24 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Basından Seçmeler

Kan bölünmez ki!

BENCE şöyle yapalım:

Büyük, çok büyük, o güne kadar cihanda, âlemde eşi görülmemiş bir masa kuralım. Oraya herkes acılarını getirsin. Acıları bir yanda biriktirelim.

Tamam, birbirine karışmasın henüz. Birbiriyle tanışmasın acılar. Bir ötekiyle koklaşmasın. Bir diğeriyle dertleşmesin.

Karşıdakiyle ağlaşmasın. Acele etmeyelim. Herkes kendi öfkesini de getirsin sonra. Öteki yanda onları toplayalım.

Tepkisini, nefretini, kinini de getirsin valla.

Onlarda hemen birbirine karışmasın.

Öyle mesafeli mesafeli dik dik diksin gözlerini bir ötekininkinin üstüne. Tamam, üstüne atlayıp da gırtlağına sarılabilecek denli olanları da getirsin herkes. Tepki, öfke, nefret, kin... deyin ki ezeli, ebedi, ölesiye, öldüresiye... Hepsini getirsin her kimse. Sonra herkes tarih getirsin. Kendi bildiğince tarih toplasın getirsin. Birilerininki şuraya, birilerininki oraya.

Onlar da öyle karşılıklı dizilsin. Herkes nasıl bilir tarihi, öyle satır satır getirsin. Ezber ezber getirsin. Sonra herkes ölüsünü getirsin. Her köy, her kasaba, her il ölüsünü getirsin. Herkes her tabuta el versin; herkes her mezardaki ruha omuz versin.

Karışmasın, tamam, ölüler birbirine. Bu ölüler buraya, şu ölüler şuraya. Bu tabutlar buraya, şu tabutlar şuraya. Herkes evlatlarını getirsin.

Bu evlatlar buraya, şu evlatlar şuraya.

Ölü gençler, öteki ölü gençlerin karşısına dizilsin. On bin buradan gelsin, 30 bin şuradan gelsin.

Ruhları birbirine karışmasın. Herkes sağ evladını da getirsin. Henüz on dördünde, on beşinde, on sekizinde, belki yirmisinde, yarın silah kuşanacak da ölümlere koşacak evlatlarını bir güzel giydirsin de getirsin.

Kefenlerini şimdiden diksin de getirsin. Henüz ölmeden bir ötekinin karşısına dizilsin. On dördünde, on altısında, yirmisinde genç kızlar gelsin.

Bilmeyiz ki kaç yıl sonra, ölecek kardeşlerin, abilerin, sözlülerin, nişanlıların, kocaların yasını şimdiden tutsun. Öyle işte...

Acılar, öfkeler, nefretler, kinler, tarih, ezberler, tabutlar, ölüler, sağlar, genç erkekler ve genç kızlar, çocuklar tabii, ruhlar karşı karşıya, ötekinin karşısına, ötekinin tam karşısına dizilsin.

«

Hep karşı karşıya dizelim de iyice anlayalım nasıl da bölünmüş olduğumuzu.

Öyle karşı karşıya, o koskoca masada, acılar, evlatlar, öfkeler birbirine karışmadan herkes safını alsın; sadece kendi yasını tutsun, ötekinin yasına sadece diş bilesin.

Binlerce ölü sadece nefrette, öfkede, bir ötekine karşı şiddette yaşatılsın. Binlerce ölüye binlerce daha hazırlansın.

«

Sonra, tabii ki, analar da gelsin. Analar karşı karşıya dizilsin. Hiçbir ana karşıdaki bir anayla buluşturulmasın, bakıştırılmasın. Gözyaşları birbirine karıştırılmasın.

Dualar da gelsin; herkes kendi duasını etsin. Herkes kendi evladına dua etsin. Herkesin duasını herkesin Allah’ı kabul etsin. Sadece matemler de gelmesin; bayramlar da gelsin: Ama ayrılıver-sin. Herkes kendi bayramının sevincini yaşasın.

Hayaller gelsin, ama herkes sadece kendi hayalini kursun. Yoksul çocuklar gelsin; ayağı çıplak, elleri sert, kalbi daha da sert çocuklar; bir ötekinin yoksulluğuna taş atsın.

Yoksul çocuklar öyle karşı karşıya, nefret nefrete, taş taşa büyüsün. Kurşun olsun, kurşundan kalsın, kurşunlar erimesin, birbirine akmasın, bir ötekine karışmasın.

Sonra toprak getirsin herkes. Bir tarafa vatanın bu taraf toprağı, bir tarafa vatanın şu taraf toprağı.

