"Gerçekten" haber verir 24 Ağustos 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

ABD-İsrail-Türkiye ortak tatbikatı… Skandal!

ABD-İsrail-Türkiye hava ve deniz kuvvetleri geçen Çarşamba ve Perşembe günü Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yaptı.

Resmi açıklamalarda “arama ve kurtarma tatbikatı” deniliyor…

ABD ve İsrail’le beraber neyi arayacağız, kimi kurtaracağız Akdeniz’de?

Hizbullah füzelerinin Beyrut açıklarında veya Hamas füzelerinin Gazze açıklarında batıracağı bir İsrail gemisini mi arayacağız, Siyonist ordunun askerlerini mi kurtaracağız?

Mutasavver bir ABD-Suriye savaşında Akdeniz’e düşebilecek Conilerin yardımına mı koşacağız?

ABD ve İsrail’in Akdeniz’de Fransa yahut İspanya ile kapışması söz konusu olamayacağına göre, bunların Akdeniz’deki mevcut ve potansiyel düşman hedefleri illa ki İslam ülkeleridir.

Zaten tatbikatın amacı da İsrail’in Akdenizli Müslüman komşularına gözdağı vermek ve bunlara karşı Siyonist manevra kabiliyetini arttırmaktır.

“Biz Akdeniz diyoruz, ama Tahran bunu İran Körfezi diye okuyabilir” gibi bir mesaj da veriliyor tabii.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, İslam ülkeleriyle savaş hazırlığı anlamına geldiği açık-seçik ortada olan böyle bir tatbikatta ne işi var?

Müslüman komşularımızla aramızdaki güven bunalımlarını aşmaya çalışırken ayıp olmuyor mu?

Ve ey bu ülkenin anti emperyalistleri, ABD-İsrail aleyhtarları! Basit bir protesto gösterisi bile düzenlemedik, ayıp olmadı mı?

ABD-İsrail-Türkiye ortak askeri tatbikat skandalını çoktan kanıksadık mı yoksa?

Öyle ya; bu hafta yapılan tatbikat, Akdeniz’deki dokuzuncu ortak tatbikattı!

***

Unutmadan:

Tatbikatla ilgili resmi bir açıklamada “Üç ülkenin askeri kuvvetlerinin Akdeniz’de savaş gösterisi için değil tamamen insani amaçlarla bir araya geldiği” ileri sürüldü ve diğer bölge ülkelerinin de tatbikatta gözlemci veya katılımcı olarak yer alabilecekleri ifade edildi...

ABD’li ve İsrail’li bir tatbikatta Suriye’nin şu veya bu şekilde yer alması mümkün mü?

Tabii ki değil.

Ama Türkiye ile ortak tatbikat yapmayı memnuniyetle kabul edecektir Suriye.

Hadi bakalım: Türkiye-Suriye deniz ve hava kuvvetleri Akdeniz’de ortak tatbikata!

- Ama… Ama… Ama…

- Ne aması?

- Bunu ABD ve İsrail’e nasıl izah edeceğiz?

- ABD-İsrail-Türkiye ortak tatbikatını Suriye’ye, Lübnan İslami Direnişi’ne, İran’a nasıl izah ettiyseniz öyle izah edeceksiniz. Gözlerinin içine bakarak, “Tamamen insani amaçlarla biraraya gelip ortak tatbikat yapmanın ne sakıncası olabilir ki?” diye soracaksınız.

Yeni Şafak, 23.8.2008

Hakan Albayrak

24.08.2008


 

O zaman yakalasalardı

İşin belki de en dehşet verici yanı, devletin her şeyi bilmesi.

Ne faili meçhuller bir sır devlet için, ne Susurluk, ne de Ergenekon.

Hepsinden haberi var. Ama yakalamıyor.

Tam aksine, koruyor. Bundan on yıl önce, JİTEM’in “tetikçi” olarak kullandığı itirafçılardan bir grup, JİTEM bünyesinde işledikleri cinayetleri anlatıyor.

