluk paylarımızı içimize sindirebilsek ve daha önemlisi, darbelerden, darbecilerden hesap sorabilmiş olsaydık, Türkiye bugün hâlâ darbe süreci içinde yol alabilir miydi?

* Erol Bilbilik, Cumhuriyet gazetesi, 10 Mart 1996, s.8. Bu alıntı için bak: Hasan Cemal, Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım, s.48, Doğan Kitap.

Milliyet, 15.5.2008

Hasan CEMAL

16.05.2008


 

Karakol nasıl basıldı?

Cuma akşamından beri... Özel sohbetlerin tavan yapan konusu Aktütün Karakolu’na PKK’nın yaptığı baskın... İran sınırına 40 kilometre uzaklıktaki 400 askerin bulunduğu karakola 200 PKK’lı saldırıyor...

Karakol binasının ağır hasar gördüğü çatışma 6 saat sürüyor... Ve 6 askerimiz şehit düşüyor...

Sahra çadırları ve bir askeri kamyon yanıyor...

Saldırıdan 73 haneli köy de nasibini alıyor...

Evler, ahırlar ve cami hasar görüyor...

Ayrıca çatışma sırasında tüm telefon hatları ve elektrik kesiliyor.

Baskına uğrayan Jandarma Karakolu ile köyün daha önce resimlerini görmüştüm...

Önceki gece de Cnntürk’de köyün sakinleri ile yapılan bir röportajı izledim. Köylüler, 6 saat süren çatışmanın yaşandığı geceyi ‘cehennem gecesi’ olarak nitelediler.

* * *

Aktütün Karakolu baskını 6 saat sürüyor ama bu sırada karakola hiçbir yardım ulaşmıyor, iletişim sağlanamıyor.

Gece Şemdinli’den, Aktütün Karakolu’na takviye kuvvet sevk edilse de, bir yandan karakolu ateş altına alan PKK’lılar, bir yandan da tel örgüleri kesip binaya girmeye kalkışıyorlar...

Bunu daha önce de yaşamıştık.

Henüz nasıl olduğunu bilemediğimiz, hala öğrenemediğimiz Gabar Dağı Baskını’nda da pusuya düşürülen güvenlik timi ile hiçbir haberleşme olmamıştı.

Dağlıca baskınında da aynı şeyleri gördük.

Böylesine uzun yaşanan çatışma sırasında karakollarımız, taburlarımız ya da birlik ve köylerimiz baskına uğradığında nasıl oluyor da iletişim felç oluyor ve yardımcı güç çağrılamıyor.

Tabii belki de bundan daha evvel sorulması gereken bir başka soru var...

Bunca operasyona rağmen, 200 kişilik bir grup kendi sınırlarımız içinde bu kadar rahat nasıl hareket edebiliyor...

Ayrıca tabura, karakola açıktan meydan okuyan bir zihniyetin teknik tanımı nedir, buna kestirmeden ‘terör’ denip geçilebilir mi?

* * *

Aktütün Karakolu 1992 senesinde de baskın görüyor... 400 kişilik bir PKK’lı grup, karakoldaki 22 askerimizi şehit ediyor...

1992 senesinden bu yana 16 yıl geçmesine rağmen Aktütün Karakolu’nun kaderinde bir değişiklik yok gibi...

Halbuki... Daha önce de Bolu Komando Tugayı’na bağlı 13 askerimiz Şırnak’taki Gabar Dağı’nda şehit düşüp,

Bir hafta geçmeden, Dağlıca Baskını da çıkagelince...

Sınır ötesi harekatı başlamış...

Amerikan istihbaratının yardımıyla bölgede iz sürülmüş...

Kandilin bombalandığı kampların tarumar edildiği bölgedeki bütün giriş çıkışların kontrol altına alındığı ve üstünlük sağlandığı söylenmişti.

Hatta ‘biri bizi gözetliyor’ programlarından esinlenerek, terör yuvalarının BBG Evi’ne döndüğü ifade ediliyordu...

* * *

Ortada soğukkanlılıkla... Komplekssizce tartışılması gereken bir durum var...

Biz zafiyetleri ortadan kaldıracak teknik bir özeleştiriyi hiçbir şekilde sevmiyoruz. Bunun farkındayım. Üstelik bunun yerine psikolojik savaş ağırlıklı yoğun bir propagandayı tercih ediyoruz. Ama bu, Aktütün Karakolu’nun güvenliği açısından ne kadar etkin oluyor...

Onu sormuyoruz, sorgulamıyoruz.

* * *

Sorunlarını ciddiyetle tartışmayan...

Sadece övünen... Ve özeleştiriden nefret eden bir yaklaşımın kime ne faydası olabilir ki?

Bu anlayış sadece zafiyeti arttırıp, çürümeyi hızlandırır...

Halbuki bizim güçlenmeye ihtiyacımız var.

* * *

Gabar Dağı’ndaki olayı açıkça tartışmayınca Dağlıca Baskını’nı derinlemesine soruşturmayınca Aktütün Olayı meydana geliyor.

Güvenlik konularını ve militer zafiyetleri konuşmanın tehlikeli olduğu varsayımı çok yaygın.

Demokratik toplumlar tüm kurumlarını çekinmeden bir eleştiri süzgecinden geçiriyorlar çünkü bu toplumun ve devletin zafiyetini gideriyor, gücünü arttırıyor.

Biz de ise övgü serbest, özeleştiri tu kaka.

* * *

Demokratik ülkelerin yaptığının tam tersini yaparak güçlensek amenna...

Başta bu özeleştiriden kaçınan ve bundan hoşlanmayan kurumlar başta olmak üzere herkes bu içe kapalı, oteriter toplum yapısından nasibini alıyor.

Aktütün Karakolu’nun nasıl basıldığını açıkça soramıyoruz ama bu fısıltı gazetesinin en çok yaydığı ve sorduğu konu haline gelebiliyor. Halbuki berraklık güçlü olmanın en etkili şurubu.

* * *

Kimileri özeleştiriyi düşmanlık saysa da bu topluma yapılabilecek en büyük katkıdır.

Özeleştiri olsa Aktütün Köyü’ndeki o korkunç Cuma gecesi olageldiği şekilde yaşanmazdı...

Çünkü,

Özeleştirinin getireceği dinamizm ve sağlık buna imkan vermezdi.

Star, 15.5.2008

Mehmet ALTAN

16.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf

Bütün haberler