Toprak ve toprak, öyle yorgun yorgun, bir ötekinin kokusunu alıversin. Toprak ve toprak, öyle şaşkın, bir ötekine bakıversin.

Toprak kendi kanını fışkırtsın ve öteki toprak da kendi kanını. Toprak ile toprak, kan kırmızı fışkırdıkça... İşte o an...

O koskoca, eşi benzeri görülmemiş, savaş ve barış, birlik ve beraberlik içinde her halükârda bölünmüş masadaki katı her şey, birbirinden kopartılmış, birbirine ötekileştirilmiş, birbirinden çalınmış, birbirine nefret dolmuş, birbirine kurşun sıkmış, her birinin acısı ötekine öfke olmuş her şey, her birimiz, her yanımız, her yarımız ile dahi...

Nasıl engelleyeceğiz ki... Akıp giden kanın birbirine karışmasını.

İstediğiniz kadar ayırın, nasıl engelleyeceğiz toprakta birbirine bulaşmasını, birbiriyle buluşmasını. Neyi bölerseniz bölün...

Kendi evlatlarına boğulmuş toprakta, neden sonra, kan bölünmez ki! Yoksa... Tamam...

Öyle ayrı, karşı, nefret ve şiddetle duruversin, donuversin her bir şey. Kan olmasa!

Umur Talu, Haber Türk, 23 Ekim 2009

24.10.2009


Muğlalı sendromu hortluyor mu?

Van’In Özalp ilçesinde kaçakçılık yaptığı ileri sürülen 35 köylüyü yargısız infaz etmekten mahkûm olan ve kahrından cezaevinde ölen General Mustafa Muğlalı, cihet-i askeriyede sendroma yol açmıştı.

Terör ve asayiş olaylarında işinin hakkını veremeyenlerin başvurduğu sudan bahane ve beynamaz özrüydü, bu. “Asayişi berkemal hale getirmek kolay, ama sonumuz Muğlalı gibi olmasın” mazeretine sığınanların sözlerini şöyle tercüme edebiliriz: “Bu işi hukuk içinde çözemeyiz, hukuk dışına çıkma imtiyazı istiyoruz.” Muğlalı sendromu aslında askerleri değil, hukuku esir alan bir hastalıktı. Bir kısım bürokrat buna sığınarak ‘rutin dışına çıkma’ ayrıcalığına erişti. Darbelerin bile gerekçeleri arasına girdi. Hukuku askıya alarak ülkeyi ve demokrasiyi kurtaranlar(!) Muğlalı hadisesini iyi kullandı. Çok partili hayata geçişte General Muğlalı’yı gecikmeli de olsa yargılayabilen Türkiye, zaman zaman hastalığın nüksetmesine şahit oluyor. Güncel örneklere geçmeden Muğlalı olayının geldiği noktayı hatırlatmakta fayda var. 2004 yılında Van Özalp’teki jandarma kışlasının adı Mustafa Muğlalı olarak değiştirildi. Muğlalı’nın infaz ettiği kişilerin torunlarının acısını tazelemek, devletle problemi olmayanları problemli hale getirmek istercesine alınan karar hâlâ uygulamada. Yani Özalpliler kafalarını kaldırdıklarında Muğlalı Kışlası’nı görüyor. Bu, sadece orada yaşayanlara değil bütün ülkeye verilmiş bir mesaj olarak algılanmalı. Kırık kolu yen içinde tutmak şeffaflıktan ve denetimden uzak yapıların vasfı mümeyyizi gibi. Kendine ait bir hukuk ve yargı düzeni kuran silahlı kuvvetleri denetime açmanın yolu yargı birliğinden geçiyor. Demokratik ve çağdaş hukuk rejimlerinde askerî yargı disiplin suçlarıyla sınırlanmış ve askerî hiyerarşi dışına taşınmış durumda. Bizde ise alınacak çok mesafe var. Mesela ‘el bombalı cezanın’ faili Teğmen Mehmet Tümer’in mahkeme safahatı iç açıcı fotoğraflar vermiyor. Davaya müdahil olan şehit erlerin aileleri sık sık “Burada Teğmen Tümer mi bizim çocuklarımız mı yargılanıyor?” sorusunu sormak zorunda kalıyor. Avukatları normal olarak müvekkillerinin daha az ceza alması için uğraşacaklar. Ancak kullanılan usuller mahkemeyle ilgili eleştirileri beraberinde getiriyor. Ceza alan erin disiplinsiz olduğunu ispat etmek, öldürülmesini haklı kılmayacak. Diğer üç şehidin hayatta olmamalarını izah etmeye ise hiç yetmeyecek. Mahkeme salonunda uzmanlara boş bombaya kürdan taktırıp, bunun arazide dolu bombayla ve o panikle yapılacağını ileri sürmek için söyleyecek söz bulamıyorum. Aslında işin başlangıcı da hatalı. Olay yeri tatbikatını dikkatli bir gözle seyredin; şüpheli teğmen omzunda tüfekle görülüyor. Bir kazayı anlatan tanık sanabilirsiniz.