Hangi subaylarla birlikte çalıştıklarını isim isim açıklıyorlar.

Olayların bütün ayrıntılarını veriyorlar.

Korkunç şeyler var söyledikleri arasında.

Şırnak’ın İdil ilçesinde üç köylüyü öldürmeleriyle ilgili itiraflarından sonra bir grup subay, korucu ve “itirafçı” hakkında dava açılıyor.

Diyarbakır DGM Savcılığı, Jandarma Genel Komutanlığı’na bir mektup yazarak, “ismi geçen subaylar” hakkında bilgi istiyor. Jandarma Komutanlığı cevap veriyor.

Diyor ki, “Genelkurmay Başkanlığı bu konuda bir soruşturma başlattı”. Cevap bu.

Yani, “yargı bu işe karışmasın, biz aramızda hallederiz”.

Üç insanın ölümüyle sonuçlanan bir cinayetle ilgili olarak askeriyenin yargıya verdiği cevap bu kadar.

Diyarbakır DGM Savcılığı bu sefer Ankara DGM Savcılığı’na başvuruyor.

“Bu şahıslar hakkında bilgi alın,” diyor.

Ankara DGM Savcılığı, Jandarma Komutanlığı’na bir yazı daha yazıyor.

Bu sefer “cevap” biraz daha üst düzeyden geliyor.

Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral M. Erdal Şenel imzalı ikinci cevap hukuk tarihine geçecek cinsten.

Şöyle diyor tümgeneral:

“Genelkurmay Başkanlığı’nca gerekli inceleme ve soruşturma tarafımızdan yürütülmüştür. Bu nedenle aynı konuda tekrar talepte bulunulmasının sebebi anlaşılmamıştır.”

Aslında bu iki satır Türkiye’de askerle hukuk arasındaki ilişkinin muhteşem özetidir.

Aralarında subayların da bulunduğu bir grubun üç kişiyi öldürdüğü söyleniyor.

Genelkurmay, “biz soruşturuyoruz, yargı bunu daha niye uzatıyor” diye cevap veriyor. Öyle ya, öldüren askerse kim ona hesap sorabilir. Cinayet işlediyse “vatanı için işlemiştir”, bu da yargıyı hiç ilgilendirmez.

Vatan için subaylar canlarının istediğini ensesinden vurup öldürebilir. Anlayış bu.

(...)

Onlardan biri, bugün Ergenekon sanığı olan Veli Küçük.

Diğeri, bir başka Ergenekon sanığı Arif Doğan.

İkisi de şu anda Ergenekon davasından tutuklu.

Diğer subaylardan ikisinin adı da Ergenekon dosyalarında geçiyor. Ergenekon’un temeli Güneydoğu’da işlenen bu cinayetlerle atıldı.

Genelkurmay’ın, “hukuk bizim subayların cinayetlerine karışamaz” demesiyle semirip gelişti.

Eğer Türkiye, “siz ne karışıyorsunuz” tavrından, emekli orgenerallerin tutuklandığı bir noktaya geldiyse, bunun önemli bir gelişme olduğunu anlamak gerekir.

Bugün bu gelişmeyi desteklemezseniz, 28 Şubat’ın o kanlı ve hukuksuz dönemine geri dönersiniz.

Böyle korkunç bir ihtimale destek olmanın adına “solculuk” diyen bir toplum olduğunu da hiç sanmıyorum.

Solculuk kavramını bu kadar kirletmeye de gerek yok.

İnsan sadece “korkak”, sadece “çıkarcı”, sadece “işbirlikçi”, sadece “faşist” olabilir...

Korkaklığını “solculuk” maskesinin arkasına saklamaya çalışmak, ödlekliği gizlemeye yetmez, ona bir de ahlaksızlığı ekler, o kadar. Bizde hiçbir kurum davranması gerektiği gibi davranmıyor. Ne ordu ordu gibi davranıyor, ne yargı yargı gibi, ne kendilerine “solcu” diyenler solcu gibi, ne aydınlar aydın gibi, ne de siyasetçiler siyasetçi gibi...

