23 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

İffetli olunuz ki hanımlarınız da iffetli olsunlar. Anne babanıza iyilik ediniz ki çocuklarınız da size iyilik etsinler.

Câmiü's-Sağîr, No: 1702

23.10.2009


Dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette sizden sorulacak

İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yani, “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır.

Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın! Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda, yüz bin cihette “Yaşasın Cehennem” dedirten “mimsiz medeniyet”perestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhâldir.

“O bize yollarımızı dos doğru gösterdiği halde, bize ne oluyor ki Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız ezâlara sabredeceğiz. Tevekkül etmek isteyenler Allah’a güvensinler.” (İbrahim Sûresi, 14:12.)

Bu yakınlarda ehl-i ilhâdın perde altında tecavüzleri gayet çirkin bir sûret aldığından, çok bîçare ehl-i imana ettikleri zalimâne ve dinsizcesine tecavüz nev’înden, bana, hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir ettiğim bir mâbedimde hususî bir iki kardeşimle hususî ibadetimde, gizli ezan ve kametimize müdahale edildi. “Niçin Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?” denildi. Sükûtta sabrım tükendi. Kabil-i hitap olmayan öyle vicdansız alçaklara değil, belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdatla oynayan firavunmeşrep komitenin başlarına derim ki:

Ey ehl-i bid’a ve ilhad! Altı suâlime cevap isterim.

Birincisi: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düsturla hükmeder. Siz hangi usûlle bu acip tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz? Çünkü böyle husûsî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz.

İkincisi: Nev-î beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümferm⠓hürriyet-i vicdan” düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-î beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize “lâdinî” ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette—saklı kalmayacak—sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz? Yirmi hükûmetin en küçüğünün itirazına karşı dayanamadığınız halde; nasıl yirmi hükûmetin birden itirazını hiçe sayar gibi hürriyet-i vicdaniyeyi cebrî bir sûrette bozmaya çalışıyorsunuz?

Mektubat, 29. Mektub, 6. Risâle olan

6. Kısmın Zeyli, Es’ile-i Sitte

LÜGATÇE:

zeyil: Ek, parça, ilâve.

insaniyetperver: İnsaniyet sever.

ehl-i ilhâd: Hak yoldan sapanlar, dinsizler.

kabil-i hitap: Hitap edilebilen, kendisiyle konuşulabilen.

istibdat: Baskı, tahakküm.

firavunmeşrep: Nefsini, benliğini ve enâniyetini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkartacak derecede büyük görme.

ehl-i bid’a ve ilhad: Dinde olmayıp sonradan çıkarılan ve dine de aykırı olan şeyleri îcad eden dinsizler.

ibâdât: İbadetler.

nev-î beşer: İnsanoğlu, insanlık.

hükümfermâ: Hüküm süren, hükmeden.

istihfaf: Hafife alma.

istihkar: Hakir görme, küçümseme.

lâdinî: Din dışı, dinle alâkası olmayan.

mutaassıbâne: Taassub gösterircesine. Aşırı derecede taraftarlık göstererek.

ittihaz: Kabul etme, kabullenme, edinme.

“mimsiz medeniyet”perest: "Deniyet" mânâsına gelen kötü medeniyet taraftarı.

23.10.2009


“Nurânî kayıtsız”

Bediüzzaman Hazretleri 28. Söz’de Cennet için, “nurânî kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennette” (Sözler, 462) ifadesiyle ilginç bir tarif ve tanım yapıyor. Bu yazımızda bu cümle üzerine bazı izahlar yapmaya çalışacağız. Birkaç kelime ile ifade edilen bir tanım içindeki mânâ derinliğini bir parça olsun göstermeye çalışacağız.

Mezkûr cümle içindeki en sırlı tabir hiç kuşkusuz “nurânî kayıtsız” tabiridir. Bu tabir beraber de düşünülebilir, ayrı ayrı da. Yani bu ifadede geçen nurânî kayıtsız tabiri ya “nuranî ve kayıtsız” şeklindedir, ya da “nuranî kayıtsız” şeklindedir. Aslında her iki şekilde de mânâ birbirini tekmil edip tamamlıyor. Zira nuraniyet kayıtsızlığı ihtivâ eden bir anlam taşıyor. Çünkü nuranî olan, kayıt ve şartlardan da uzak olur. Meselâ Güneş yarı nuranî bir hüviyete sahiptir. Işığı ve ısısı ile kendisine mukabil gelen her mekân ve zaman içerisinde bulunup, faaliyet gösterebilir. Dünya, Mars ve Venüs gibi gezegenleri aynı zaman ve anda ısısı ile ısıtıp, ışığı ile aydınlatabilir. Hatta aksi ile her parlak şeyde bir ölçüde bütün hassaları ile bulunabilir. Dünya içindeki şartlar ve kayıtlar, Güneşin nuraniyetine bir sınırlama ve engel ortaya koyamazlar. İşte Güneş gibi yarı nuranî mevcudat bile bir ölçüde kayıtlardan uzaktır.

Cennet ise bütünüyle nuranî olduğu için, bütünüyle kayıt ve şartlardan uzaktır.

Peki nedir bu kayıtlar?

Cenâb-ı Hak bu dünyayı ve şu gördüğümüz kâinatı, Hikmet ismi gereğince bazı sınırlar ve hikmetler içinde yaratmış. Âlem-i şehadet dediğimiz bu dünya şartları içindeki en mühim iki sınır ve kayıt, hiç şüphesiz “zaman ve mekândır.” Cismanî dünya içindeki bütün hadiseler bir ölçüde zaman ve mekân şartlarına bağlı olarak vücuda gelirler. Dünyamızın hayatiyetinin devam edebilmesi Güneş etrafında dönmesine bağlıdır. Güneşimiz de kâinat içinde hareket etmek zorundadır ki, yine hayatta kalsın.

Biz insanlar ve diğer canlılar da güneş ve dünyanın içinde bulunduğu zaman ve mekân şartlarına bağlıyız. Üstelik hava, su, gıda ve diğer ihtiyaçlarımız da ilâve kayıtlar olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü bizler cismânîyiz ve bu şartlar içinden çıkıp kurtulamıyoruz. İşte Cennette bütün bu kayıtlar ortadan kalkıyor. Cennet bütün cüzleri ile nurânî olduğu için bütün kayıtlardan uzak bir özelliği var. Yani zaman ve mekân sınırı orada anlamını yitiriyor. Her şey nuranî olduğu için mekân bağımlılığı da ortadan kalkıyor. Yani Cennette zaman ve mekân kayıtlarından uzak bir hayat var. Hatta orada yaşayacak olan insanlar da tam nurânî hâsiyete sahip olacakları için, insan hayatı da tam nurânîleşeceği için zaman ve mekân insan için de bir kayıt olmaktan uzak olacak.

Cennette mekânın nuranîyetini bir misâl ile izah edelim:

Şimdi bu dünyada elinizde büyük bir ayna olsa ve muhteşem bir bahçe manzarasına karşı tutsanız, ayna içinde o muhteşem bahçenin aynısını göreceksiniz. Ayna dışındaki harici bahçede şöyle bir gezmek istesiniz, az bir gezinti ile o güzel bahçede gezip tefekkür edebilirsiniz. Ancak ayna içindeki o bahçe içinde gezmek için teşebbüs etseniz, az sonra başınızı aynaya çarparsınız. Ayna içindeki bahçede gezmeniz mümkün olmaz. Haricî bahçe tam olarak nuranî olmadığı için ancak yansıması ile, nuranî özelliğe sahip ancak zihin ve fikir yolu ile o bahçenin aynadaki misâli içinde gezinti yapabilirsiniz. Demek ki şu dünyevî bedenimiz ile ayna içinde gezinti yapamayız.

Ancak Cennette aynı durum vuku bulsa bu durum dünyadaki gibi olmayacak, çok farklı olacaktır. Zira bir Cennet bahçesinin aynadaki misâli içinde de, aynı harici bahçe gibi, gezmek mümkün olacaktır.

Cennette yaşayan insan tam nurânî, mekân da tam nuranî özelliğe sahip olduğu için mekânın yansıması da tam olarak harici cennet bahçesinin bütün özellik ve hasiyetine sahip olacaktır. Çünkü mekân tam nuranî, mekândan istifade eden tam nuranîdir. “Cennette filan taşa desen, ‘Gel’; gelir” (Sözler, 460) ifadesi bu sırra işaret eder.

Suâl: Risâle-i Nur’da “Cennette filan taşa desen, ‘Gel’; gelir” tâbiri ifade ediliyor. Peki aynı anda aynı taşa yüz kişi “Gel” dese, taş hangi kişiye gidecek?

Cevap: O tek taş çağrıldığı her kişiye aynı anda gidecek. Bir tek taşı yüz kişi de, bin kişi de aynı anda çağırsa, o aynı anda her bir kişiye tek tek gidecek. Çünkü mekân tam olarak nurânî, zaman ve mekân kaydı yok. Bir elmayı aynı anda yüz ehl-i cennet koparmak istese aynı anda yüz kişi aynı elmayı dalından koparacak da, elma yine aynı yerinde kalacak.

İnsan orada yemek, su ve hava gibi maddelere ihtiyaç duymayacak. Ancak lezzet için yiyecek, lezzet için içecek ve lezzet için teneffüs edecek. Allah’ın cennetteki nimetlerinden ihtiyaçtan değil, zevk ve lezzet sebebiyle istifade edecek. “Geniş ve ebedî olan Cennette” ruh sür'ati ve hayal hızı ile hareket ederek ebedî olarak yaşayacaktır.

Cennet için tanımlanan diğer iki tabir de “geniş ve ebedî” tâbiridir. Evet, Cennet geniştir. Geniş olduğu gibi ebedîdir de. Cenâb-ı Hak o geniş Cenneti ebedîyete mazhar kılarak içindeki sakinlerini de ebedî saadet ve huzura mazhar kılar.

Peki Cennet ne kadar geniştir? Yüz bin, milyon, milyar kilometre mi? Trilyon, katrilyon kilometre mi? Belki de kilometre tâbiri Cennet için eksik kalır. Peki o zaman ışık yılı tâbir edilen bir genişlikte mi? Trilyon kat ışık yılı genişliğinde mi, yoksa daha fazla mı?

Kâinatın bu günkü çapı ile kıyaslasak belki farklı bir genişliğe ulaşırız. Yani cennet mevcut kâinatın milyon, milyar katı genişliğinde mi? Belki de Big Bangdan bu yana bütün zamanları içine alan kâinatın genişliğinden daha büyük? Bu tür ölçüleri uzatmak mümkün. Ancak Cennet, bütün bu bildiğimiz uzaklık ölçülerinden daha ileri olarak, bilmediğimiz, aklımızın idrak edemeyeceği bir genişlikte elbet. Cennet öylesine geniş, öylesine büyük, öylesine ferah ki, Cennetin sınırlarını ancak Cenâb-ı Hak bilir. Dünyevî dar ölçülerimiz ile uhrevî genişlikleri ölçmek elbette ki mümkün değil.

İşte sınırsız bir genişliğe sahip olan Cennet aynı zamanda ebedîdir de. Orada hiç bitmeyecek bir hayat vardır. Değişmeyen, tegayyür ve tebeddül kanununa tabi olmayan sabit ve daimî bir hayat Cennette insanı bekliyor. Orada zaman yok. Saniye, dakika, gün, ay gibi sayıp durduğumuz an ve zamanlar anlamsız. Zaten saymaya başladığınız her şey insanı korkutur. Zira sayılan şeyin mutlaka bir sonu vardır.

Sayılan şey ne kadar çok, ne kadar uzak olursa, mutlaka ki bir gün gelir son bulur. İşte ebedî olan Cennette sayma yoktur. Her şey ebedî, geniş, nuranî, kayıtsız ve göz önündedir. Cenâb-ı Hak bütün Ümmet-i Muhammedi (asm) Cennetinde ebedî hayata mazhar etsin. Âmin.

iakgun@tnn.net

HALİL AKGÜNLER

23.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.