Mustafa Muğlalı’ya benzer iddialarla yargılanan Albay Cemal Temizöz’le ilgili eleştirilere de tatmin edici cevaplar verilemiyor. 23 kişiyi yargısız infazla suçlanan ve tutuklu yargılanan Temizöz; mahkûm olmadan görevine son verilmesin ama bütün bürokraside uygulandığı üzere hiç olmazsa açığa alınsın. Evli bir kadınla gayrimeşru ilişki yaşadığı medyaya yansıyan askerî savcı Albay Zekeriya Duran’ın iddialara rağmen rütbe alması da izaha muhtaç. Hem asker hem savcı olması olayın vahametini büyütüyor. Birçok olayda gereğini yapmaktan çekinmeyen Genelkurmay’ın bazen Muğlalı sendromunun etkisine girdiği söylenebilir. Yen içinde tutulan kırıkların sebep olduğu kangrenleri görmezden gelen tavırların günümüz dünyasında yeri yok. Hukukun üstünlüğü anlayışı hiçbir kişi ve zümreye imtiyaz vermemeyi gerektiriyor.

Bülent Korucu, Zaman, 23 Ekim 2009

24.10.2009


2009 AB İlerleme Raporunda başörtüsü yasağı niye yok?

Dün, Avrupa Komisyonunun Türkiye için hazırladığı 2009 İlerleme Raporu hakkındaki görüşlerimizi öğrenmek isteyen Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Siyasi Bölüm Başkanı Müsteşar Diego Mellado’nun konuklarıydık. Bu ilk değildi tabi ki, her kritik aşamada, Komisyon kadın örgütlerini ve/ya ilgili sivil toplum kuruluşlarını davet ederek dinliyor. Bununla da kalmayıp, şehir şehir gezerek, örgütlerle kendi mekanlarında da buluşup, fikir alışverişinde bulunuyor. Gerçek bir iletişim için bu tarz bir çalışma önemli. Çünkü katılımcı demokrasiyi hayata geçirmenin yolu, kim olursa olsun vatandaşı adam yerine koymaktan, talep ve görüşlerini dikkate almaktan ve bu ilişkiyi sürdürülebilir kılan mekanizmaları oluşturmaktan geçiyor.

2009 İlerleme Raporu’nun, Ergenekon, asker sivil ilişkisi ve ülke siyasetinde askerin baskın konumu, yargı reformu vb. konulara ilişkin maddeleri medyada çeşitli köşe yazılarında yer aldı. Biz görüşmemizde bu konulara değinmekle birlikte daha çok, AB Kadın Lobisi Türkiye Koordinasyonu olarak hazırladığımız ve İlerleme Raporu hazırlanırken dikkate alınmasını istediğimiz kendi raporumuzla, çıkan raporun ne kadar uyuştuğu üzerinde görüştük. Önerdiğimiz birçok konunun İlerleme Raporu’na girmiş olması bizim açımızdan çok önemli bir sonuçtu. Bu bağlamda AB İlerleme Raporu, yasa yapmanın tek başına yeterli olmadığını, kadınların ikinci sınıf vatandaş pozisyonundan kurtulabilmesi için, çıkarılan yasaların arkasında sımsıkı duran ve iktidar olanaklarını yasal kazanımların bir an önce fiiliyata geçmesi için kullanan bir iradenin gerekliliğini teyid etmesi açısından da dikkate değer hususlar içeriyor.

2009 İlerleme Raporu, bir cümle ile seçim sandıklarında başörtülü kadınların görev yapmasının engellenmesine atıfta bulunarak, başörtülü kadınların siyasal haklarını kullanamamalarını eleştiriyor. Ben Sayın Müsteşara, başörtülü kadınların sadece bu alanda değil, eğitim, çalışma, sosyal yaşam gibi pek çok alanda ayrımcılığa uğratılarak engellenirken, bunlara neden değinilmediğini sordum doğal olarak. Kendisi bu soruya uzun bir cevap verdi. Özetlemem gerekirse Mellado şunları söyledi: “Evet başörtülü kadınlar geniş bir yelpazede ayrımcılığa uğruyorlar. Ancak bu konu Türkiye’de çok tartışılan bir mesele değil. Türkiye laik bir ülke ve kendi laikliğini tartışmıyor, bu yüzden başörtüsü yasakları gibi konular hala tabu ve AB Komisyonu da net bir tutum takınamıyor.” Bu cevaba karşılık, Türkiye’de yakın zamana kadar pek çok başka konunun da (Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi) tabu olduğunu, ama AB sürecinin ve AB kurumlarının desteğiyle bunların şu anda tabu olmaktan çıktığını hatırlatarak, pek çok kadını mağdur eden bu mesele konusunda da hassasiyet göstermeleri gerektiğini söyledim.

Ayrıca 2009 İlerleme Raporu’nun engelliler ile ilgili bölümü üzerine de konuştuk. Raporda bu bölüm ne yazık ki çok kısa tutulmuş. Bu alanda yapılmış çok önemli ve engelli haklarını gözeten yasal düzenlemelere rağmen, uygulamada, bazı bürokratik kurumların özel manevralarıyla, engelli çocukların özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerine darbe vurulduğunu da konuştuk.

Görüşmemiz çok verimli geçti. Ancak söylemeden edemeyeceğim, AB Komisyonu’ndan gördüğümüz bu ilgiyi ne yazık ki, Başmüzakerecimizden göremiyoruz. Sebebi ne ola acaba?

Hidayet Ş. Tuksal, Star, 23 Ekim 2009

24.10.2009


Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz

Sevdİklerİmİz bizi bırakıp sonsuzluğa doğru yola çıktığında...

Hele hiç beklenmedik bir zamanda kapıyı çalmışsa ölüm...

Dilimiz tutulur.

Bazen kaybın acısı aklın disiplinini çiğner geçer.

O sırada ne dediğimize, ne yaptığımıza bakmak ve yargılamak doğru değildir.

Ama ne yalan söyleyeyim...

Son zamanlarda “trend” haline gelen bir laf var ki..

Ne zaman duysam, belki abartıyorum ama itici ve kibirli çokbilmişliğiyle...

Kendine verdiği akılcı bir değerlendirme havasıyla...

Beni “hasta ediyor”!

Ne mi o?

Şu laf: “Ölüm ona hiç yakışmadı!”

***

Ölümü bir hastalık, bir tür “kaza”, hatta şu “güzel hayat”ı bitiren çirkinlik gibi algılamak için çırpınan modern insanın böyle bir laf uydurması tuhaf mı? Hayır, değil tabii.

Yine de bir laf ancak bu kadar tatsız çağrışımlar taşıyabilir!

“Ölüm ona yakışmadı!”

Ne ki ölüm?

İstenirse giyilmeyecek perişan bir kıyafet mi?

Ferrariler dururken gidip binilen Doğan görünümlü Şahin mi?

Çok nazik birinin beklenmedik bir kabalıkta bulunması gibi bir şey mi ölüm?

Ne ilgisi var!

İnsan ölür! Ölüm her insan içindir!

Ölümün hikmeti bir şıklık meselesi değildir!

***

İlle de...

Yakışıp yakışmadığını sorgulayacağımız bir şey varsa eğer...

O da ölüm değil, bir insanın yaşadığı hayattır. İlle de...

Günümüz insanıyla ölümü arasındaki uyum ve uyumsuzluğu dert edip ölçmeye kalkışıyorsak...

Şu hadis de yol göstermez mi? “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz.”

Hayat güzel, hayat değerli elbette.

Ama ölümümüzden önce, bir soralım bakalım...

Kişisel hayatlarımız ne kadar güzel? Hayatımız bize, biz hayatımıza yakışıyor muyuz?

***

Hem varoluş bir kırgınlıktır.

Bilen, düşünen, karakteri filozofluk sularında yüzen insanlar dipte seyreden bu melankoliyi tanırlar.

Geçen gün Ünsal Oskay’ın ardından bir dostumun aynı lafı ettiğini işittim: “Ölüm ona hiç yakışmadı!”

Belli ki dostum... Ünsal Hoca’nın kıpır kıpırlığını, hayat sevincini ve öğrencilerine sürekli hayatı bütün yönleriyle yaşamayı önermesini yanlış anlamıştı.

Oysa “Ölüm son derecede demokrattır” demiş bu güzel adamın sorunu hayatlaydı!

Toplumsal hayata öfkeliydi. Kişisel hayatında buruktu. Kaldı ki, ölümle barışamamış modern insanın hayatla da barışamayacağını çok iyi biliyordu.

Bilmem anlatabildim mi?

Haşmet Babaoğlu, Sabah, 23 Ekim 2009

24.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.