Bu karmaşada da köylüler dere kenarlarında enselerinden vuruluyor.

İnsanlar sokaklarda öldürülüyor. Bombalar patlatılıyor.

Eğer on yıl önce, ordu “28 Şubat ordusu” gibi değil de gerçek bir ordu gibi davransaydı, kendisinden istenen bilgileri yargıya verseydi, kendisinin “hukuktan üstün” olduğunu sanmasaydı, daha sonra öldürülen birçok insan öldürülmezdi.

Cinayetler engellenirdi.

Ama 28 Şubat’ın generalleri kendilerini herkesten daha akıllı, herkesten daha “vatansever” bulunca, burası cinayetler cehennemine döndü.

Kürt sorununun, dere kenarında adam vurarak halledilebilecek olduğunu sanma canavarlığı, insanların hayatlarını yok etti, devleti devletlikten çıkardı.

Çeteleri besledi.

Türkiye henüz tümden temizlenemediyse de, o gün bulunduğu noktadan daha ileri bir noktaya ulaşmayı başardı.

Hiç olmazsa sanıklar ortaya çıkarılıyor, davalar açılabiliyor.

Henüz “muvazzaflara” dokunulamasa da, hiç olmazsa emeklilere “siz ne yaptınız” denebiliyor.

Ordu gerçek bir ordu olup da “hukukun üstünlüğünü” tam anlamıyla kabul ettiğinde, eğer varsa, Ergenekon’un ordu içindeki uzantıları da budanacaktır.

Belki o zaman kendilerine solcu ya da aydın gibi sıfatlar takmaktan hoşlanan bazıları da “hukukun üstünlüğünü kabul etmiş bir orduyla” yaşamanın iyi bir gelişme olduğunu fark eder.

Türkiye her şeye rağmen gelişiyor. Daha da gelişecek.

O zaman her şeyin gerçeği ile sahtesi birbirinden ayrılacak. ...

Taraf, 23.8.2008

Ahmet Altan

24.08.2008


 

Yeni ulusal program geliyor

Gazetelere yansıyan haberlere göre, hükümet AB’ye uyum yolunda üçüncü Ulusal Program taslağını kamuya açıklamaya hazırlanıyor. Taslak, yeni taahhütler yanında, 130’dan fazla yasal düzenleme veya değişiklik yapılmasını da öngörüyormuş. Tabiatıyla, bunların bir kısmı aynı zamanda Anayasa’da da değişiklik yapılmasını gerektirecek.

Her şey bir yana, hükümetin epey bir süredir neredeyse durmuş olan AB’ye uyum çalışmalarına yeniden hız vermesi ve yeni reformlara hazırlanması ümit verici bir gelişme. Ancak, hükümetin bu konuda şimdiye kadar yapılanları veya kendi yaptıklarını abartmadan bu yolda ilerlemesi gerekiyor. Meselá, gazetemizde yer alan bu konudaki haberde, ‘azınlık haklarının korunması’na ilişkin yapılmış ‘reformlar’ın pekiştirilmesinden ve ‘(k)ültürel haklar alanında gerçekleştirilen kapsamlı reformlar’ın uygulanmasına devam edileceğinden söz ediliyor.

Doğrusu, azınlık hakları ve kültürel haklarla ilgili olarak şimdiye kadar atılmış olan mütevazi adımların nasıl bir akıl yürütmeyle ‘kapsamlı reformlar’ olarak adlandırıldığını anlamak zordur. Farklılığın adı bile geçmezken milliyetçi-Türkçü bir dilin baştan sona Anayasasına hakim olduğu, ‘Türkçeden başka hiç bir dil(in), eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulama(yacağının) ve öğretileme(yeceğinin)’ bir Anayasa buyruğu (m. 42/son) olarak mevcut olduğu bir ülkede, böylesine iddalı ve iyimser bir değerlendirme fazlasıyla tuhaf kaçıyor.

Bunun gibi, yeni Ceza Kanunu hükümet tarafından AB’ye uyum sürecinde yapılan büyük bir reform olarak sunuldu. Gel gör ki, bu konuda da aslında değişen fazla bir şey yok. Bunda elbette yargıya hakim olan devletçi-milliyetçi zihniyetin bariz bir rolü vardır ama Kanun’un kendisinde de ciddi sorunlar bulunduğu açıktır. Bunun tipik örneği 301. maddedir. Nitekim yeni Ulusal Program taslağında yer alan ‘ifade özgürlüğünün genişletilmesi’yle ilgili vaat bunun hükümet tarafından da zımnen kabul -itiraf- edildiğini göstermektedir.

Anlatmak istediğim, özgürleşme ve demokratikleşme reformlarına hız verme konusunda hükümetin yeniden kararlılığını ortaya koyması elbette iyi bir gelişmedir ama bu yeterli değildir. Evet, meselá, taslakta öngörüldüğü gibi, MGK’nın sırf bir ‘danışma organı’ olarak görülmesi iyidir ama MGK üniformalı memurlarla halkın demokratik temsilcilerinin eşit politik aktörlermiş gibi katıldıkları bir Anayasal organ olarak kaldığı sürece, onun gerçekten de bu sınırlar içinde tutulabileceği şüphelidir.

Evet, siláhlı kuvvetlerin harcamalarının sivil denetim altına alınması iyidir de, aynı sivil denetim askeri eğitim müfredatı için de söz konusu olacak mıdır? Bu çerçevede silahlı kuvvetlerin kamu idaresi içindeki ayrıcalıklı konumuna da dokunulacak ve meselá Milli Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay arasında mevcut ve bir demokrasi için tuhaf olan ilişki modeline son verilecek midir? Keza, ‘iç güvenlik hizmetlerinin koordinasyonu’ ve ‘iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumlulukların etkin olarak yerine getirilmesini güçleştiren’ mevzuat ve uygulamanın değiştirilmesi düşüncesi gayet iyi de, bu proje jandarmanın tamamen sivil yönetime bağlanmasını veya kaldırılmasını da kapsayacak mıdır?..

Bunlar elbette sadece iktidar partisinin cevaplandırması gereken sorular değildir. Bunlar ve benzerleri muhalefet partilerinin de kendilerine sormaları ve kendilerini ‘demokrasi aktörleri’ olarak görüp ona göre cevaplandırmaları gereken sorulardır.

Star, 23.8.2008

Mustafa Erdoğan

24.08.2008


 

Ucu görünmeyen tünel

Süleyman Demirel’in “meşhur bir sorusu” vardı:

- 11 Eylül günü akan kan, ne oldu da 12 Eylül günü duruverdi?

11 Eylül’de “sıkıyönetim vardı.”

Komutanlar “aynı komutanlardı.”

Ama ülkede “oluk oluk kan akıyordu.”

12 Eylül’de ise...

Yine “aynı sıkıyönetim”, yine “aynı komutanlar” ve bıçakla kesilir gibi duruveren kan.

Demirel’in sorusunun yanıtı “Ergenekon’un karanlık tünellerinde gizli.

Bu tünel “öyle bir tünel ki...”

“Ucunu görebilene” aşkolsun.

Ergenekon iddianamesinde, iddianamenin eklerinde “gereksiz pek çok ayrıntı” var.

Bazı “geyik muhabbetleri bile.”

Kimileri “bunları” okuyup, dudak kıvırıyor:

- Hadi canım sen de... Hepsi fasa fiso... Ergenekon denilen şey havagazı... Masal.

Ama iddianamedeki “ayrıntılara” bakıyorsunuz...

“Belgelere” göz atıyorsunuz...

“Tarihli, tanıklı, tutanaklı” dokümanları okuyorsunuz...

“Fasa fiso” gidiyor.

Yerine “planlar, programlar” geliyor.

Hatta “mastır plan.”

“Mastır plana” göre:

* Bir kurmay heyeti oluşturulacak.

* Sanal hükümet kurulacak.

* Siyasi yönlendirmeler yapılacak.

Yine mastır plana göre, Ergenekon’un sahip olduğu imkanlar “bir elma çekirdeği.”

Hedef:

Elma çekirdeğinden bir ağaç, bir orman yaratmak.

Ergenekoncular “çekirdekten orman yapmak isteyen kişiler.”

Bazı şeylere “gülüp geçemiyorsunuz... Deli saçması diyemiyorsunuz... Zira...”

Zira “işin içinde” öyle isimler var ki.

Sabah, 23.8.2008

Yavuz Donat

24.08.2008


 

Zaten benim aklım ermez!

Boğazlardan Amerikan gemileri geçecek mi geçmeyecek mi? Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına bakarsak Amerikalıların böyle bir müracaatları bile yok!

Ama ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamalara bakarsak gemiler için geçiş izni çoktan alınmış!

Hiç boşuna kendimizi “Kim doğru söylüyor” diye yormayacağız!

Sadece “Bir başkadır benim memleketim” deyip geçeceğiz.

Hem zaten benim aklım böyle alingirli şeylere ermez ki!

Tıpkı insani yardım denilen şeyin niçin donanma gemileri ile götürülmek istendiğine ermediği gibi!

Biliyorsunuz Gürcistan’da hepimizin içini yakan olaylar yaşandı!

Rusya’nın müdahalesi ile işler iyiden iyiye sarpa sardı!

Ve her şeye maydanoz olmayı alışkanlık haline getiren ABD, Karadeniz’e gemi göndereceğim diye tutturdu!

Karadeniz’e ABD gemilerinin geçmesi için bizim boğazları kullanmaları gerekiyor!

Onun da bir takım şartları var!

Haber ilk çıktığında “Amerika yine başımızı ağrıtacak” diye düşünmeye başlamıştık ki, Başbakan Erdoğan’ın açıklaması imdadımıza yetişmişti!

Başbakan Erdoğan gözümüzün içine bakarak “Böyle bir talep yok” diyordu!

Oysa böyle bir talep varmış!

Böyle bir talebin varlığını ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün yaptığı açıklamadan öğrendik!

İki donanma gemisi ile bir sahil güvenlik gemisinin geçişi için anlaşma sağlandığını söylüyorlar!

Bu gemiler ile ne yapmak istedikleri sorulduğunda ise “insani yardım” gibi laflar ediyorlar!

İnsanı yardım deyince akla ilk etapta gıda, ilaç, kılık kıyafet gibi şeyler geliyor değil mi?

Böyle malzemenin de donanma gemileri ya da sahil güvenlik gemileri yerine yük gemileri ile yollanması daha mantıklı değil mi?

Dedik ya böyle alingirli işlere benim aklım ermiyor!

Belki ABD’liler “insani yardım” lafı ile başka şeyler kastetmişlerdir!

Yani ne bileyim ben “Gürcistan’ı korumak” gibi, “Gürcistan’a demokrasi ve özgürlük getirmek” gibi! Başbakan Erdoğan “Talep yok” derken Amerikan gemileri boğazları geçmeye hazırlanınca kafalarımız elbette karıştı!

Ama benim aklım karışmasa da bu işlere ermiyor ki! Bu tür işler büyük adamların işleri! Onlar da bu tür işleri bir güzel kotarıyorlar!

Bir yandan talep yok denilirken bir yandan da iş formülüne uydurulup yeşil ışıklar yakılıyor! Dileriz Gürcistan’a yapılan insani yardım Afganistan ve Irak’a yapılan insani yardıma benzemesin!

Malum Amerika nereye ayağını bassa oradan bir daha ayrılmıyor ve ayağını bastığı yer kan ve gözyaşına boğuluyor!

Bu defa kan ve gözyaşı Rusya’nın müdahalesi ile başladı, Amerika ise şimdi yaraya tuz basmaya gidiyor olmalı!

Millî Gazete, 23.8.2008

Zeki Ceyhan

24.08.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün haberler

Site yöneticisi | Editör
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır