23 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

Küre-i arzın merkezindeki ibadet

HALİL ELİTOK

Cenâb-ı Kibriya Kur’ân’da, insanlara kâinat nizamındaki ibret verici bazı olaylara dikkat çekmek için; arıya, Tur-i Sina’ya, güneşe, aya, ‘tin’e, zeytine, Emin Belde olan Mekke-i Mükerreme’ye ve Medine-i Münevvere’ye kasem yani yemin etmiştir.

Hac görevinin icra edildiği belde de işte bunlardan biridir.

Hac; şartları tahakkuk edince her Müslümana farz olan bir ibadettir. Bu farziyeti kitap, sünnet ve icma’ ile sabittir.

Hac ibadeti sadece Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret etmekten ibaret değildir. Ayrıca bunun birtakım hikmetleri vardır.

a. Hac; kudsî farizayı ve din-i İslâmın kudsî ve semavî kongresi hükmündedir.1

b. Cenâb-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği mal, mülk ve vücut afiyeti gibi sayısız nimetlere şükür demektir.

c. Hac, adeta bir yıllık İslâm kongresidir. Bütün Müslümanlar bir araya gelerek, dünyanın kalbi mesabesinde olan Kâbe’de, meselelerini istişare etme imkânını bulmuş olurlar.

d. Hakikî din kardeşliğinin tecelli ettiği, zengin ve fakirin, padişah ve kölenin, amir ve memurun dünyadaki ziynetlerinden sıyrılarak her birisi birer beyaz kefene sarılarak aralarında fark olmadığını göstermesidir.

Hac, günahlara keffaret, kullara Allah’ın rahmetidir. Mü’min, “Lebbeyk” dediği zaman Hz. İbrahim’in (as) dâvetine icabet ettiğini düşünmelidir. Çünkü üç türlü dâvet vardır.

1. İbrahim’in (as) dâvetine icabet ederek hacca gidenler.

2. Azrail’in (as) dâvetine icabet ederek gidenler.

3. Şeytan’ın dâvetine icabet ederek gidenler.

İbrahim (as) Allah’ın emriyle Kâbe binasını yapıp tamamladıktan sonra, bütün mahlûkatı oraya dâvet etmekle emir olundu. İbrahim (as) Ebu Kubeys Dağı'na çıkarak yüksek sesle:

“Ey insanlar! Allah sizin menfaatiniz için bir Kâbe bina edip size hac ile emreyledi, o beyti haccediniz.” diye nida edince; bu nidaya cevap verenler kıyamet kopuncaya kadar Kâbe’yi ziyaret edeceklerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:

“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri için Kâbe’ye gelsinler.” 2

Haccın Müslümanlar üzerine farz oluşunun kitabî delili şöyledir.

“Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerine bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”3

Bu âyette ki, “kefâra” sözü haccetmeye gücü varken terk ederse veya “Kim hac farizasını tanımaz ve özürsüz olarak terk ederse” mânâsına alınmıştır. Çünkü delil olarak şu hadis-i şerif gösterilmiştir.

“Bir kimse hac etme imkânına kavuşurda hac etmezse dilerse Yahudi, dilerse Hıristiyan olarak ölsün.” Bunun sebebi de Al-i İmrân Sûresinin 97. âyetinin hükmünü yerine getirmemiş olmasından dolayıdır.4

İslâm dini hac farizasıyla kemale ermiş ve tamama ulaşmıştır. İbadetin büyüklerinden olan haccı terk etmek, Yahudi ve Hıristiyan ile aynı seviyede tutulmuştur. O halde haccedecek imkâna sahip olan bir Müslüman haccı geciktirmemelidir. Çünkü Peygamberimize (asm) bir zat “Haccı terk etmek küfür müdür?” diye sorunca,

Hz. Peygamber:

“Haccı terk eden adam terk etmenin cezasından korkmuyor veya haccetmemekle sevap umuyorsa haccın terki küfürdür.” buyurdu. İ. Cerir: “Haccın farziyetini inkâr etmek hiç şüphesiz haccetmenin sevap ve mükâfatını temenni etmez ve günah saymaz demektir. İşte bu hal haccı terk edenin küfür üzerinde olmasına kafidir.”5

Hac ibadeti en faziletli amellerden olan cihad amelinden daha faziletli olarak zikredilmiştir.

Hz. Aişe validemiz (ra) “Ey Allah’ın Rasülü! Biz amellerin en faziletlisi olarak cihad ibadetini görüyoruz ve cihad etmek istiyoruz.”

Hz. Peygamber (a.s.): “Cihadın en faziletlisi Allah katında makbul bir hacdır.” 6

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle rivayet edilmiştir:

Amellerin en faziletlisi hangisidir?

“Allah ve Resulüne imandır. Daha sonra hangisidir? Allah yolunda cihattır. Daha sonra hangisidir? Kabul olunmuş bir hacdır.” 7

Allah katında makbul olmuş ve şartları yerine getirilerek yapılan bir hac kişiyi sanki günahsız hale getiriyor, Çünkü Hz. Peygamber (asm):

Ebû Hüreyre’den (ra) Resûlullâhın (asm) şöyle buyurduğunu işittim, dediği rivâyet edilmiştir:

“Kim Allah için hac edip de ihramlı iken ailevî münasebette bulunmaz ve günah işlemezse; annesinin doğurduğu günde olduğu gibi günahlardan arınmış olarak döner.” 8 buyurdu.

Hacca niyet eden mü’min nereye gittiğinin ve kime gittiğini iyi idrak edip kendini ruhen hazırlamalı ve motive olmalıdır.

Hac, duâ ve ibadet mekânıdır. Hacı ve mu’temir, Allah’ın misafirleridir. Çünkü Hz. Peygamber (asm):

“Hacılar ve umre yapanlar, Allah’ın misafirleridir. İsterlerse istedikleri verilir. İstiğfar ederlerse mağfiret olunur. Duâ ederlerse icabet edilir. Şefaat isterlerse şefaatleri kabul edilir.” 9 buyurmuştur.

Hacca gidecek bir mü’minin en çok üzerinde duracağı husus helâl para ile hacca gidebilmektir. Ahir zamanda pek çok insanın şan ve şöhret için hatta adını değiştirme amacını güden insanların bile olabileceğine dikkat çekilerek Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurur:

“Ahir zamanda insanlardan dört sınıf olarak hacca gider:

1. Sultanlar; tenezzüh için gezici turist olarak,

2. Zenginler; ticaret için,

3. Fakirler; dilenmek için,

4. Okuyucular; gösteriş için giderler.”10

Allah katında makbul olan bir haccın mükâfâtı ancak cennet berâtını almaktır. Dipnotlar: 1. Nursî; Said, Emirdağ Lâhikası 2, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-1994, s. 100. 2. Hac Sûresi, 22/27. 3. Al-i İmrân Sûresi, 3/97. 4. Mecmau’t-Tefasir, Çağrı Yayınları, İstanbul 1979. c. 1, s. 549. 5. Tefasir, a.g.e. c1, s. 549. 6. Nevevi, a.g.e., s. 458. 7. Nevevi, a.g.e., s. 458. 8. Rudani, a.g.e., c.2, s. 73. 9. İ. Mace, a.g.e., c.2, s. 967. 10. Gazali, a.g.e., c.1, s. 261.

Ölümden çok korkuyorum, ne yapmam lâzım?

HALİT ERTUĞRUL halit1956@ttmail.com

Bir okuyucu: “Hocam, ben ölümden çok

korkuyorum. Halbuki, inançlıyım ve imanım var. Ama bu ölüm beni çok korkutuyor. Aklımdan bir türlü çıkmıyor. Babaannem ve teyzem ölmüştü. Onların ölümlerini yakından gördüm. Her halde onların etkisi var. Ölümden korkuyu nasıl yenebilirim? Namazlarımda, duâlarımda hep Allah’a yalvarıyorum. İyi kul olmak istiyorum. Ölünce dirilmeye, cennete ve cehenneme inanıyorum. Ama ölüm korkusunu da yenemiyorum, ne yapmam lâzım? Bana yardımcı olur musunuz?”

Ölüm gerçeğinden kaçmanın mümkün olmayacağı ortadadır. Bizi dünyaya gönderen Kudret Sahibi, nasıl ki bize sormadan bizi yarattı ise, yine bize sormadan da alıp götürecektir. Bunun kaçış yolu yoktur. Rahmetli Zübeyir Gündüzalp’in dediği gibi, “Ahirete inanmamak ölmeye mâni değil, cennete girmeye mânidir.” Yani inanmamak, ölümü tehir etmez, inanmak da... Öyleyse ölüm gerçeğinin hakikatini kavrayıp, ondan korkmak ve ürkmek yerine, onunla dost olunmalıdır.

Bunun için Bediüzzaman Said Nursî’nin “Sözler” kitabını mutlaka okumak lâzımdır. Özellikle de “Sözler” kitabının içinde bir bölüm olan Onuncu Söz’ü... Onuncu Söz, öldükten sonra dirilmeyi, aklen ve mantıken ispat edip, ölümü sevdiren bir bahistir.

Ölüm, görüldüğü gibi, dehşetli değildir. Aslında ölümün varlığı, en büyük hayat güvencesidir. Çünkü insanlar ölüm gerçeğinin ikazıyla, hayatlarını düzene koyarlar. Düşünün ki, ölümsüz bir hayat ne kadar çekilmez sıkıntıları beraberinde getirirdi.

İnsana verilen devamlı yaşama veya ebedî olma isteği, ölümsüzlüğü gündeme getiriyor. Ölmek istemeyen insan, hiç ölmeyecekmiş gibi bir havaya girer, “ebedî yaşama” duygusuyla dolar ve davranışlarını buna göre şekillendirir. Fakat savaşlar, birtakım musîbetler, bir yakınının ölümü, ağırlıklı olarak gaflet perdesini kaldırıp, ölüm gerçeğiyle bizi yüzleştirir. İşte ne olursa bu anda olur. Bazıları, hiç kendilerine yaklaştırmadıkları ölümü bu kadar yakınlarında görünce büyük bir panik yaşarlar; bazıları ise, ölüm gerçeği karşısında kendilerini daha önceden hazırladıklarından, onu “ikinci ve devamlı bir hayatın başlangıcı” olarak gördüklerinden dolayı rahattırlar. “İkazlar”, daha ölçülü davranmaya, hatalardan arınmaya ve vicdan muhasebesine sebep olur.

Zaman zaman ölümü ve hayatın sonlu, sınırlı olduğu gerçeğini hatırlamakta fayda vardır. Hırsımız, öfkemiz, kibrimiz, gururumuz, bencilliğimiz, ancak ölüm gerçeğiyle dizginlenebilir. Sınırlı olan ömür dakikalarını sevgiye, barışa, dostluğa, kardeşliğe, canlı cansız bütün varlıkları korumaya adamak için, hayatın bir gün biteceğini hatırlamak gerekir. Hiç ölmeyecekmiş gibi bütün yatırımımızı yaşadığımız ortama ve bencil arzularımıza sarf edersek, gerçek anlamda mutluluğu da yakalayamayız; çünkü insanın insanî vasıfları da doyurulmak, tatmin olmak ister.

Sürekli ölümü düşünüp, dünyadan soğumak da normal değildir. “Nasıl olsa ölüm var, azimle çalışmaya ne gerek var?” şeklindeki yaklaşım kişiyi tembelliğe, atalete, depresyona itebilir. Bunun için dünya-ahiret dengesi iyi kurulmalıdır. İstikametli bir hayat da bunu gerektirir.

İnsan, hayatta huzurlu, mutlu olması, hak ve hukuk gözetmesi, çevresine faydalı bir insan olması için, kendisini her gün ölüme hazırlaması gerekir. Çünkü kendini ölüme hazırlayan insan, asla problemli insan olamaz. Ve ölümü sever, gireceği kabriyle dost olur.

Unutmayın ki, ölüm en büyük nasihat verici ve en iyi ikaz edici bir kuvvettir. Bu, en önemli öğretmenin, mesajlarından ürkmemek ve korkmamak lâzımdır.

LÜGATÇE:

mevt: Ölüm.

tebdil: Değiştirme.

külfet-i hizmet: Hizmet külfeti.

âzâd: Serbest bırakma, hür olma.

inkıraz: Sönme, son bulma.

firak-ı ebedî: Sonsuz ayrılık.

adem: Yokluk.

in’idam: İdama gitmek, mahvolmak, yok olmak.

Fâil-i Hakîm-i Rahîm: Bütün merhamet ve hikmet fiillerinin sahibi olan Allah.

tebdil-i mekân: Mekân değişikliği.

vatan-ı aslî: Asıl vatan.

mecma: Toplanma yeri.

âlem-i berzah: Kabir âlemi.

visal: Kavuşma.

BİLMEK, OLMAKTIR

SELİM GÜNDÜZALP sgunduzalp@yeniasya.com.tr

Her şeyin bir anlamı var. İbn-i Sina’nın hayatını okuyordum. Öğretmenlerinden birisi, ondaki cevheri keşfedip, sonra babasından bir ricada bulunuyor. Onu gündelik hayatın sıradan meşguliyetlerinden uzak tutmasını, hayatını sadece ilme vakfedebilmesi için oğluna destek olmasını istiyor. Düşünüyorum: Bugün kaç baba oğlunu ilim adamlığı yönünde özendirebilir? Kaçımız evlâtlarımızı ‘bir köhne kitap, bir sarı kandil’in aydınlığına emanet edebilecek kadar yürekliyiz? Kaç anne-baba çocuklarının erdemli bir hayat sürmesini, iktidar arayışına ram olmanın önüne koyabiliyor?

Hayat, insan olmayı öğrenme yolculuğudur. Bilginin amacı, dünyayı yağmalamak olamaz. Bilgi, kendimizi ve kâinatı daha iyi anlayıp insanlığımızı tastamam

yaşayabilelim diye bir vasıta olsa gerek. Bilmek, olmaktır.

(Kemal Sayar, Her Şeyin Bir Anlamı Var)

KALBE HİDAYET GELMESİ

Hidayet ve dalâlet, birbirine zıt kavramlardır. Hidayet, yola gelmek; dalâlet ise yoldan çıkmaktır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah her şeyi bilendir.” (Teğâbün, 11)

Allah’a inanana Allah çıkış yollarını gösterir. Ne yapacağını bilmeyen bir kalp, tam bir teveccühle Allah’a yöneldiğinde, İlâhî ilhama mazhar olur, bir çıkış yolu bulur.

(Kalp Ülkesi, Doç. Dr. Şadi Eren)

ÖNCE HAYAL VE NİYET

Dünyanın gördüğü her büyük başarı önce bir hayaldi. En büyük çınar bir tohumda, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi.

Allen

MܒMİNİN HARBİ

Mü’minin harbi nedir? Dosta doğru hicret, dünyayı bırakmak, Dostun köyünü seçmek.

Muhammed İkbal

UYAN!

Ömrüm geçti hayfa ki geç uyandım, Bu dünya bana bâkî kala sandım.

Yunus Emre

HAYAT

Hayata karşı işlenen bir günah varsa, bu günah hayattan umut kesmekten çok, başka bir hayat umup bu hayatın muhteşemliğini gözden kaçırmakta yatar.

Albert Camus

BİR TEBESSÜM

Herkese gülümseyin, çünkü herkesin kendine güvene ihtiyacı vardır. Bir insana bu itimadı veren en büyük şey de karşısındakinin yüzünde bir tebessüm görmesidir.

Andre Maurois

BİR BAŞKA SÖZLÜK

Taş: Soğumuş gönül.

Top: Medeniyetin son sözü.

Doktor: Gel sözümü dinle, sadece su iç.

Âlim: Bir şey bilmediğini bilen.

Af: İntikamların en güzeli.

Âlî Bey, Lehçet’ül-Hakayık (Hakikatlerin Dili)

ANA BABA HAKKI

Onlara (anne ve babana) acıyıp, alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: “Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri için, sen de onlara merhamet et!” de.

İsrâ Sûresi: 24

AKRABA ZİYARETİ

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Allah katından kendisine bol rızık ve uzun ömür verilmesini isteyen kişi, akrabalarıyla ilişkisini kesmeyip sürdürsün!”

(Ebû Hureyre radıyallahu anh, Buhârî)

MAŞRAPAMIZ!

MaşrapamIz küçükse, deryayı suçlamaya hakkımız olmaz.

Mevlânâ

HAYAT BU

Hayat bu; sadefin içinde inci yapmak… Hayat bu; alev içine dalıp erimemek… Hayat bu. Hayat sadef ise, benlik bir yağmur damlasıdır. Damlayı inciye çeviremeyen sadef neye yarar?

KİTAPLAR VE SEVGİ

OkumayI seven kişiler, Allah’ın en büyük armağanını almışlardır.

Gil Friedman

BİRİNİ SEVMEK

Bİr insan için, diğer bir kişiyi sevmek, bütün görevlerin en zorudur, en büyüğüdür, en son sınavı ve ispatıdır. Ve diğer bütün işlerimiz için de bir hazırlıktır.

Raimer Maria

DÜŞÜNCE

Düşünce, içimizdeki şeye yönelttiğimiz dikkattir.

G.W. Leibnitz

KISSADAN HİSSE

Rivâyet edilir ki, Rabbimiz bütün kuşlara; “Hikmeti, yani şifalı bir şeyi içinizden birinin ağzına koyacağım” deyince, bütün uçabilen yaratıklar: “Bu şeyler bize lâyıktır Rabbimiz” dediler. Arı ise: “Rabbim, ben aciz bir sineğim” deyip alçakgönüllülük gösterdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu mütevazı sineğin ağzına her türlü şifa içinde bulunan balı koydu.

Kıssadan hisse şu ki, Rabbimiz her türlü büyüklüğü ve feyzi alçakgönüllü kişilere verir. Öyle değil midir? Hz. Ali de (ra) “Yükseklik istedim, alçakgönüllülükte buldum” dememiş miydi?

Çocukların dünyası

ALİ RIZA AYDIN hocazade68@hotmail.com

Tek başına bir âlem, bir hilkat şaheseri onlar. Ruhlar âleminden yola çıkıp, anne karnında izn-i İlâhi ile teşekkül ettikten sonra, âleme teşrif eden bir âlem…

Ruh programı levh-i ezelîde belirlendiği gibi; dünya ile olan teması, ilk eğitimi erken yaşta başlıyor.

Said Nursî, yıllar önce, kendi üzerinden örnek vererek şahsiyet gelişimin bir yaşından itibaren başladığını söylüyor. Bugün, bilim onu doğruluyor; hatta bunun, yani ilk eğitimin anne karnında başladığını söyleyenler bile var.

“Mahiyet-i insaniye şu kâinatın bir misâl-i musağğarı (yani kâinatın küçültülmüş bir numûnesi) olduğundan, âdetâ âlemde ne varsa, insanda numûnesi vardır”1 gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda buna, “anne karnındaki âlem” desek, sanırım yanlış olmaz. Çünkü: Küçük bir kâinat olmaya namzet insan yavrusunu anne karnında, dünyada gerekli bütün özellikleriyle halk ediyor Rabbimiz.

Çocuğa ihsan edilen bunca duygu, bunca hasse, bunca cihazâtın doğru sevk ve idaresi ise kendisine verilecek eğitimle, onu hayata nakış nakış hazırlamakla mümkün oluyor. Bunun da ilk muhatabı ebeveyn yani anne baba. İşin burasında, annenin, çocuk eğitimdeki rolü tartışılamayacak kadar büyük.

Bir defa, anne baba, yolun başındayken dikkat etmeli; ilk nutfenin besmele ile rahm-ı mâdere intikalini önemsemelidirler. Çünkü: “Bismillah her hayrın başıdır.”2 Her hayırlı işin başlangıcıdır.

Yapılan bilimsel araştırmalar neticesinde; besmeleyle içilen suyun bile olumlu tepki verdiği, harikulâde şekiller aldığı tesbit edilmiştir.

Anne, karnındaki çocuğa “A B C”yi öğretecek değil ya!

O eğitimi anne, yaşayışıyla, hâl ve gidişâtıyla, davranışıyla verecektir yavrusuna.

Alkollü içki ve sigara kullanan anne ile kullanmayan anne; stresli anne ile stressiz anne; aldığı gıdalara dikkat eden anne ile dikkat etmeyen anne; zikirle, şükürle, hamdle hayatını hayatlandıran anne ile bunlardan uzak bir annenin dünyaya getireceği çocukta belirgin farkların ortaya çıkması sürpriz olmasa gerek.

Allah’ın lütfettiği yavruya önce güzel bir isim konur. Bunu, çocuğun sağ kulağına “ezan”, sol kulağına da “kamet”i hafif sesle okuyarak yapmak yani ismi, bu şekilde çocuğun kulağına seslenmek Peygamber Efendimizin (asm) sünnetidir. O, torunu Hasan’ın kulağına bu şekilde okumuştur.3

Önce parmağını, daha sonra da annesini emen çocuk helâl süte muhtaçtır. Anne sütü, en besleyici gıda, en koruyucu antibiyotik olmanın yanında; sinedeki sıcaklık, vücuttaki ihtizaz anne-çocuk arasında mükemmel bir rabıta, bir harika bağlantı. Âdeta gel-git olur onlara, iletişim kurulur.

Cenâb-ı Hakkın kudreti bu: İnsan, doğuştan dil ve konuşma kabiliyetiyle dünyaya gelir. Önce çevresindeki sesleri dinler, bunları anlamaya ve benzerini çıkarmaya çalışır. Daha sonraki aşamada, bir bakıma, depoladığı sözcükleri kullanarak cümleler kurar, kendini anlatmak ve çevresini anlamak için. Dolayısıyla, ona yardım etmek için o an, hiç de erken değildir.

Batılı bir eğitimci: “Çocuk eğitimine kaç yaşında başlamalı?” sorusuna: “Çocuğunuz kaç yaşında?” der. “Bir yaşında” cevabını alınca da: “Bir yıl geç kalmışsınız dostum” cevabını verir.

İşte tam bu sırada ona, çevre bilgisinin yanı sıra, temel bilgileri kelimeler, sözcükler ve kısa cümleler hâlinde; hatta, ninni gibi, şarkı gibi sunmalı. Bunu, “bebek konuşması” şeklinde de yapabilirsiniz. Uzmanlar, bu tarz konuşmanın bebekler için çok faydalı olduğunu söylüyor.

İlerleyen aylarda onlarla konuşurken, yetişkinlerle konuşur gibi konuşun, davranın. Bir şey söyleyin, size cevap vermesini bekleyin; ardından tekrar bir şey söyleyin. O size, gülümseyerek ya da el kol, ayak hareketleriyle cevap verecektir.

Annenin, dudağını, bağrına bastığı yavrusunun kulağına yaklaştırıp, ılık nefesiyle “Lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah” diye melodimsi bir üslûpla mırıldanması ne büyük bir haz verir hem kendine, hem ona; nakş olunur yavrucağın ruhuna. Nitekim Hz. Peygamberimiz: “Çocuğunuza önce ‘Lâ ilahe illallah’ cümlesini öğretiniz”4 buyurmaktadır.

Bir çocuk, bizim duygu ve düşünce seviyemizde olmasa bile, kendi idrak ölçüleri çerçevesinde her şeyi görür, duyar, düşünür; tıpkı bir tohum gibi ruh ve hafızasına ekilen şeyler vakti geldiğinde neşv ü nema bulur, çiçek açar, meyve verir.

Bunun gerçekleşmesi için çocuğun, bilgi kirliliğine ve ahlâkî erozyona uğramaması, yıpranmaması gerekir.

Çocuğun fizikî gelişiminde gıdanın rolü ne ise, şahsiyetinin inşasında da sevginin, ilginin rolü odur. Çocuğa her şey verebilirsiniz, ama sevgi veremezseniz, susuz kalmış gonca gibi solarlar.

M. Marshall: “Çocuklarımızın karınlarını doyurduğumuz kadar, ruhlarını da beslemeliyiz” diyor.

Hz. Peygamberimiz (asm): “Çocuklarınızı çok öpün zira her öpücük için size Cennet’te bir derece verilir ki, iki derece arasında beş yüz yıllık mesafe mevcuttur. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar”5 müjdesinden başka: Reyhana benzettiği ve “Kokusu Cennet kokusundandır”6 dediği çocukları, kucaklayıp öperdi.

Bir defa, çocuklar arasında ne diğer kardeşlerine, ne de cinsiyet farklılığına göre ayırıma gidilmez. Erkeği de, kızı da yaratan Rabb-i Rahîm; kime ne takdir etmiş, O’ndan başkası bilmez. Öyleyse, bize kanâat düşer.

Bebeklerin ilk gülüşü, inci gibi bir dişin ilk fark edilişi, ilk sözcükleri unutulmaz anlardır. Bundan sonra, ilk adım…

Evet, hayat yolunda atılan ilk adım!

İşte, burada, tutmak lâzım yavrucağın elinden. Çünkü, eşyayı, çevreyi ve çevrede olup bitenleri tanıtmanın vaktidir. Sen doğruyu veremezsen, eğrilir kişiliği; “eğri”lere yer verir, heder olur bir ömür.

Risâle-i Nur’da ifade edilen: “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî almazsa sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-i müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabanî düşer”7 cümleleri, çocuğa erken yaşta verilecek dinî eğitimin önemini vurguluyor.

“Çocuğun kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini ifade edebildiği yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılabilir.”8 Bunun için çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun dinî eğitim terbiyesi de başarıya ulaşacaktır.

Bir gün, anne yengeç:

“Yavrucuğum” diye seslenir. “Doğru yürümesini ne zaman öğreneceksin?” Yavru yengeç cevap verir:

“Bana yürümeyi öğreten sensin anneciğim” der. “O tür yürümeyi, sende görmedim ki…” Evet, “örnek olmak” çok önemli. Yavrucağın dimağına kaydoluyor hemence.

“Her millet; ülkesini, insanını ve millî değerlerini onlara emanet edeceği genç kuşakları, kendi düşünce istikametinde ve kendi kültürüyle yetiştirme mecburiyetindedir. Yoksa, o milletin gelecekte “kendi” olarak kalması mümkün değildir.”9

Hz. Ali (ra): “Çocuğu kendin için sev, milletin için yetiştir” diyor.

“Çocuklar sosyal bir ortama uyum sağlayabilecek psikolojik olgunluğu ortalama üç yaşını doldurduklarında kazanmaktadırlar.”10 Kendilerine mahsus ilgilerinin, isteklerinin, meraklarının çoğalmaya başladığı bu çizgiden itibaren onlara daha yakın durmalı, onlarla daha çok ilgilenmeli; arada, otorite duvarı bulunmamalı. Onlara değer vermeli ve bunu onlara hissettirmeli. Onlara güleryüz göstermek, tebessüm etmek, bâzen oyuncaktan daha çok fayda verir.

Çocukları hiçbir surette azarlamamak, korkutmamak; aksine, o küçücük yüreklerini “yüreklendirmek” gerekir. Baskıcı davranış çocuğu iki yüzlü yapar ve sana göre başka, başka yerde, başka olur çıkarlar. Buna yol açmamalı!

Bâzen de onların dünyasına misafir oluvermek, hatta “onlar” olmak; “yorgunum” sözcüğünü bir kenara bırakıp şaka yapmak, oynamak, çok zor olmasa gerek. Hatta, oyun gibi oyunlarla onlara Cenneti tanıtmak, ahiretten söz etmek çoğu zaman mümkündür.

Onları dikkate alıp dinlemek, onlara, yerine getirilebilecek şeyler için söz vermek sağlam bir diyaloğu ve karşılıklı güveni arttırır; güven duyar baba ile anneye.

Gelelim işin en önemli yerine:

Televizyon ve bilgisayarın çekici tesirinde kalan çocukların, ailenin ve toplum değerlerinin kontrolünden çıktığı bir gerçek! Bu konunun uzmanları, çocukların ilgisini çeken film ve oynadığı bilgisayar oyunlarının, çocuğa yön verdiğini, ilgisini uyandıran popüler her şeyin onun şahsiyet oluşumunda önemli rol oynadığını belirtiyorlar. Böyle olunca, çocuğun psikolojisine, onun kişilik gelişiminin hangi yönde seyrettiğine dikkat etmek gerekir. Onları, oyun görünümlü şiddetten, ahlâkî dejenerasyona yol açacak filmlerden uzak tutmalı. Eğer mutlaka bunlardan istifade edilecekse, birçok müsbet oyun var, film var; bazı zaman izlesin.

Çocuğu sanal eğlencelerle avutmak, oyalamak yerine, oyun oynamaya alıştırmak daha doğru olanıdır. Çünkü, oyunda birtakım toplumsal kuralları, paylaşmayı, beklemeyi, sorumluluk almayı, uyum sağlamayı, girişimciliği, problem çözmeyi, diğer insanlara saygılı olmayı öğrenen çocuk, özgüvene kavuşur.

Bazı anne babanın aşırı müdahaleci tutumundan dolayı oyundan mahrum kalan çocuklar kavgacı, hırçın ve uyumsuz oluyorlar. Çocukların gösterdiği davranış sorunlarının sebeplerinden biri de, ana babaların onlara uygun sınırlar koymamalarıdır. Bazı ailelerde disipline pek rastlanmaz. “Çocuktur yapar” deyip, önemsemez geçerler. Halbuki disiplin, çocuk terbiyesinin önemli bir parçasıdır. Nerede uygulanacağı belirsiz disiplin ise, istenilen neticeyi vermiyor; çünkü çocuk, nerede durması gerektiğini bilmiyor.

Onları eleştirmemenin, başkasıyla mukayese etmemenin, her dediğini yapmamanın yanında; sevgide de, orta yol uygulanmalı; çocuk, şımartılmamalı.

Çocuklara oyuncak alırken zararsız maddeden yapılanlar, sökülüp takılanlar; eğitici olanlar tercih edilmeli. Şiddeti çağrıştıran silâh, bıçak, bomba türü nesneler, eve hiç sokulmamalı. Onlar artık yavaş yavaş kitapla tanışmalı, bunlarla kaynaşmalı.

Babaya sorumluluk baştan beri yüklenmiş, reislik sıfatıyla. Çünkü, Sevgili Nebî (asm): “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz” 11 buyurmaktadır.

Çocuğun dünya ve ahiret mutluluğunu gözetmek. Onun dünyaya gelmesine vesile olan insanların üzerinde görevdir. Yedirip içirmek, giydirip kuşatmak yeterli hizmet değil; onları, ergenlik çağına kadar çoban olup gütmeli, istikbal ihtiyacına her yönden eğitmeli.

Zaman ayırmalı! Onlara mutlaka zaman ayırmalı.

Çocuk terbiye etmek, bir tablodan geri mi? Renk renk nakşedersin boyayı, tuvallere hayallerin dökülür. Hayret-engîz bir manzara oluşur.

Ya çocuğun?

İdeali inancınla yoğurup o yavruya sununca, renklenecek dünyası. Allah’ın inâyetiyle, nakış nakış benliğine dolacak doğru bilim; hayırlı ilim; sevgi, saygı; iman, Kur’ân, itikat.

Hayat boyu yolu aydın, bahtı açık olacak. Ana baba doğru yol gösterince… İnşaallah!

Dipnotlar:

1- Said Nursî, Sözler, 255 (5. Haşiye).

2- A.g.e., 5.

3- Ebu Dâvut, Edep, 108.

4- Ebu Dâvut, Salât, 25 (Nurların Işığında Namaz, 33).

5- Prof. İ. Canan, Hadis Ansiklopedisi, 1: 374.

6- A.g.e., 374.

7- Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, 40.

8- TDV İslâm Ansiklopedisi, 8: 356.

9- Prof. İ. Canan, Hadis Ansiklopedisi, 1: 357.

10- Sema Tekin (Çocuk Gelişimi Uzmanı), www. 06yaş.net

11- TDV İslâm Ansiklopedisi, 8: 355 (Müslim, İmare, 20).

Görmek kalp ile olur

MERVE İRİYARI m.asyanur@hotmail.com

Görmek; sadece göz ile değil aslında kalp ile olur. Bir çocuğun gözüyle dünya bir oyun yeriyken, bir gencin gözünde zor bir mücadele, bir olgun insanın gözüyle büyük bir imtihan yeridir…

Şu an gördüğünüz; okuma bilmeyen bir kişi baktığında harf topluluğu, bir çocuk baktığında çok anlam veremediği bir yazıdır. Bir bakmak vardır, birde görmek; ama asıl, baktığımızı güzel görmektir, görebilmektir…

Bir çiçeği gördüğümüzde ona bir çiçek olarak değil de Rabbimizin nakışını okumak için bakarsak; o çiçek bütün kâinattan daha değerli olmaz mı? Bir kediye bakarken sadece hayvan olarak değil, Peygamberimizin (asm) eliyle okşadığı bir yaratılan olarak görmek ve öyle sevmek…

Bir hat yazısı gördüğümüzde onu bir tablo olarak değil; âyetlerin, hadislerin ne kadar güzel yazıldığını görebilmek... Bir ney’i sadece kamış parçası değil; Rabbimize yakarışın sesini çıkaran bir garip duâ olarak görebilmek. Ney sesini; kamışın duâsı olarak dinlemek…

Görmek; güzel görmek, güzel düşünmek… Şimdi neden çoğu kişi hayatından keyif almaz ve hayat sıkıcı gelir. Çünkü onlar baktıkları halde göremezler. Rablerinin her zaman yanlarında olduğunu anlayamazlar. Gördüklerini görmezler. Bir dilenci olur bazen kurtuluşları, belki çok susayan bir köpek ama onlar bunu göremezler. Hiç arkalarına bakmadan yanından giderler…

Gören göz; bir gün mutlaka kurtuluşa erer. Çünkü gördükçe Rabbini sever. Sevdikçe kendini bulur. Gün gelir başkasının görmesine yardımcı olur. Önemli olan firavun gibi geç görmemektir. Önemli olan Ebû Cehil gibi inkâr etmemek ve isyankâr olan Ebû Leheb gibi dünya ve ahiret hayatında kör yaşamamaktır…

Dünyada göremeyen göz; Rabbini bulunca mânevî olarak görmeye başlar. Ahirette onu sonsuz güzel gören gözler beklemektedir. Gözlerimiz sadece dışarıya açılan penceremizdir. Güzel görmek kalbimizde başlar. Bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet tutarak geceleyen göz”. Zaten Rabbini bulan her daim hem sever, hem korkar. İnşallah Cehennem ateşi bize de dokunmaz.

Bediüzzaman Said Nursî bir vecizesinde “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır” (Mektûbât) diyerek ne kadar güzel açıklamıştır. Önemli olan güzel görebilmektir. Rabbim herkese güzel görmeyi nasib eylesin…

Küçük yetişkinler

ARAFAT DENİZ arafatdeniz@hotmail.com

Oyuncak bahçesine düşmüş büyük çocuklar

Nerden geldiniz Allah aşkına,

Neden bu kadar kayıtsızsınız kendinize ve akıbetinize

Sadece oyun ve oyalanmalar mı sizi mutlu eden

Yoksan sarhoşluklar mı eğlencelerle hayatı tatlı kılan

Nereye gidiyorsunuz sorusuna nedir cevabınız,

Yoksa cevabınızı haşirde mi almak niyetiniz

Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmezse eğer,

Nedir sizin yaşadığınız

Ve var mı hâlâ ruhunuzda ve kalbinizde

Tozlu insaniyet kırıntıları…

İşte yeni bir ben

N. SERKAN DAĞLI alacam-yeniasya@hotmail.com

Rahman ve Rahîm Olan Allah’ın adıyla. Cenâb-ı Hak, hakkı hak bilip hakka tutunan, batılı batıl bilip batıldan sakınanlardan eylesin. (Âmin)

Benim de alnım secdeye deysin, gözyaşlarım süslesin seccademi, binler ‘’Sübhanallah’’ diyerek tesbih etsin Allah Azze ve Celle’yi.

Benim de Allah için sevdiğim dostlarım olsun âhirette dahi sürecek.

Benim gözlerim olsun helâl-haram bilecek ve benim kirden pastan arınmış tertemiz bir kalbim olsun ‘’Allah’’ deyip atacak.

Benim de âcizâne bir hizmetim olsun gecesiyle, gündüzüyle... Rıza-i İlâhî deyip koşacak ve yalnızca “Allah” deyip, “Kur’ân” deyip, “Peygamber” deyip coşacak.

Benim de bir üstadım olsun hizmet-i Kur’âniyede. Kayalıklardan düşerken ‘’Dâvâm!’’ diyecek kadar dâvâsını düşünen.

Benim de okuyabileceğim bir kitabım olsun, okudukça kalbim Kur’ân nuru ile dolsun.

Benim bir şuurum olsun her konuda bilinçli eğriyi ve doğruyu algılayabilen.

Benim bir elim olsun ‘’Cömertlikte akarsu gibi ol’’ sırrını yerine getirebilen.

Benim bir hayat tarzım olsun ‘’Hucurat Sûresi”nin mânâsını yerine getirebilen.

Ebedî ahiret yurdunu kazanmak için çalışan ve fani dünyanın fani meseleleriyle oyalanmayan bir fıtratım olsun.

İşye yeni bir ben olsun.

Yeni bir ben..

Görme engelli bir çocuğun duyguları

ZEYNEP MENTEŞE

Görme engelli bir çocuğun annesi ile ilgili duyguları: “Duydum ki dünya çok güzelmiş; gündüzü aydınlatan güneş, geceyi aydınlatan ay ve yıldızlar, masmavi denizler, gökyüzü ve dağlar, bahar geldiği zaman renk renk açan çiçekler, lâleler, güller menekşeler, çayır ve çimenler, hepsi de çok güzelmiş, bunların hiçbirinin seyrine doyum olmazmış.

“Güneş doğarken ve batarken dünyayı ayrı bir güzellik sararmış. Koyunlar, kuzular, cıvıl cıvıl öten kuşlar güzellik senfonisine ayrı bir renk katarmış.

“Ama ben, anlatılan bu güzelliklerin hiçbirini görmedim, onları hep kendi karanlık dünyamda, yaşamadım. Üzülmüyorum ve şikâyetçi de değilim. Ancak yüreğimi yakan tek şey, anneciğimi bir kere dahi görememiş olmamdır.”*

Biz nelerden şikâyetçi olmuyorduk ki şu hayatta... Ne kadar da âciz, küçük bir insanmışız...

Aslında ne kadar çok tevekkül etmeliyiz Mevlâmıza, değil mi?

Ne kadar çok teşekkür etsek belki de az.

Nur dersleri

ŞEVKİ ÇİFTÇİ

Toplanmış ders okur üç beş Müslüman,

Dillerden dökülür en güzel kelâm.

Oluşur iç âlemlerde heyecan,

Ayrı bir haz verir, bu Nur dersleri.

Kur’ân’dan süzülen ışık şuâlar.

Kalpleri mutmain eder duâlar.

Aydınlatır ufku her an lem’alar

Ayrı bir haz verir, bu Nur dersleri

Sünnet-i Seniyye Risâlesinde,

Canlanır Saadet Asrı gözlerde,

Yaşamak istenir, mutlu iklimde,

Ayrı bir haz verir bu Nur dersleri,

Gümüşten yakuttan değerli sözler.

Mânevî iklimde yaşarır gözler.

Olgunlaşır insan olgundur özler

Ayrı bir haz verir bu Nur dersleri.

İman kalbe nakış gibi işlenir.

Kuvvet bulur onda insan güçlenir.

Ferid makamına uçar yükselir.

Ayrı bir haz verir bu Nur dersleri.

23.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (16.10.2009) - Ahmed Hanî Hazretleri

  (09.10.2009) - 'Açılım'ın kapalı kapıları aralanırken

  (02.10.2009) - Huzurevinde ‘huzur’u buldu

  (25.09.2009) - Yola devam!

  (07.08.2009) - Çok sinirliyim... Çabuk kızıyorum, bunun çaresi yok mu?

  (31.07.2009) - Ey güzeller güzeli bostan-ı bağ-ı vefa!

  (24.07.2009) - Kara sevdâ: Hicaz Demiryolu

  (17.07.2009) - “Üçüncü madde: Tesettür kalkacak!”

  (10.07.2009) - MÜSTEHCENLİK KADINI ÇİRKİNLEŞTİRİYOR

  (26.06.2009) - ‘Bir alana, Bin bedava’ (!)

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.