"Gerçekten" haber verir 19 Aralık 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Faruk ÇAKIR

‘İnsan’lar değil; ‘insanlık’ ölüyor



Dünyaya nizam ve intizam verme iddiâsıyla ortaya çıkan ülkeler, nedense doğrudan kendilerini ilgilendirmeyen haksızlıklar karşısında sessiz kalıyorlar. Aslında ‘sessiz kalıyorlar’ demek de hadiseyi özetlemiyor; ‘haksızlara yardım ediyorlar’ demek daha doğru.

Pek çok dünya ülkesinde haksızlıklar olmakla beraber, Afrika kıt’asında yaşananlar haksızlıkların dik âlâsı olarak isimlendirilmeye aday. Meselâ, Kongo’da yaşananlar... Dünya ülkeleri ekonomik krizle uğraşırken Kongo’da yüz binlerce insan bir nev'î iç savaş yüzünden katlediliyor. Sözkonusu ‘insan hayatı’ olunca, ekonomik kriz ‘teferruât’ olması gerekirken öyle olmuyor. Çünkü ölenler ne de olsa Kongolu. Doğru dürüst ‘haber’ dahi olamıyorlar.

Kongo; eski adıyla “Belçika Sömürgesi Zaire” uzun bir süredir hükümet güçleri ve ‘isyancılar’ arasında süregiden çatışmalara sahne oluyormuş. Bu çatışmalarda binlerce kişinin öldüğü ve yaklaşık 250 bin kişinin de evini terk etmek zorunda kaldığı bildiriliyor. Türkiye’nin yaklaşık 3 katı büyüklüğündeki ülkede 60 milyon insan yaşıyor. Bu arada Kongo’nun 1960 yılına kadar Belçika kolonisi/sömürgesi olduğunu ve ülkede 15 ayrı etnik grubun ve 75 kabilenin yaşadığını, dinlerinin de Hıristiyanlık olduğu hatırlayalım.

Dünya Hıristiyanlarının; işin içinde maddî menfaat olmayınca kendi ‘dindaş’larını da unuttuğunu göstermesi bakımından Kongo’da yaşananlar dikkat çekici. Ama bir insaf ve vicdan ehli nihayet bu duruma tepki göstermiş. UNICEF elçisi Mia Farrow’un sabrı taşmış ve şöyle demiş: “Kongo’daki ahali goril olsaydı çözüm bulunurdu!”

İlgili haber şöyle: “UNICEF iyiniyet elçisi ABD’li aktris Mia Farrow, Batı başkentlerini Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki savaş ve zulüm karşısında ‘vurdumduymaz’ olmakla eleştirdi. Bölgeyi üç gün dolaştıktan sonra Cenevre’de konuşan Farrow, ‘Kuzey-Kivu ahalisi gorillerden oluşsaydı çoktan çözüm bulunmuştu!’ di-yerek Batı dünyasının Kongo’da işlenen insanlık suçlarına karşı sessiz kaldığına işaret etti. ‘Goriller ya da özellikle yavru köpekler söz konusu olsaydı, Batılı ülkeler durumun böyle devam etmesine izin vermezdi’ diyen oyuncu, bölgede kendisine anlatılanlar karşısında dehşete düştüğünü anlattı. 63 yaşındaki aktris, ‘Orada olanlar, hayatta görebileceğim en berbat şeyler. Kadınlar ve çocuklara reva görülen zulüm insanlık dışı. (...) Bölgede insanlık ölmüş. Şiddet her yerde. (...) En kötüsü, suç cezasız kalıyor.” (Radikal, 17 Aralık 2008)

Kongo’da yaşananları özetleyen Mia Farrow en üst perdeden tepki göstermekte haksız mı? Yeri geldiğinde ‘balık’lar için ayağa kalkan ‘insanlık’ Kongo ya da ben-zeri ülkelerde yaşananlar karşısında niçin sessiz?

Bu noktada “ifsat komiteleri”nin kontrolü altındaki “haber ajansları”nın tesirini de görmek lâzım. Yaşanan cinayetler duyurulmadığı sürece, ‘insanlık’ tepki vermekte gecikecek. Orada insanlık ölürken, Kongo’da yaşananları anlatan kaç haber duyduk? Gazetelerin “dış haberler” sayfaları “Amerika haberleri” sayfası olmaktan çıktığında her halde Kongo’da yaşananlardan da haberdar oluruz.

Kongo’da ‘insan’lar değil; ‘insanlık’ ölüyor habe-rimiz olsun.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Bahçeli’nin rahatsızlıkları



Mahallî seçimler Türkiye’nin gündemine iyice oturdu. Partiler adaylarını teker teker açıklamaya başlarken, seçim kütükleri ile ilgili tartışmalarda devam ediyor. 2 bin 115 seçim bölgesinde yapılacak mahallî seçimler pek çok sonucu ortaya koyacak. İktidar tarafından bakıldığında 1.5 sene önce yapılan genel seçimlerden sonra gücünü koruyup koruyamayacağı, muhalefette tarafından bakıldığında oylarını arttırma ve “alternatif” olabilme neticesini gösterecek.

MHP’nin genel Başkanı Devlet Bahçeli de “2009’un önemli olayı” olarak gördüğü bu seçimlerin Türkiye açısından çok önemli sonuçları olacağını söylerken, seçimlerin iki “hayırlı” sonuç ortaya koyacağını, bunlardan birisinin iktidara karşı alternatifi ortaya çıkacağını, diğerinin de “ayağı yerden kesilen” hükümet için kendine bir çeki-düzen verme sonucunu ortaya çıkaracağını söyledi. İktidarın ayağını yerden kesmesini de başbakanın hep yurtdışı gezilerine gittiğini, ayağını hiç yere basmadığı şeklinde açıklık getirdi. Bahçeli, her yıl düzenlediği “geleneksel kahvaltılı sohbet toplantısı”nı dün Sheraton Hotelde yaptı. Gazete ve televizyonların Ankara temsilcileri ve yöneticilerinin davetli olduğu toplantıda Bahçeli, açıklama yapmaktan çok gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Gazetecilerin bulunduğu her masaya birkaç parti yöneticisinin oturduğu toplantıda masalardaki konuşulanlar da mahallî seçimlerdi. Bizimde yer aldığımız masada da eski Bakanlardan Faruk Bal da, Ankara adaylarını nasıl değerlendirdiğimizi sordu, kendisi de değerlendirmelerde bulundu. Bahçeli’ye sorulan soruların büyük kısmı CHP’nin çarşaf açılımı ve mahallî seçimlerden beklentileri çerçevesinde oldu. Bahçeli’nin, MHP’nin Doğu ve Güneydoğu’da performansı ve İstanbul ve Diyarbakır da aday çıkarmayacağı yönündeki yorumlardan hayli rahatsız olduğu görülüyor. Seçim yarışının, etnik yarış gibi gösterilmesinin tarihî bir hata olacağını söylerken, MHP’nin bütün seçim bölgelerinde aday çıkacağının altını çizdi. “Neden aday çıkarmayalım ki?” diye de sordu. MHP’nin polemik oluşturma niyetinde olmadığını, “pusu, tuzak” gibi kavramların da MHP ile bağdaşmayacağını söylerken Deniz Baykal’a gönderme yaptı. CHP seçmeninin kıyafetinin kendilerini ilgilendirmediğini söylerken bazı soruları da sormalarının kendi hakları olduğunu dile getirdi. Ve sorularını yöneltti: “Türkiye nereye götürülmeye çalışıyor? Türkiye’de okyanus ötesi bir takım modeller benimsetilmek isteniyorsa, Türkiye’ye yeni modeller öneriliyorsa ve bunun adına ılımlı siyasi İslâm modeli deniyorsa bu soruları sormak hakkımızdır. Partiye üye olmayı özgürlükler kavramının ötesinde oluşturulmak istenen model olarak düşünüp aydınlatmak lâzımdır. Bu ılımlı siyasî İslâm modeline mi hizmet ediyor? CHP ılımlı İslâm çizgisinde mi değil mi? CHP bunu açıklasın ve kurtulsun.”

Bahçeli rahatsız olduğu bir konu da Türkiye’de “muhalefet yok” sözleri. “Türkiye’de muhalefet vardır” dedi ve Meclis’te yedi tane parti olduğunu, iktidarın güçlü bir seçmen desteği ile iktidara geldiğini, bunun geri kalan kısmını da muhalefeti oluşturduğunu ifade etti. de şu soruyu yöneltti. “Muhalefeti adam yerine koymuyorsanız o zaman birilerini mi davet ediyoruz?”

Toplantıda dikkatimizi çeken de Bahçeli’nin ABD’den bahsederken hep “okyanus ötesi” ifadesini kullanması oldu. Bu ifadeleri birkaç soruda değişik konularda vurguladı. Türkiye’de iki kutuplu bir politika oluşturulmaya çalışıldığını, bunun da okyanus ötesinde plânlandığı söyledi. Bu kavramı Irak meselesinde dile getirdi. Irak meselesini Iraklılardan ziyade “okyanus ötesi” ile konuşulması gerektiğini söyledi. İki partili bir parlamenter sistemin “sinsice” ortaya konulmak istendiğini, kendilerine de 1999 yılında “güçleniyorsunuz, değişecek misiniz” diye sorular sorulduğu açıkladı. Güneydoğu sorunu ile ilgili olarak ise, oradaki sorunun sosyo-ekonomik bir sorun olduğunu, asıl sorunun ise “beka sorunu” olduğunu dile getirdi. Bu sorunun konuşulacağı yerin sokaklar değil, parlamento olduğunun altını çizdi. Sorunun Meclis dışında aranmasının önce intifada ile başlayacağını, ardından çocukların kullanılacağını, sonrasında ise iç çatışma ile şekillenebileceğini söylerken de, “Allah muhafaza ileride telâfisi mümkün olmayan notlara gelebilir” diye de ikazlarda bulundu.

Küresel ekonomik kriz, “özür diliyorum kampanyası” gibi konulardaki görüşlerini açıklayan Bahçeli’nin seçmen kütüklerindeki yanlışlıklar sebebiyle seçimlerin ertelenmesinin daha büyük sıkıntılar doğuracağını, ancak bu tartışmalar sonrasında mahallî seçimlerden sonra seçimlerinin meşrutiyetinin uzun süre tartışacağını söylerken, İçişleri Bakanlığı ve Yüksek Seçim Kurulunun bu meseleyi kısa zamanda çözmesini, gerekirse yeniden bir seçmen yazılımının da yapılabileceğini açıkladı.

Son bir not: Geçmiş yıllardaki bu minvaldeki toplantılarda sorulara karşı sesini yükselten bir Bahçeli yerine hayli sakin bir Bahçeli gördük. Sohbet toplantısından aktarabileceklerimiz bunlar…

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Travma...



Ekonomik kriz, çarşaf açılımı, mahallî seçimler ve adayları, Bush’a ayakkabı fırlatılması gibi sıcak gündemin hayhuyu arasında, oldukça önemli ve hayatî konular kamuoyunda yeterince tartışılmadan kayboluyor.

Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün, geçtiğimiz ay itibarıyla 384 ceza infaz kurumunda 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu olduğu açıklaması, bunlardan biri.

1999’da Ecevit hükümeti döneminde çıkarılan “Rahşan affı”yla Türkiye’deki ceza ve tutuk evlerinde 49 bin 500’e inen hükümlü ve tutuklu sayısının dokuz yıl sonra 100 bini aşması ve son yedi yılda artışın yüzde 100’ü bulması, doğrusu düşündürücü.

1974’ten 2001 yılına kadar 27 yılda 30 bin artan cezaevi nüfusunun, son yedi yılda yüz bine fırlaması, “dehşet tablosu”nu ortaya koyuyor.

Dönemin Adalet eski Bakanının itirafıyla 2001 yılındaki sözkonusu “şartlı salıverme kanunu”yla derhal tahliyelere ilâveten 10 yıllık dönem içinde 43 bin tutuklu ve hükümlünün yararlanmasına, ardından çıkarılan yeni Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle bazı cezaların indirilmiş olması ve bazı suç unsurlarının değişmesi dolayısıyla da 20 bin kişinin daha tahliyesi eklendiğinde bu süreçte 63 bin hükümlü ve tutuklunun tahliye edildiği ortaya çıkmakta.

Bütün bunlara rağmen cezaevlerinin dolup taşması, topyekûn ve büyük bir “sosyal patlama” olduğunu ortaya koymakta…

“HUZUR VE ASÂYİŞ” İDDİASI…

Belli ki hükümetin onca “huzur ve güvenlik” iddiasına rağmen, toplum kaynıyor; toplumda yüzde 100’leri aşan suç oranı artışıyla büyük bir travma yaşıyor.

Her ne kadar bazılarınca bunun sebebi özellikle “ekonomik kriz”e bağlansa da, bu tablonun daha derinlere dayandığı, topyekûn bir mânevî aşınma, ahlakî yozlaşmadan türediği, rakamlarla ortada…

Özetle bunun sebebi salt son dönemde artan çete suçları, ekonomik sıkıntıyla vatandaşların, esnaf ve çiftçinin görülmedik şekilde çek ve senetlerini ödeyemez duruma düşüp cezaevlerine düşmeleri de değil…

Adalet Bakanı’nın yüksünmeden ifâde ettiği, polisin çok çalışması sonucu suçluların yakalanması da değil. Zira polisin suç işleyenlerin kaçta kaçını yakaladığı, Emniyet teşkilâtının önceki dönemden kat kat fazla çalıştığını söylemek de, zorlama bir te’vil…

Belli ki toplumda topyekûn bir asâyiş sorunu var; ve özellikle büyük şehirden başlayarak en küçük yerleşim birimlerine sıçrayan ciddî bir ahlakî çöküş ve mânevî çürüyüş suçun yaygınlaşmasına, suçluların çoğalmasına yol açmakta…

Rüşvet, torpil, kayırma, yolsuzluklar, ihâle fesatları, gelir dağılımı dengesizliği, toplumun dengelerinin dibine dinamit sokuyor.

Cemiyetin hiç alışmadığı bir tarzda âdeta Vahşi Batı’dan kopyalanan seri cinayetler, çirkin taciz olayları, devletin kontrolündeki kreşlere ve çocuk yuvalarına kadar inen işkence ve merhametsizlik, gazetelerin üçüncü sayfalarını dolduran, evlâdın ebeveynini, annesinin kızını, kardeşin kardeşi katlettiği görülmedik vahşetler, ruh hastalıkları, psikolojik travmalar, sosyolojik olaylar, cemiyetin ne tür bir bunalım içinde olduğunu ortaya çıkarıyor.

Görünen o ki salt polisiye tedbirler netice vermiyor. Son yıllarda Türkiye için sigara ve uyuşturucu alarmı verilmekte. Uyuşturucu ve içki kullanımı bu dönemde ilkokul seviyesine kadar inmiş. Devlet elinin altındaki okullarda bile kötü madde kullanımının önüne geçemiyor .

BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin Türkiye’de okullarda yaptığı araştırmada uyuşturucu kullanma yaşının düştüğü belirlenmekte. Araştırmada gençler arasında sigara kullanma oranının yüzde 57’sine vardığı, uyuşturucu ve uçucu madde kullanımının tehlikeli boyutlara ulaştığı rakamlarla belirlenmekte.

TEMEL TEDBİRLERE İHTİYAÇ VAR…

Gençlerin ve çocukların mâruz kaldığı televizyon ve internet tahribatı, dizi filmlerde ahlâka ve inanç değerlerine aykırı, halkın manevî terbiyenin eseri örf ve geleneklerini hiçe sayan sahneler, söz konusu manevî buhranın üzerine tuz-biber olup daha da azdırıyor. Çocukları ve gençleri dejenere eden çoğu hâriçten ithal mâlı ahlâk bozucu müstehcen ve şiddet sarmalındaki filmler ve diziler, kültürel değerleri kasıp kavuruyor.

Sokaklardan stadyumlara sıçrayan ve şehirleri âdeta bir anarşi ve vahşet arenasına çevirip sosyal hayatı zehirleyen serserilik, gün geçtikçe Anadolu şehirlerini Texsas’a çeviriyor. Şefkatsizlik ve terbiye yoksunluğu, on binlerce çocuğun sokağa düşmesine yol açıyor.

Meclis Araştırma Komisyonunun tesbitine göre, Türkiye’de “sokak çocukları”nın sayısı çoktan yüz binleri aşmış; ve bunun için devletin aldığı hiçbir etkili tedbir yok. Sadece odun-kömür ve bazen de para dağıtımından başka köklü bir tedbir görülmüyor…

İnternetteki “sanal kumar”ın önü bir türlü alınamıyor. Devletin denetimdeki “sanal kumarhaneler, gençlerin ve yetişkinlerin Millî Piyango İdaresi Genel Müdürlüğüne bağlı “sayısal loto”-“spor toto” türü şans ve talih oyunları, insanları sürüklendiği çaresizlikte daha da karamsarlığa itiyor.

Kısacası Türkiye’de gençler ve çocuklar üzerinde oynanan oyunlarla toplum mânen çökertiliyor. Sonra da cezaevlerinin son 39 yılın en kalabalık sayısına ulaşıyor. Tedbir alması gereken Adalet Bakanlığı, yüz binlerce hükümlü ve tutuklunun artık cezaevlerine sığmadığı bilgisi vermekle yetiniyor. Anayasa gereği âileyi, gençliği ve toplumu korumakla yükümlü olan hükümet yalnız vahâmeti ortaya koymakla kalıyor, altı yıldır seyrediyor…

Oysa Türkiye’nin bir an evvel temel tedbirlere ihtiyacı var…

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Mikail YAPRAK

Avrupa’da dinî tatiller ve biz



Avrupa’da “Weihnachten” (Noel Bayramı) olarak bilinen ve giden yılın son haftasıyla gelen yılın ilk haftasını dinî tatillerle şenlendiren Hıristiyan geleneği içinde biz de İslâmî gelenek ve ibadetlerimizi doya doya yaşarız. Hem de ailelerimizle, dost ve tanıdıklarımızla, gönüldaşlarımızla, can kardeşlerimizle aynı atmosfer içinde, hep beraber...

En küçüğünden en büyüğüne, en gencinden en yaşlısına kadar herkes bu manevî bayram havasını soluklar. Bütün husûsiyetiyle ve iç dinamikleriyle bize has olan bir dünyaya dalar gideriz. Uhrevî, ilmî ve manevî hazzın doyulmazlığını doyasıya hissederiz. Hem de Avrupa insanının kendi kültür ve geleneklerini tamamen farklı sunumlarla ortaya koydukları, her tarafta ilân ettikleri ve her türlü imkânlarını bu çerçevede seferber ettikleri bir hengâmede...

Demek ki apayrı bir dünya içinde bambaşka bir dünya yaşanabiliyormuş. Gerçi her insanın zaten hususî bir dünyası vardır. İnsanlar adedince dünyalar mevcuttur. Ama burada bahsi geçen öyle hususî bir dünya değildir. Hatta iman ve Kur’ân hakikatlerinin bize bahşettiği bu uhrevî ve manevî dünyaya, kendi hususî dünyalarımızı da taşıyamayız, fırsat bulup da yaşayamayız. Her mü’minin iştirak ettiği evrensel bayramlarımız, mübarek gün ve gecelerimiz camilerimizde ya da başka mekânlarda çeşitli programlarla ihya edilirken ve medya aracılığıyla dünyaya ilân edilirken, bazen olur ki daha hususî çerçevede gönüldaş ve fikirdaşlarımızla bayram havası içinde toplanmalarımız, buluşmalarımız ve sohbet programlarımız olur. Hele her yılın sonunda bir hizmet merkezimizde organize edilen ve Avrupa’nın her tarafından iştirak ile tam bir bayram havasına dönüşen bir günümüz ve gecemiz var ki, şahsî ve ailevî her türlü işlerimizi ya iptal ettirir, ya da ertelettirir.

Ömür boyu sürmesini arzu ettiğimiz bu ilim, irfan, hakikat ve mânâ yüklü serüvenlerimiz ne yazık ki çok fazla sürmez. Zincirleme devam eden programlarımız sona erdikten, misafirlerimizi de uğurladıktan sonra, yaklaşan iş hayatının soluğunu ensemizde hissederek, kendi dünyalarımıza avdet ederiz. Ama manen kuvvetli, vicdanen müsterih; kalbimiz, aklımız, dimağımız ve bütün duygularımız “apaydın” bir vaziyette kendi dünyalarımıza döneriz.

Bazen hususî dünyama tam dönmeden, yazarlık sevdasıyla, hazır manen ve fikren güçlenmişken, bambaşka bir dünyanın, Hıristiyan dünyasının kapısını şöyle bir aralama fikrine kapıldığım da olur. Noel Bayramı motifleriyle süslenmiş Avrupa dünyasının cazibesine, ne yalan söyleyeyim, nefsim biraz kapılır gibi olur. “Şu cazip dünyanın kapısını biraz aralasam mı acaba?” sorusuyla mütereddit iken kapıyı aralamakla birlikte içine dalmaya cesaret edemem. Zahiren bize de açık gibi gözüken bu kapının manen kapalı olduğu görülür. Avrupa’nın iş dünyasına bir itirazımız yoktur. Lâkin dinî tatillerde ve Noelli günlerin bazılarında bu kapılar dahi kapalı olur. Alış veriş dünyasına da zaten ihtiyaç nisbetinde girilebilir. Biz Müslümanların bu ihtiyaç nisbetini, sadece Noellerde değil, her zaman gözetmemiz gerekir de, bu sene Hıristiyanlar da kontrollü ve kısıtlı alış veriş yapmaya âzamî dikkat gösteriyorlar. Dünyayı saran ekonomik kriz, onları buna mecbur ediyor. Noel hazırlıklarının başladığı, her tarafın ışıklarla donatıldığı şu günlerde, bazı şehir meydanlarında ve bazı sokak ve caddelerde bile satışa arz edilen albenili hediyelik ve süs eşyalarına olan ilgide gözle görülür bir azalma vardır. Lüks ve eğlence düşkünü Avrupalı bile, almak için el attığı bir eşyanın fiyatını gördükten sonra, yavaşça elini geri çekiyor ve “sanki aldım” dercesine oradan uzaklaşabiliyor.

Onların dünyasını yansıtan bazı anekdotları, yine onların yazılı kaynaklarından sizlere aktarayım düşüncesiyle kitaplığımdaki Noel Bayramı üzerine Almanca bir kitabın bazı sayfalarını okuyayım dedim. Baktım ki, Hıristiyan dünyasının aydınları, Noel kutlamalarının mânâsını ve kaynağını bugüne kadar hâlâ çocuklarına anlatamamanın ıztırabını duyuyorlar. Daha fazla kafa yormaktan ve sizlere de aktarmaktan vazgeçtim.

Onların iki bin yıldır içinden çıkamadıkları birşeye biz niye kafa yoralım ki?

Kendi dünyamızda buluşmak üzere.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Halil USLU

Fransız Havva Anne



Fransa’da Müslümanlar arasında nüfus artışı diğer kesimlerdekine nisbetle hayli yüksek. Müslümanlar genel nüfusun yaklaşık % 6’sını oluşturdukları halde ülke genelindeki doğumların % 15’i Müslümanlar arasında oluyor. Dolayısıyla Müslümanların oranları yıldan yıla artmakta. Fransız asıllılardan İslâm’ı seçenler de bu artışa katkıda bulunuyorlar. Fransa’da ilk İslâm Üniversitesi, başşehir Paris’e 50 kilometre mesafede Mantes la jolie şehrindeki Al-Hadile Camii ve Külliyesinde eğitim vermeye başlamıştır. 300 öğrenci kapasitelidir.1

Kamuoyu yoklamalarında ve medyanın araştırmalarında; Hıristiyanların kiliseleri ve Yahudilerin havraları çoğunlukla boş oldukları ve mutad ibadete çok az kişinin geldiği, fakat buna mukabil İslâmiyetin çığ gibi büyüdüğü ve özellikle camilerin çoğunlukla tıklım tıklım dolduğu ve Batı dünyasında cami sayısının yetmediği, buna mukabil çalışmayan ve yıkılmaya yüz tutan kiliselerin Müslümanlar tarafından satın alınıp cami yapıldığı ve İslâmı kabul edenlerin tetkik ederek Müslüman oldukları görülmektedir.

Strasbourg- Fransa’da yayınlanan Le Figaro gazetesinde çıkan bir haberde, çeşitli meslek dallarında ünlü kişiler arasında İslâm dinini seçenlerde artış olduğu bildirildi. Le Figaro’nun haberinde, Fransa’da yazar, düşünür, koreograf, televizyon yönetmeni, şirket yöneticisi, üniversite öğretim görevlisi olarak çalışanlar arasında İslâm dinini seçenlerden örnekler verildi.2 Bunlardan bir tanesi Eva de Vitray-Meyerovitch’tir.

Fransa’da ilim dünyası içinde, üniversitelerde ve entelektüel topluluklarda İslâmiyeti yayan ve müdafaa eden, Hz. Mevlânâ hayranı ve Fransa’da ‘Havva Anne’ ismi ile anılan, Fransa-Paris Üniversitesi İslâm tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch vasiyet etti ve dedi ki: “Ben Fransa’da ölürsem cenazemi Konya Üçler Mezarlığına defnedin ve Hz. Mevlânâ’nın komşusu olayım.” Bu meşhur vasiyeti bütün basında yer aldı.3 24 Temmuz 1999’da 90 yaşında vefat etti.

Fransız aristokrat bir aileden gelen, 1909 doğumlu Eva de Vitray-Meyerovitch, hukuk ve felsefe eğitimi aldıktan sonra, çalışmalarını edebiyat, felsefe ve tasavvuf konuları üzerinde yoğunlaştırdı. Fransa’nın dünya çapında saygın bilim ve araştırma kurumu olan İlmî Araştırmalar Millî Merkezi üyesi olarak da bir müddet bu müessesede yöneticilik ve uzmanlık yaptı. Türkiye’ye çok talebe yetiştirdi. Telif ve tercüme olarak kırk kadar esere imza attı. Mevlânâ’yı mürşidi olarak gördü ve onun eserlerini okuyarak, tercümelerini yaparak Müslüman oldu.

Fransızlara Hz. Peygamberi (asm) anlattı. Kendilerine ayrıca Risâle-i Nur eserlerinin bası nüshalarını 1978 yıllarında verdim. Çok memnun kaldığını ifade etmiş ve yakın sohbetlerimiz olmuştur.

O tarihlerde Mevlânâ ihtifallerini ve uluslar arası Mevlânâ kongre ve sempozyumlarını Feyzi Halıcı başkanlığında bizim de yıllardır üyesi olduğumuz ve genel sekreterliğini yaptığımız Konya Kültür ve Turizm derneği deruhte etmiştir. O tarihlerde Eva de Vitray-Meyerovitch bize ve yakın arkadaşlarıma “Ölürsem Hz. Mevlânâ yakınına defnedin” diyordu ve sonra bu ifade bizim kanalımızla basına intikal etti. Konya Büyükşehir Belediyesi ve Selçuk Üniversitesi işbirliği ile çok geç kalan bu vasiyet şimdi yerine getiriliyor, tebrike şayandır. Aslında yapması gereken Kültür Bakanlığı’dır, fakat maalesef istediğimiz mânâda bir kültür bakanını hâlen özlemekteyiz. Kalkılıyor yıkılan Kur’ân kursuyla ve kesilen kurbanlarla cedelleşilip, uğraşılıyor... Yazık…

Hz. Mevlânâ’nın hakka vuslatının 735. senesinde 17 Aralık’ta saat 11’de Sultan Selim Camii’nde namazı kılınmak sûretiyle nakli gerçekleştirildi. Fatihalarla onu tekrar sevdiklerinin yanına defnettik. Şahsî kanaatim, bu yılki vuslatın en anlamlı noktası buydu. İşte böyle geçti bir “şeb-i arus”. Bu hususta daha çok yazılacaklar var, İnşaallah diyoruz...

Dipnotlar:

1- 6 Eylül 1993, Türkiye.

2- 5 Nisan 1995, Yeni Asya.

3- İnter Prees, 3 Mayıs 1977.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Abdil YILDIRIM

Ağırlıkları sırtımızdan atalım



Bu kadar günahla dolaşma yerde,

Korkarım ki taşıyamaz yer seni

Nazik tenin kara yere düşer de,

Oralarda börtü böcek yer seni.

A.Y.

ayatın, uzun ince bir yol olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yolculuk ruhlar âleminden başlar, dünyadan, kabirden, mahşerden, sırattan geçer, Cennet veya Cehennem menzillerine doğru uzayıp gider. Aklı başında olan her insanın da gitmek istediği mekân, ebedî saadetler diyarı olan Cennet yurdudur. Bir yolculuğun rahat geçmesi ve yolcunun menziline sağ sâlim ulaşması için, elinde ve sırtında ağır yükler olmaması gerekir. Elde veya belde taşınan bir yük, yol uzadıkça ağırlaşır, gittikçe insana azap vermeye başlar. Bazen de yorgun yolcu, tâkatsiz kalır, başı döner, sırtındaki yükü ile beraber bir uçurumdan yuvarlanır, helâk olur.

İnsanın yükü ağır, yolu uzun, tâkati ise pek azdır. Elindeki ve belindeki ağır yüklerle bu uzun yolculuğa tahammül etmesi pek müşküldür. Dünyanın lüzumsuz meşgaleleri, hırs, tamah, servet ve şöhret tutkusu, fânî muhabbetler, dünyevî dertler, birer yük olarak ruhun omuzlarına biner. İnsan tövbe ve istiğfar ile bu yükleri sırtından atmaz, ağırlıklarını dünyada bırakıp gitmezse, kabirde, mahşerde ve sıratta bu ağır yükleri taşımak zorunda kalacak, sefil ve perişan olacaktır.

Hayat yolculuğunun en önemli etabı, dünyadan geçen kısımdır. Bu yol çok kısa olduğu halde, çok uzun bir seferin bütün hazırlıkları burada yapılır. Bütün erzak ve iâşesi burada temin edilir. Bundan sonraki yolculuğun rahat ve huzurlu geçmesi için gerekli olan ihtiyaçlar dünyada karşılandığı gibi, yolculuğu zora sokacak gereksiz yükler de yine dünyada insanın sırtına yüklenir. Akıllı bir insan, kendisine lâzım olan erzak ve iâşesini yanına alır, lüzumsuz ve zararlı yükleri sırtına yükleyip, uzun yolculuğunu bir azap hâline getirmez.

Balonların yükselmesi ve havada yol alabilmesi için, sepette bulunan gereksiz ağırlıklar aşağı atılır. Böylece yükü hafifleyen balon, havada yükselir ve yoluna devâm eder. Denizlerde batma tehlikesi ile karşı karşıya kalan gemilerde de yine fazla ağırlıklar dışarı atılır, geminin yükü hafifletilerek yüzmesi sağlanır. Bu işlemlere, “safra atmak” denir. İnsanın hayat yolculuğu da, bir balon veya gemiye benzetilecek olursa, güvenli bir yolculuk için sepetindeki safraları atması gerekir. Her gün kalbimizi, gönlümüzü ve ruhumuzu şöyle bir yoklasak, ne kadar zararlı safralarla dolu olduğunu görürüz. Hemen tövbe ederek bu safraları atmazsak, yükümüz gittikçe ağırlaşacak, hem dünyada, hem kabirde, hem mahşerde, hem de sıratta başımıza belâ olacaktır. Allah’ın Rahmet ve Mağfireti imdadımıza yetişmezse, belki de Sırat Köprüsünden başımızı döndürüp Cehennem çukurlarına yuvarlanmamıza sebep olacaktır.

İnsanın gönlüne yerleştirdiği dünya sevgisi, mal mülk sevdası, şan şöhret tutkusu ve fâni muhabbet gibi duygular birer safradır. Kalbine koyduğu kin ve nefret, haset ve husûmet; diline doladığı yalan ve gıybet, ruhuna yüklediği her türlü isyan ve zulmet, birer safradır. Akıl dağarcığına doldurduğu fuzûlî malûmat ve düşüncelerini dumura uğratan zararlı meşguliyetler de birer safradır.

İnsan dünya yolculuğu esnasında yüklendiği bu safraları, kabir kapısına varmadan üzerinden atmak durumundadır. Öyleyse, gün bugündür. Hayatın fırtınalı yolculuğunda yarının ne getireceğini kimse bilemez. Yarın safra atmaya fırsat bulamayabiliriz. Öyleyse, tövbe ve istiğfarla, nedamet ve münâcâtla, kalbimizin ve ruhumuzun omuzlarındaki yükleri atalım. Yoksa bu safralar hayat gemimizi azap denizlerinde gark edebilir.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Siyasette AB fırsatı



Başbakan, geçenlerde Türkiye’ye gelen AB heyetine, yakınlarda yaptırdıkları bir araştırmanın sonucundan hareketle, “Halkımızın yüzde 60’ı AB’yi istiyor” demişti.

Başında bulunduğu hükümetin dört yıldır AB reformları için kılını bile kıpırdatmamasına ve bu zaman zarfında insanları AB’den soğutmak için yapılan onca kara propagandaya rağmen bu sonucun ortaya çıkması başlı başına önemli.

Demek ki halk herşeye rağmen çıkış yolunu demokratikleşme ve AB reformlarında görüyor.

Bu noktada hayret verici olan şey, halkın bu tercihini gördüğü halde Başbakanın AB reformlarını hızlandırmak için harekete geçme ihtiyacını duymaması ve bunun işaretini vermemesi.

Bindiği dalı kesmekten farksız bir tavır bu.

Halkın talebini görmezlikten gelip hiçe saymak ve tam tersine adeta o talebi köreltme gayreti içine girmek, izahı kolay bir politika değil.

Bu durum ilk planda şunu düşündürüyor.

Demek ki, AKP yönetici kadrolarının genlerine işlemiş millî görüş saplantıları hiç değişmeden aynen devam ediyor. Zaman zaman seslendirdikleri “AB sürecinin gerekliliğini 28 Şubat’ta anlayıp içselleştirdik” sözlerinin ise samimiyetten uzak takiyye örnekleri olduğu ortaya çıkıyor.

Ya da AB uzmanı Cengiz Aktar’ın dediği gibi, AKP’nin nefesi buraya kadar yetti, süreci daha ötesine taşıyabilecek kuvvet ve tâkati kalmadı.

Hal böyle olunca, Erdoğan’ın bahsettiği araştırmaya göre Türkiye’nin AB’ye girmesini isteyen yüzde 60, 29 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerde oy kullanırken bunu da göz önünde bulundurmak durumunda olacak gibi görünüyor.

Eğer AKP bu gerçeği bile bile AB sürecinde ipe un seren politikalarından vazgeçmezse, bu yüzde 60’lık seçmen kitlesinin sandık başında ona göre davranmasını beklemek yanlış olmaz.

Gerçi, bilhassa yerel seçimdeki oy tercihlerini belirleyen başka birçok faktör de var. Ama önümüzdeki yerel seçimin, bunlardan da etkilenmekle beraber, genel sonuçlar üretebilecek bir istidat kazanmakta olduğunun işaretleri artıyor.

12 Eylül sonrası 1983’te yapılan ilk genel seçimden yüzde 45 oyla çıkıp, ikinci seçimde 36’ya düşen ve 1989’daki yerel seçimde de yüzde 21.75’e gerileyen ANAP’ın yaşadığı serencamın bir benzeri, AKP için de tekrarlanabilir.

29 Mart seçiminin, yeni yılın ilk altı ayında derinleşeceği Başbakan tarafından da ikrar edilen bir kriz ortamında yapılacak olması, özellikle AKP açısından dramatik sonuçlar getirebilir.

Eğer AKP bu durumu gerçekçi ve akılcı bir yaklaşımla değerlendirirse, yapacağı ilk ve en önemli iş, dört yıldır ara verdiği AB reformlarına yeniden dönmek ve hem bilhassa kapatma dâvâsında çıkan kararın tıkadığı siyaseti bu yolla yeniden, olabildiğince açmaya çalışmak, hem de bütün kasvetiyle üzerimize çökmeye hazırlanan ekonomik krizin etkilerini mümkün olduğu ölçüde hafifletme gayreti içine girmek olmalı.

O yapmıyorsa, muhalefetin AB sürecine samimiyetle sahip çıkması lâzım. Gerçi muhalefetin Mecliste temsil edilen iki ayağı olan CHP ve MHP’den böyle bir sahibiyeti beklemek hayal. Çünkü aynı kökten beslenen bu iki partinin AB sürecine bakışı gerek ideolojileri, gerekse seçmen tabanları itibarıyla, “Türkiye AB’ye girmesin” diyen kesimin beklentisine uygun nitelikte.

Kararlı ve ısrarlı bir AB karşıtlığı içindeki kesimin yüzdesi, sanırız, aynı görüşü paylaşan diğer küçük partilerle birlikte, CHP ve MHP’nin oy oranlarının toplamına tekabül ediyor olmalı.

Bu durumda şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor:

Şu anda toplumun yüzde 60’ının benimsediği AB hedefi, siyaset arenasında sahipsiz vaziyette. Dolayısıyla, inandırıcı bir tavır ve üslûpla bu hedefe sahip çıkacak bir partinin toplumdan destek bulma şansı bir hayli yüksek görünüyor.

Siyasetteki bu boşluğu doldurup seçmen ekseriyetinin talep ve beklentilerine cevap verebilen, sürpriz bir çıkış yaparak yükselişe geçebilir.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Şükrü BULUT

68 kuşağı ve AB coğrafyası



“Dünya komünikasyon devrimi insanlığın cehaletini arttırdı” diyenler haklı çıkıyor. Fevkalâde sür’atli akan zamanın zavallı çocuklarını uzağa veya geçmişe bakmadan alıkoyan bu devrim, insanlık karşıtlarının işine yaranmış görünüyor. Önlerine cazip oyuncaklar bırakılan çocukların haline benzeyen halimizle, birinci ve ikinci dünya savaşlarını hazırlayan insanlık düşmanlarının farklı kıyafet ve sloganlarla tekrar sahnede yer aldıklarının pek farkında değiliz.

Demokrasinin olmadığı ve kanun hakimiyetinin sağlanamadığı Türkiye’mizde çok rastlarız. Katiller maktulün cenazesinde siyahlar içinde saf tutarlar. Dünyada ve bilhassa Avrupa’da da bazen bu manzaralara rastlanır. Fikirlerin mahiyeti ve hedefleri değişmeksizin değişik zamanlarda, değişik coğrafyalarda ve farklı sınıflarda cereyan eden hadiselerin bir merkezden idare edildiğini avam dediğimiz halk pek anlayamaz. Önce temel hürriyetler, sonra kadına pozitif ayrımcılık, daha sonra emekçi, köylü ve talebe olarak burjuva düşmanlığı, neticede ihtilâller, kaos, anarşi ve müstebitler dönemi.

Hangi fikri ve hangi zamanları anlatmaya çalıştığımı elbette anladınız. Marks, Darwin ve Freud’la başlayan dinsiz felsefenin yürüyüşü Rotschild’in yardımıyla Moskova’ya dayanır. Olan, zavallı Rus milletinin bin senelik tarih ve kültürüne olmuştur.

Dinsiz felsefenin meşhur Frankfurt Mektebini aydınımız bilmezlikten gelir. Bu ikinci mektebin deşifresi ile hem 68 kuşağının mahiyeti ve hem de cinsel devrimin arkasındaki dinsiz sapıklar ortaya çıkacaktır. Avrupa’daki karışık yüzme havuzlarının mahiyetiyle “özgür beden kültürü”nün mimarları teşrih olunmasınlar diye, Avrupa’dan haberdar aydınımız ise Frankfurt Mektebini, ne soğuk savaş sonrasında Amerika’da mantar gibi türeyen enstitüleri ve ne de 68 kuşağının dünya kapitalinin başına geçtiğini hiç anlatmaz. Dinsiz felsefenin anarşist ruhlu insanları; barış, düzen, din, kültür, estetik, çevre, sanat, adalet, doğru hürriyet ve doğru düşünce gibi insanî değerlere fevkalâde düşmandır. Yarasanın ışığa olan düşmanlığından da çok... İşte bu karanlığı, kaosu, anarşiyi, cehaleti, tüketimi, istibdadı ve insanlığın refahını istemeyen güruh, hem 20. y.y. başında ve ortalarında, hem de 21. asrın hemen girişinde insanlığa yapabileceği kötülüğü yapmıştır. Ellerinden İsevî değerleri alınmış bir Avrupa ile maalesef yine onların propagandalarıyla komplekslere düçâr edilmiş Asya; saldırgan dinsizliğin farklı zamanlardaki farklı slogan ve kostümlerine aldandığından, insanlığın başı felâketlerden kurtulamıyor. Elbette ki cehaletten. Yalnız, 20. y.y. başlarındaki cehaletimizin sebepleriyle 21. y.y.’daki cehaletimizin sebepleri de farklı değil mi?

İnsanı insanî değerlerden ve hayattan uzaklaştıran aletlere, Bediüzzaman “müfsit aletler” diyor. Hırs, şöhret, kuvvet, israf ve menfaate odaklanmış bir medyanın insanlığın hizmetinde olduğunu kim iddia edebilir? Hele bu medyayı gasp ettikleri servetlerle bazı insaniyet ve İslâmiyet düşmanları ellerinde tutuyorlarsa, o ekranlarda yansıyan haberler de, diziler ve programlar da insanlığın aleyhinedir. Bakışları bu medyaya kilitlenmişlerin dünyada olup bitenleri sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerini beklemek, elbette doğru olmaz.

Avrupa’nın yakın tarihini, dünya harplerini, AB’nin kuruluş şartlarını, Frankfurt Mektebini ve son zamanlarda ortaya çıkan neocon ve neoliberal hareketlerin mahiyetini bilmeyenler, AB içindeki Avrupa başşehirlerinde çıkan yangınları anlayamazlar. İktidara gelmeden önce Fransız medyasını avucuna alan Sarkozy’den habersizce Paris varoşlarında yangın çıkabilir mi? 68 kuşağının devamı sayılan Sarkozy, Merkel ve Berlusconi’nin AB’yi tahkime ve imara çalıştıklarını söyleyemeyeceğiz, ama aynı zevatın AB karşıtı olduklarını ifade edebiliriz.

“Olur mu böyle şey?” demeyin. AB’de de AB değer ve prensiplerine inanmayan ve AB’yi dünya barışı noktasında bir ümit olmaktan çıkarmak isteyenler vardır. Bunlar ne Amerikancıdır, ne Avrupalıdır. Bunlar, dinsiz Avrupa felsefesinin anarşist ruhlu politikacılarıdırlar.

AB’nin kuvvetlenmesi, oradaki düzen onun İslâm dünyasıyla birlikteliği saldırgan dinsizlerin çalışmalarını zorlaştıracaktır. Ne Paris banliyölerindeki yangın, ne tutuşan Atina ve de ne Londra’nın metrolarındaki patlayan bombalar onların umurunda değil. Mutlaka seviniyorlardır. Zira bu kadar düzen, şeffaflık ve adalet onların ruhunu sıkıyordur.

Çözüm Hz. İsa'ya (a.s.) inanmış veya gelişen fenlerle uyanmış Avrupa ile Müslümanların birlikte hareketlerine bakıyor. Reçeteler, formüller, çözüm biçimleri ve can alıcı stratejiler yeteri kadar Müslümanların ellerinde mevcut. Azıcık hürriyet, azıcık barış ve azıcık çalışma ile bu küresel yangınların önü alınacaktır. AB’nin insanî bir proje, bir medeniyet ve barış projesi olduğuna inanmayanlar dinsiz felsefenin şakirtlerine maskara olurlar. Geleneksel düşünce öleli beş asır oldu. Müceddidin Kur’ân’dan çıkardığı reçeteye inatla bakmak istemeyenlerin kendileri zelil, mağdur ve mahcup duruma düşecekler, bizden söylemesi. AB karşıtlığının küresel azgın din düşmanlarına yardım mânâsına geldiğini hadiseler göstermeden uyanmamız gerekiyor. Bunca yıldır AB’nin barış lezzetini tadan Atina fazla yanmaz. Allah göstermesin, bu ateş Anadolu’ya düşerse hepimiz yanarız. Bölgemizin, Avrupa’nın ve dünya barışının AB ile entegre olmaya bağlı olduğunu bir kez daha hatırlatalım. İspatına varız.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]





Şaban DÖĞEN

Mutlu olabilmek için



Bir Müslümanın gerçek anlamda mutlu olabilmesinin yolu teslim ve tevekkülden geçer.

Kur’ân, “Ey iman edenler! Kendi fikrinizi Allah ve Resûlü’nün emirlerinin önüne geçirmeyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla bilir”1 buyurur.

Kur’ân, Hucurat Sûresinin bu ilk âyetine “Ey iman edenler!” nidasıyla başlarken anlatacağı meseleye inananların dikkatini çekmek ister. Söylenecek söz o kadar önemlidir ki onu dikkatle, özenle dinlemekle yükümlüdür mü’min. Çünkü imanlı olmak bir ayrıcalıktır ve Allah’tan gelen her şeye, her ihtara kulak kabartmayı, titizlikle dinlemeyi ve uymayı gerektirir. İmanın gereğidir bu.

Hem de öyle gereğidir ki yine Kur’ân’ın ifadesiyle aradaki anlaşmazlıklarda bile Resûlullah’ın (asm) hükmüne müracaat edip, verdiği hükme gönülde hiçbir şüphe ve sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle razı olup uymadıkça, hakkıyla iman etmiş olunamaz.2

Allah ve Resûlü (asm) ne buyurmuşsa en doğrusunu, en güzelini, en faydalısını buyurmuştur. Yaratan yarattığını hiç bilmez mi? Onu zerre zerre dokuyan; en hassas duygu, organ ve kabiliyetlerle donatan; zerreden kürelere kadar her şeyi emrine vererek sevgisini, değer verdiğini gösteren bir Yaratıcı onun dünya ve ahirette mutlu olabileceği her türlü emir ve esâsı da göstermiştir. İnanan insana düşen bu emirlere teslim olmaktan ibarettir. Zaten Müslüman adı üstünde teslim olan insan değil midir? Teneşirde gassalın elindeki cenazenin itiraz etmeksizin sağa sola yattığı gibi Müslüman da Allah ve Resûlü (asm) ne buyurmuşsa teslim olacaktır. Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail’in (as) teslimiyetleri gibi teslim olacak. Kur’ân Hz. İbrahim’in (as) bu teslimiyetini, “Rabbi ona ‘İhlâs ile Rabbine teslim ol’ dediğinde, o da ‘Ben Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti”3 diye anlatır. Yerin, göğün, koca koca kürelerin, zerreden kürelere kadar küçük büyük her şeyin büyük bir teslimiyetle emrine boyun büktükleri Âlemlerin Rabbine teslimiyetten başka insana düşen ne olabilir?

Hem, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de iki cihanın saadetini netice vermiyor mu?

Demek dünya ve ahirette mutlu olabilmenin yolu teslimiyet ve tevekkülden geçiyor.

Dipnotlar:

1- Hucurât Sûresi: 1.

2- Nisa Sûresi: 65.

3- Bakara Sûresi: 131.

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Nejat EREN

Japon çocuğun inanılmaz başarısı



Hayatın inanılmaz gerçekleri, bazen çok basit vak’alarda saklıdır. Çelik bir irade ve işin püf noktasına olan vukûfiyet ile dezavantaj gibi görünen gerçekler birden avantaja dönüşebilir. Yeter ki, inanç ve işe vukufiyet olsun. İşte akıl almaz denilecek durumda bir gerçek hikâye.

On yaşlarındayken bir trafik kazasında sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideâli varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş.

Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya’nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş.

Hoca: “Getir çocuğu bir bakalım” demiş. Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve “Tamam!” demiş. “Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz.”

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve “Çalış!” demiş. Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış. Sonra hocasının yanına gitmiş. “Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?” diye sormuş.

Hocanın cevabı “Çalışmaya devam et” olmuş. İki ay, üç ay, altı ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş.

Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış. Hocanın yanına tekrar gitmiş:

“Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum, bana başka hareket göstermeyecek misiniz?”

“Sen aynı hareketi çalış oğlum.”

Zamanı gelince yeni harekete geçeriz. İki yıl, üç yıl, beş yıl derken çocuk judodaki onuncu yılını doldurmuş.

Bir gün hocası çocuğun yanına gelip. “Hazır ol!” demiş. “Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!”

Delikanlı şok olmuş. Hem sol kolu yok, hem de judoda bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş. Ama hocasına saygısından ses çıkarmamış. Turnuvanın ilk günü, delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken... İkinci, üçüncü maç... Çeyrek, yarı final ve final...

Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış.

Tam bir üstat. Delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş.

“Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var. Bu kadar bana yeter. Bari çıkıp da rezil olmayayım, izin verin turnuvadan çekileyim.”

“Olmaz” demiş hocası. “Kendine güven, çık dövüş.”

“Yenilirsen de namusunla yenil.”

Çaresiz çıkmış müsabakaya.

Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış.

Ve tak! Yenmiş rakibini, şampiyon olmuş.

Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş.

“Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var.”

“Nasıl oldu da ben kazandım?”

“Bak oğlum on yıldır o hareketi çalışıyordun.”

“O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir. İkincisi de, o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir!”

İşte, meslekte sabrın, ihtisas sahibine saygı ve hürmetin, hayatın gerçeklerini kabullenmenin, kendi işine bakıp ötekilerle ilgilenmemenin, çalışmada sebatın, dâvâsında sadakatin, meşrepte istikametin, zorluğa tahammülün sırlarından sadece birisi. İnsanların eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir.

“Kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket edebilmek!”

“Bir”i hedeflemek, “bir”i çağırmak, “bir”e inanmak, “bir”den şaşmamak. İşin sırrı demek ki: “Bir”de sebat etmekte.

Kendi güzel mesleği ve dâvâsı varken başkalarıyla uğraşma gayreti ve özentisinde olan gafil ve tembel nefsime, karmaşık duygularıma, dağılan ruhuma, felsefeyle ve piyasayla uğraşan aklıma ve benim gibi bu yolda yaralı olanlara bir ders ve ibret olması dilek ve temennisiyle!

19.12.2008

E-Posta: [email protected]





Süleyman KÖSMENE

Îsâr hasleti



Hasan Bey: “İhlâs Risâlesinin Üçüncü Düsturunda, ‘Eğer ‘Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim’ arzûnuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir’ bölümünde geçen, ‘fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir’ cümlesini açıklar mısınız?”

Şeytan her zaman soldan yaklaşmıyor. Ölçüsü sağlam olanlara, din, iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlara, takvaya, Allah’ın rızasına ve ihlâsa ulaşmaya gayret edenlere, doğru iş yapanlara ve sâlih amel peşinde olanlara şeytan, sûret-i haktan gözükerek, sağdan geliyor.

Bu, dehşetli bir tehlikedir. Çünkü fark edilip önlem alınmazsa, büyük bir âhiret ameli bile değer olarak sıfıra inebiliyor. Bu açıdan ihlâs bütün âhiret amellerinde en vazgeçilmez şart olarak karşımıza çıkıyor. Peygamber Efendimiz (asm) bundan dolayı uyarıyor ki, “İhlâslı olanlar bile büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmaktadırlar.”1 Büyük evliya, bu dehşetli tehlikeye karşı hep kendi mesleklerine uygun tedbirler almışlardır.

Bu tehlike ölünceye kadar peşimizi bırakmaz. Tedbir alınmadığında, âhiret ameli nâmına elde avuçta ne varsa alıp götürür. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin İhlâs Risâlesinde önemle işlediği düsturların her birisi şeytana karşı birer çelik zırh ve set hükmündedir. İhlâs düsturlarına uyduğumuz takdirde Allah’ın izniyle şeytana girecek kapı bırakmamış oluyoruz.

Meselâ, bahsettiğiniz bölümde, en masum bir gerekçe üzerinde şeytanın hangi tarzda gelebileceğine işaret ediliyor. “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzusunda bir günah ve zarar yoktur aslında. Fakat bu isteğin altında eğer bir benlik duygusu varsa, bu, insanın amelini şeytana yaklaştırmış oluyor. Şeytanın işletmesi için eline malzeme verilmiş oluyor. Şeytana girebileceği bir kapı açılmış oluyor. Şeytan o kapıdan girip, eline verilen “benlik” malzemesini kullandığı dakikada hırsla peşine düştüğümüz sevaptan da, aşkla yoluna koyulduğumuz hizmetten de elimizde bir şey kalmıyor. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu tehlikenin ağına düşmememiz için diyor ki: “En lâtif ve en güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en masumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgamlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırmak hoşunuza gitsin.”2

Demek, istemeyen bir arkadaşa bunu yaptırdığımızda, şu kârları elde ediyoruz:

1- Bizim nefsimiz hodgamlık, benlik ve kendini beğenmişlik tehlikesinden kurtuluyor. İçimizde bir benlik duygusu yoksa ne âlâ! Varsa bu tehlikeyi böylece savmış oluyoruz.

2- İstemeyen arkadaşımızın da sevap almasını sağlıyoruz.

3- Arkadaşımızın nefsini kendi nefsimize tercih etmekle Kur’ân’ın önemle önerdiği îsâr hasletini3 yaşama sevabına ulaşıyoruz.

4- Hem “iştirak-i amal-i uhrevî” düsturu ile yani “biz havuzu” düsturu ile, hem bir hayra sebep olduğumuz için, hem de onun sevap almasını gönülden arzu ettiğimiz için biz de kardeşimizin aldığı aynı sevabı–onun sevabı bölünmeden—Allah’ın izniyle alıyoruz.

5- Aramızda ihlâsla bina edilen muhabbet, sevgi, saygı ve uhuvvet kuvvet kazanıyor.

6- İhlâs sırrı zarar görmüyor.

Bilindiği gibi tam ihlâsa muvaffak olmak, bu dîni, dînin sahibi olan Allah’a teslim etmekle, bir kul olarak O’na teslim olmakla ve O’nun yolunda ve önünde kendinden geçmekle başlar. Yani kendimizi mânâ-yı ismiyle değil; mânâ-yı harfiyle tanımlamakla, yani kendimizi müstakil bir isim olarak değil; bir ismi tamamlayan harf olarak görmekle başlar. Kendimizi, bir ismi tamamlayan harf olarak gördüğümüz dakikada benlik davası biter; “biz olma” şuuru devreye girer. Kendimizi “biz” olarak hissettiğimiz an, şahsî hiçbir kaygımız, ne makam, ne unvan, ne isim, ne resim, hiçbir derdimiz kalmaz. Benlik handikabını böylece aşabildiğimiz ölçüde, kendimizi “biz” havuzuna atmamız, “biz” havuzunda erimemiz, “biz” havuzunda kendimizden geçmemiz mümkün olur. Tam ihlâsa muvaffak olmanın en kolay ve en sağlıklı yolu da, işte bu “biz” havuzunu kavramaktan geçer. Çünkü burada bütün şeref “biz”e aittir, bütün şân havuzdaki herkesindir, bütün kıymet bütün fertlerindir, bütün başarı içinde eridiğin sosyal yapının bünyesinin harcıdır!

Bedîüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisinin benliğini dâvâsı içinde erittiğini ve sahip olduğu şeref ve makamı içinde bulunduğu sosyal yapı ile paylaştığını, böylece davranışlarıyla, sözleriyle ve hayatıyla, tam ihlâsa muvaffak oluşun çağdaş bir modelini teşkil ettiğini görüyoruz. “Ben de sizin bu ders-i Kur’âniye’de bir ders arkadaşınızım... Ben makam sahibi değilim”4; “Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makâmât dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum”5 ifadeleriyle Bedîüzzaman, tam ihlâsı yakalamanın ve muhafaza etmenin en tehlikesiz yolunun kendi nefsini bu yolda toprak bilmekten, vücudunu Yaratıcısına feda etmekten ve benliğini “biz havuzunda” eritmekten geçtiğini gösteriyor.

Dipnotlar:

1- Keşfü’l-Hafâ, 2/312

2- Lem’alar, s. 166

3- Haşir Sûresi: 9

4- Emirdağ Lâhikası, s. 367

5- A.g.e., s. 233

19.12.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

İslâmda yönetim biçimi



İSLÂMİYET; yönetim biçiminin adını koymaz. Bu mesele zımnen Müslümanların sağduyusuna havâle edilmiş ve aralarında halletmeleri istenmiş gibidir. Ancak, kesin olan husus şudur: İslâmiyet; yönetim biçiminin, dünya ve ahiret işlerini yürütecek halife (devlet başkanı) seçiminin genel çerçeve, metot, esas ve prensiplerini belirlemiştir. Çünkü, ismin değişmesiyle, olayın veya nesnenin mâhiyeti değişmez. Meselâ demire pamuk deseniz yumuşamaz! İslâmî idare / yönetim biçiminin temel esasları şöyle sıralanır:

1- Biat-seçim

2- Meşveret

3- Adalet

4- Kanun üstünlüğü

5- Otoriteye itaat

6- Devlet işlerinin ehline verilmesi

7- Devlet başkanının sorumluluğu

8- İnsan hakları

9- Anayasa

10- Kuvvetlerin ayrılığı

Bu maddelerin hepsinde de hür irade, fikir hürriyetine, hak ve hukuka saygı ve riâyet esastır. Dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de şudur: İstişare sadece yönetim işlerinde değil, fert, aile ve toplum hayatının bütün katmanlarında işletilmesi gereken bir emirdir. Ki, Âl-i İmran 159., Şûra 38. âyetlerine göre farz derecesindedir.

Peygamberimiz (asm) vahiy olmayan bütün konularda ve Hulefâ-i Râşidîn idârî ve teşriî meselelerde “ehlü’r-rey” (görüş sahibi, işin ehli) olan ümmetin ileri gelenleriyle istişare ederlerdi. Yani, kararlarını meşveret etmeksizin almazlardı.

Hz. Ebû Bekir (ra), işleri sahabelerle istişare ederek halletmişti. İstişareye açtığı mevzuda genel bir giriş yapar, ardından da “Benim düşüncem budur. Sizler de görüşlerinizi bildiriniz” derdi.

Hz. Ömer (ra) ile “istişare / müşavere / danışma meclisi” sistemleşir. Hatta, normal meseleleri de görüşmek için başka bir meclis oluşturulur. Ensar ve Muhacirlerden müteşekkil bu meclis mescitte toplanırdı.

Hz. Ömer (ra), meclis toplandıktan sonra iki rekât namaz kılar, sonra bir konuşma yaparak meseleyi istişareye açar, herkesten fikrini söylemesini isterdi. Kendisi halife olduğu halde, her iki mecliste de herhangi bir imtiyazı veya iki oyu yoktu. İstişare usûlü hakkında, “Sizi ancak bana yüklediğiniz emanete ortak etmek için dâvet ediyorum. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım. Bunun için sizin benim arzuma uymamızı istemem. Hangi yol hak ve doğru ise, gerek benim görüşüme uygun olsun, gerekse muhalif olsun, söylemelisiniz.”

Hz. Osman ve Hz. Ali de (ra) istişareye çok önem verir, mühim meseleleri istişare, meşveret ederlerdi. Ehl-i şûrâ, rey ve fikirlerini tam bir serbestiyet içinde beyan ederdi. Herkes fikrini söyledikten sonra çoğunluğun görüşüne göre hareket edilirdi. Umumî meseleler için bu meclisin kararı bağlayıcıydı.

19.12.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır