Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Haziran 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

ASYA YÜZYILI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le geldiğimiz Tokyo’daki yazılarımızın ilkine bazı tespitlerle veya dünyanın yeni gerçekleriyle başlayalım.

Bir: 20’nci yüzyılın ilk yarısı Avrupa’nın, ikincisi ABD’nin asrı olmuştu. 21’inci yüzyıl ise Asya’nın asrı olacak.

İki: Soğuk Savaş’ın bitmesiyle tarihe karışan Doğu-Batı rekabeti geri geliyor. Bu rekabette eski Sovyetler Birliği’nin veya Doğu blokunun rolünü Asya’nın yeni devleri üstlenecek. Çin, Japonya, Hindistan gibi.

Üç: Eski DoğuBatı rekabetinin hesaplaşma alanı Avrupa ile Ortadoğu’ydu. Yenisi ise Afrika ve Avrasya’da sahnelenecek.

Gül uçaktan inip terimiz soğumadan otelde biz medya mensuplarıyla yaptığı ilk sohbette, tarihi gezisine (Çünkü cumhurbaşkanı düzeyinde yapılan ilk ziyaret) bu perspektiflerden bakılması gerektiği mesajını verdi.

Yani, onun ifadesiyle, “Zengin geçmişe, parlak geleceğe ve büyük potansiyele sahip Türkiye”, bu rekabette kozlarını iyi değerlendirmek için jeopolitik değişimlere kesinlikle uyum sağlamak zorunda.

Bu da Japonya ziyaretinin hem kısa, hem de uzun vadeli hedefler içerdiği anlamına geliyor.

Kısa vadeli hedeflerin siyasi bölümünde, Cumhurbaşkanı’nın “Mükemmel” diye tanımladığı iki ülke ilişkilerinin daha da pekiştirilmesi yer alıyor. Malum; Türkiye, 2009-2010 dönemi için BM Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliğine aday. Japonya ise İkinci Dünya Savaşı sonrasının koşullarına göre oluşturulmuş Güvenlik Konseyi’ndeki dengelerin yeniden kurulmasını talep ediyor. Anlamı: “Ben de Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olmak istiyorum.” Almanya, Hindistan, Güney Afrika, Brezilya da benzer talepleri seslendiriyorlar. Ankara ile Tokyo bu konuda işbirliği kararı aldı. Japonya bize geçici üyelik için destek verecek, biz de ona daimi üyelik için.

Kısa vadeli ekonomik hedefler ise, iki ülke arasındaki gerçekten devede kulak olan (600-700 milyon dolar civarında) ticaret hacminin artırılması, Türkiye’ye daha çok Japon sermayesinin çekilmesi (Bugün için Japonya’nın dış yatırımlarında 60’ıncı sıradayız), daha çok turist gelmesi (Tatilini yurtdışında geçiren 17 milyon Japon’un sadece 160 bini Türkiye’yi tercih ediyor) şeklinde sıralanıyor.

Bu hedeflere şöyle veya böyle makul bir zaman diliminde ulaşılabilir.

“Büyük Oyun”da rol kapmak

Ama Türkiye’nin asıl amacı, asıl iddiası, Afrika ve Avrasya coğrafyasında oynanacak “Büyük Oyun”da iyi bir rol elde edebilmek, “Asya Yüzyılı”nı ıskalamamak.

Bunun da yolu başrol oyuncularıyla güç birliğine gitmekten, üçüncü ülkelerde ortak yatırımlar yapmaktan, ortak girişimlerde bulunmaktan geçiyor. Örneğin, dünyada üçüncü sırada gelen Türk müteahhitlik sektörünün bu alanın bir başka devi olan Japonya’yla ortaklık kurması, Ortadoğu’da, Afrika’da ortak işler yapması gibi.

Bunun altyapısını hazırlamak için sessizsedasız ama ısrarlı ve kararlı girişimler sürdürülüyor, hiçbir fırsat kaçırılmıyor. Bir örnek: 28-30 Mayıs tarihlerinde Yokohama’da yapılan ve 53 Afrika ülkesinden 52’sinin katıldığı (44’ü devlet başkanı düzeyinde) Uluslararası Afrika Kalkınma Konferansı’na Türkiye de katıldı. Gözlemci olarak.

Yukarıda da belirttik; Afrika için kıyasıya yarış var. Japonya’dan önce Hindistan benzer bir konferans düzenledi. Ondan önce de Çin. Şimdi sıra Türkiye’de: 18-21 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da liderler düzeyinde Afrika zirvesi yapılacak.

Çünkü Yokohama’daki konferansta Japonya Başbakanı Yasuo Fukuda’nın dediği gibi, “Yakın gelecekte dünya ekonomisinin çarklarını çeviren motor Afrika olacak.”

Ama Kara Kıta’yı soyarak değil, müthiş kaynaklarını ve potansiyelini değerlendirerek. Kolonyalistleri ve onların işbirlikçisi yerli -ve çürümüş- liderleri değil, halkları zenginleştirerek.

Zira yüzyılın yeni süper güçleri olan Asyalılar, Afrika’yı sömürge çağında olduğu gibi, Avrupalılar’a, Batılılar’a yedirmeye asla izin vermeyecekler. Türkiye de bu kararlılığı hem destekliyor, hem de paylaşıyor.

Sabah, 5.6.2008

Erdal ŞAFAK

06.06.2008


 

Çoğunluğun din özgürlüğü sorunu yok mu?

‘Laikçi’lerin Dışişleri Bakanı’nın malum konuşmasına gösterdikleri şiddetli tepkiye rağmen, gerçek şu ki ülkemizde gerek Sünnilerin gerekse Alevilerin gayet ciddi din özgürlüğü sorunları vardır. Doğrusu, Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun böyle bir sorunu olmadığını söyleyebilmek için, devletçi-laikçi ideolojik bağnazlığın insanın gözünü kör etmiş ve vicdanını karartmış olması gerekir.

Öyle ya, binlerce genç kızın yüksek öğrenim haklarının sırf başlarını örttükleri için ellerinden alındığı ve kamu makamları tarafından sürekli aşağılandıkları, başörtülü annelerin ‘Mehmetçik’lerin kışlalarına yaklaştırılmadığı, hatta zaman zaman başörtülü ‘şehit anaları’nın bile saygısızlığa maruz bırakıldıkları, sırf imam-hatip mezunları yüksek tahsil yapamasınlar diye mesleki eğitimin budanmasının bile göze alındığı, mahalle aralarında kur’an kursu açılmasına binbir türlü engel getirildiği, periyodik ‘irticacı av’ların yapıldığı, medyanın sürekli olarak devlete ‘irticacı’ kişi, mahal veya kurum ihbarında bulunduğu, bırakınız dinin sivil alanda serbestçe örgütlenebilmesini dindarlığın özel olarak izlenmesi ve teşhir edilmesi gereken bir anormallik ve tehlike olarak gösterildiği, ‘dinci’ parti kapatmanın artık bir alışkanlık halini aldığı, ‘cem evi’nin ibadethane olup-olmadığına devletin karar verebildiği ve Aleviliğin de Sünnilik gibi devletleştirilmeye çalışıldığı... bir ülkede insan nasıl olur da Müslümanların din özgürlüğü sorunlarını göremez!...

Bütün bunların ve başka benzerlerinin temelinde Türkiye’ye özgü bir ‘rejim sorunu’ vardır. Bu sorunu anlamak için Anayasa’nın 24. maddesine -özellikle onun son fıkrasına- bakmak yeterlidir. Bu, aslında Türk hukuk sistemindeki dinle ilgili meselelere ilişkin bütün düzenlemelerinin arkasındaki temel belirleyici hükümdür; buradaki düşünce ve zihniyet hukuk sistemimizin her yerine nüfuz etmiştir. Daha önce defaatle belirttiğim gibi, dini sadece insanların vicdanında kalması ve ‘dünya işleri’ne kesinlikle karış(tırıl)maması gereken bir ‘duygu’dan ibaret gören bu hüküm sivil ve kamusal alanda dinle ilişkilendirilebilecek her türlü tezahür ve örgütlenmeyi ‘istismar’ veya ‘kötüye kullanma’ sayarak yasaklamaktadır. Yine aynı mantık yüzündendir ki, medeni ülkelerde din özgürlüğünün olağan bir parçası sayılan cemaat örgütlenmesine ve cemaatlerin öğretim ve eğitim kurumları kurmasına da Türkiye’de izin yoktur.

Medeni dünyada eşi-benzeri olmayan böyle bir hükmün Türkiye’deki rejim için bir hayat-memat meselesi olarak görülmesi bile, kendi başına, din özgürlüğü konusundaki bize özgü bu garabeti anlamayı kolaylaştırabilir. Keza, uluslararası insan hakları sözleşmelerine Türkiye’nin mutad olarak koyduğu ihtirazi kayıtlardan birinin mevcut ‘Tevhid-i Tedrisat’ sisteminin muhafazasına ilişkin olması da böyledir.

Türkiye’de ‘Müslüman çoğunluk’un din özgürlüğünün sınırlı olduğunun başka bir göstergesi de, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığında somutlaşan ‘resmi din’ kurumudur. Türkiye Müslümanları dinlerini bu devlet kurumunun yorumladığı şekilde anlamak ve uygulamak durumundadırlar. Bu haliyle Diyanet sistemi sadece Aleviler için değil, Sünniler için de özgürlük karşıtıdır. Çünkü, devlet birincileri bu sistemi kendi iradelerine rağmen mali olarak desteklemeye, ikincileri ise resmi din yorumunu kabul etmeye zorlamaktadır.

Star, 5.6.2008

Mustafa Erdoğan

06.06.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf

Bütün haberler

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır