13 Kasım 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

Eşi Zarife Canan, İbrahim Canan'ı anlatıyor:

Risâle-i Nur’un hayatımızdaki etkisini, eşimin ölümüyle daha iyi hissettik

ZARİFE CANAN:

"BENİM KENDİ HAYATIMDAKİ RİSÂLE-İ NUR'LARIN ETKİSİNE GELECEK OLURSAM, ZAMAN İÇERİSİNDE OKUYORSUNUZ, BİR OLAYLA KARŞILAŞTIĞINIZ ZAMAN

HAYATINIZA NE KADAR GİRDİĞİNİZİ GÖRÜYORSUNUZ. EŞİMİN ÖLÜMÜNDE BUNU DAHA İYİ HİSSETTİM."

BELKIS CANAN (KIZI):

"İNSANIN TABANINI RİSÂLELERLE DOLDURMASI ÇOK ÖNEMLİ. HAYATTA NE İLE KARŞILAŞIRSAK KARŞILAŞALIM, ORADAN BİR CEVAP GELECEKTİR."

GİRİŞ:

Dünyadan göçüp gidenlerin ardından konuşmak zordur. Artık konuşurken cümlelerinizin sonu, di’li geçmiş zamanla biter olmuştur. Hâlbuki daha düne kadar birliktelik ifade ediyordu cümleleriniz. Büyük bir üzüntüyle kalkarsınız sabahları. Ayrılığın acısı her geçen gün artarak çekilmezlik hâsıl eder. İsyan edersiniz belki de farkına bile varamadan… Bazıları da vardır ki onlarla konuşurken bunların hiçbirini hissetmezsiniz. Çünkü ölümü vazifeden terhis olarak görüp, kısa bir ayrılıktan ibaret olarak bilirler. Burada yaptıkları iyi işlere bakarak da ahirete uğurladıklarının ardından hüsnü zan içindedirler Rablerine karşı.

Zarife Canan ikinci zümreden… Yakın bir zamanda kaybetmiş olsa da eşini, ayrılığın geçici olduğunun farkında olduğundan olsa gerek, tebessümü eksilmemiş yüzünden… Hayat arkadaşım dediği merhum İbrahim Canan’ın tamamlayamadığı projelerinden, ‘Niye yattığımı da anlamadım’ dediği on günlük hapis hayatına kadar bilinmeyen yönlerinden aile hayatına kadar merak edilenleri konuştuk. Kızı Belkıs Canan da zaman zaman anlattığı hatıralarıyla büyük bir renk kattı sohbetimize…

Bir eş ve aile reisi olarak İbrahim Canan’ı nasıl anlatırsınız?

Eşim her şeyden önce eşine sadık, çoluk çocuğuna bağlı, evine son derece düşkün bir insandı. O yönden kendisinden her zaman razıyım, Allah da ondan razı olsun. Evine öyle bağlıydı ki hiçbir yerde yemek yemeyi sevmezdi. İlla gelip çoluk çocuğuyla birlikte aynı masada oturup, aynı yemeği yemek isterdi. Hatta dâvete bile gitse mümkün olduğunca orada yememeye dikkat eder, bizimle yemeye gayret ederdi. Umumiyetle sofra başında çoluk çocuğuyla beraber olup onlarla sohbet etmeyi severdi. O yönden biraz uyuşamazdık. Ben sofrada konuşmayı pek sevmem. Hem yiyip hem konuşmayı beceremem. Onlara kızardım. “Ne çok konuşuyorsunuz sofra başında. Benim yutma refleksim bozuluyor” diye. Zaten tek buluşabildiğimiz yer sofra başıydı, diyebilirim. Onun dışında hep çalışıyordu. Ya şehirler arası giderdi ya da şehir içinde programları olur ya da bir gün içinde hazırlaması gereken yazıları olurdu. O yüzden pek fazla bir arada olamazdık. O vaktinin kıymetini çok iyi bilirdi. Diyebilirim ki, vaktinin bir saniyesini bile kimseye kaptırmamaya çalışırdı. Cami çıkışı “Hoca rüzgâr gibi çıkıp evine gidiyor” derlerdi. Ben de “Neden hiç kimseyle konuşmadan hızla uzaklaşıp gidiyorsun?” deyince, “Şimdi konuşsak çözülmesi gereken meselemiz yok. Onun dışında da konuşacağımız “Nasılsın, iyi misin olacak. Zaten cami girişinde selâmlaşıyoruz. Onun haricinde konuşarak ya dedikoduya girerim, ya malayani konuşuruz ya da vaktim boşa gider diye hemen eve geliyorum. Yapmam gereken işlerimi yapıyorum” derdi. Akşam namazından önce sofrasının kurulmasını, herkesin de aynı saatte sofra başında olmasını isterdi. Eve giriş çıkışlara önem verirdi. Ailenin reisi olması itibariyle önce babanın vaktinde eve gelmesini önemserdi. Kahvehaneye giden, evine gelmeyip de başka yerlere giden erkeklerin vebalinin çok olduğunu söylerdi.

Namaz saatleri hepimizi toplama saatiydi. Camiye gidememişse evde kimi bulduysa, en küçük torununu dahi bulsa namaza getirir, cemaatle namaz kılardı. Namaz kılma konusunda çocuklara otoriter davranırdı. Bu konuda tavizi yoktu. Sabah namazlarına büyük bir merasimle kaldırırdı. Çocukların odalarının kapılarına tak tak vurup “Hadi kalkın vakit geçiyor” derdi bir saat de olsa. Bazen “Sayende komşular da kalkacak” derdim. Özellikle namaz ve yalancılık hususunda çok titizdi. Her hususta öyle değildi. Meselâ çocuklara evde eşyalarını dağıtmama konusunda bana baskı yaptırtmazdı. Kendisi de gönlünce dağıtırdı. Çocuklarının da evde gönüllerince yaşamalarını isterdi. “Evimizi müze diye açmadık” derdi. Bu konuda çocuklarla iyi anlaşırdı. İslâmî ev düzeni konusunda Erzurum’da “Atatürk üniversitesi lojmanları ve taklitçiliğimizin muhakemesi” diye bir çalışması oldu. Yani İslâmî aile yapısına uygun olmayan meskeni tercih etmezdi. Bu konuda da çalışmaları oldu. Çünkü İslâm’ın yaşanmasını bir bütün olarak görürdü. Aile içi ilişkilerin, sosyal çevrenin, içinde yaşadığımız evin, evin iç döşemesinin, bunların hepsinin İslâmî olması gerektiğini savunurdu. Hakikaten yaşarken de gördük. Çok süslü, masaların, sehpaların üstüne konulan biblo tarzı şeylerin çocuğun evin içinde rahat hareket etmesini engellemesi açısından zararlı olduğunu, sehpalara çarpıp düşebileceğini düşünerek ortalıkta incik cıncık şeylerin olmasını istemezdi.

Bütün hayatını İslâma göre mi tanzim etmek

isterdi?

İsterdi fakat her istediği olmuyor insanın. Çünkü ben de orada kendisine: “Tamam ev ve düzeni İslâmiyet’e göre düzenlenmeli fakat eskiden evler inşa edilirken içerisine gömme dolap, yüklükler ve eski deyimiyle takalar yerleştirilirdi. Şimdi evler eskisi gibi inşa edilmiyor” derdim. O konuda bazen tartışırdık. Ben biraz daha severdim eşyayı. Ona kalsa “Bir minder atalım oturalım” derdi.

Kızı olarak babanızı anlatır mısınız desem ilk

aklınıza gelen şey ne olur?

Belkıs Canan- Aklıma ilk gelen şey namaz hususundaki hassasiyetidir. ‘Haydin namaza haydin namaza’ demesi geliyor. Onun dışında çok merhametli bir insandı. Bir keresinde evde kedi besliyorduk. Babam evin içinde kedi beslenmesini çok sevmezdi. Fakat biz çok istediğimiz için, evde bir kedi beslemeye kalktık. Kedi de babama karşı düşmanca tavırlar besliyordu. Gelenin gidenin üstüne atlıyordu. Namaz bozdurduğu falan oluyordu. Bir iki defa babamın ilâcını yemeye kalkmıştı. Kendisini ailenin ferdi gibi zannediyordu. Annem en sonunda bir ailenin yanında yer bulmuştu. Biz de başladık ağlamaya “kediyi göndermeyin” diye. Öyle olunca babam “kızlarım üzüleceğine vermem dursun” dedi. Babam, burnundan getiren kediye katlanmayı göze almıştı.

Zarife Canan- Vakti girmemiş namazı vakti girdi zannedip iki defa kıldığımız olurdu. Bizim ezan okuyan saatimiz gibiydi. Ben namaz saatlerini hiç bilmezdim. Şimdi öğreniyorum saatlerini. Derdim ki “Biliyor musun; ilerde çok yaşlanmak nasip olur da bunarsak sen diyeceksin ki ‘Leğen getirin, su getirin abdest alacağım, namaz kılacağım.’ Ben de ‘Leğen getirin su getirin yer sileceğim, temizlik yapacağım’ deyip, senle benim hayatımda ne kadar fark var bak” derdim.

Bediüzzaman Said Nursî’yi nasıl tanımıştı?

Daha lise talebesiyken tanımıştı. Zübeyir Gündüzalp Ağabey hemşerisiymiş, tanışırlarmış. Onun teşvikiyle Risâle-i Nur’ları tanımış. Zübeyir Gündüzalp rahmetliyi çok severdi. İhsan Atasoy’un ‘Nurun Büyük Kumandanı’ kitabında da Zübeyir Gündüzalp ile olan hatıratını almışlar. Hangi konuda karar vermekte sıkıntı çekerse direkt Zübeyir Ağabeye gider sorarmış. Her şeyi onun yönlendirmesiyle yapmış. Bir ara okulu bırakmayı düşünmüş, onun yönlendirmesiyle devam etmiş. Yurt dışında doktora imkânı çıktığında gidip gitmeme hususunda kararsız kalmış yine Zübeyir Ağabeye danışmış. Onun yönlendirmesinin her zaman hakkında hayırlara vesile olduğunu düşünürdü. Konuştuğumuzda “Eyüp Sultan’da Zübeyir Ağabeyin yanında yatmak isterim” derdi. Allah da nasip etti, isteği yerine geldi.

Risâle-i Nur eserlerinin müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin 1959’da Ankara’da Beyrut Palas Otel’den çıkarkenki resmini, İbrahim Canan çekmiş...

Evet. Fotoğraf çekmeyi severdi. Bir şeyi arşivlemeyi, belgelemeyi çok sevdiği için umumiyetle gelen mektupları, fotoğrafları saklardı. Zaten Üstad Hazretleri ona “Zübeyir’in yerine koydum” diye kendisine haber göndermiş. Belki o yüzden de daha bağlandı Zübeyir Ağabeye. Risâleleri onun sayesinde tanımış. Zaten talebeliği de Risâle-i Nur’ları teksir etmekle geçmiş. O yüzden birkaç günlük mahkûmiyeti var. Kızılcahamam’da on gün kadar yatmış.

Risâle-i Nurları teksir etmekten dolayı değil, Risâle-i Nur Talebesi olmaktan. Bir gün öğrenci evini aramışlar. Evde Risâle-i Nur’ları bulunca “bu kimin?” demişler. Arkadaşları da o evde yok diye “İbrahim’in” demişler. Bundan dolayı bir on gün kadar Kızılcahamam’da yatmış. Hatta “Niye yattığımı da anlamadım” derdi.

Bediüzzaman ve Risâle-i Nur aile hayatınıza nasıl yansıdı?

İnsan nasıl yansıdığını fark etmiyor. Ancak olaylar içerisinde görüyorsunuz. Çocuklar açısından meselâ evimizde sigara içilmez. Çoluk çocuğum hiçbir zaman böyle bir şeye sıcak bakmadılar. Hepsi namaz kılarlar. Çocuklarımın yalanı yoktur. Susarlar, konuşmazlar, ama yalan söylemezler. Risâleler, Kur’ân’ın özüdür biliyorsunuz. Bunlar hep onlardan aldığımız dersler neticesinde hayatımıza akseden şeylerdir. Yalan söylememek, harama el uzatmadan yaşamaya çalışmak. Çocuklar televizyon seyrederken bile edepli şeyleri izlerler. Bu oradan aldıkları terbiyenin neticesi. Lükse düşkünlükleri yoktur. Her zaman hep sıradan olmayı tercih ettiler. Ama eşime göre yaşasak evimizde şu an perde bile olmazdı. Eşim Risâle derslerinden aldığı şeyleri hayatına azamî şekilde geçirmeyi severdi. Ona kalsa üstüne başına da almazdı. Benim zorlamamla bir şeyler alırdı. O, “İki yama vurur gene giyeriz. O paraları hizmete versek” derdi. Hatta bize “Siz olmasanız ben en ufak bir şahsî harcama yapmam, bütün kazancımı hizmete yatırırım” derdi. Allah, benim aşırı taraflarımı eşimle, eşimin aşırı taraflarını da benimle dengeliyordu.

Sibel Eraslan, “kadın meselesine kurallar açısından değil de, vicdan ve merhametle yaklaşan bir insandı” demişti. Ona o cümleyi dedirten şey, biraz da bizim evimizin laboratuvar gibi olmasındandı. Bir problem olduğu zaman, her kafadan bir ses çıkardı. İslâmî açıdan incelenmesi gereken bir problem. Herkes kendi görüşünü söylerdi. Meselâ kızlar “Baba bu böyle olursa bizim şu hakkımız gidiyor” derlerdi. Onları dinlemeyi önemserdi. Yazdığı yazıları da bazen önce ben okurdum. Eğer varsa tenkitlerimi yapardım. O da dikkate alır, izaha muhtaçsa izahını yapardı. Fazla lüzumsuz konuşmaları sevmezdi. Çocuklarını hep ikaz ederdi. Dil konusunda da çok hassastı. Sonradan Türkçe’ye sokulmaya çalışılan kelimelere çok kızardı. O kelimeleri kullananlara da canı çok sıkılırdı.

Belkıs Canan: Babama üniversite yıllarında telefonla konuşurken “kendine iyi bak” deme gafletinde bulunmuştum. Bir saat bana telefonda vaaz vermişti. ‘Allah’a emanet ol’ demek varken onu kullanmama kızmıştı. Bir daha da o cümleyi kullanmadım. Onun dışında eski Türkçe kelimelerin kullanılması gerektiğini, bunların atılıp da yeni kelime üretilmemesi gerektiğini söylerdi. Sadeleştirmeye çok karşıydı. Eski kelimelerin atılmasıyla tarihimizden koparıldığımıza inanırdı. Hatta vefatından iki gün önce vakıfta ders veriyordu. Onun ders programını çıkarttı. Kâğıt üzerine çıkartılmış, babam da onu kendi ders içeriğine göre ayarlayacaktı. Şimdi programı elimize aldık. Ben babama nasıl tablo oluşturması gerektiğini gösteriyorum. İçini doldurmaya başladık. Orada ders, içerik, amaç gibi şeyler yazıyor. Babam iki dakikada o kalıpları öyle bir değiştirdi ki “içeriğe muhteva” dedi meselâ. İçimden “Bunu okuyan kimse anlamaz artık” dedim. Yayınevlerinde imlâ kurallarına dikkat edilmemesine ve kelimelerinin değiştirilmesine çok kızardı. Editörlerden şikâyetçiydi. Bazen öyle değiştiriyorlardı ki mânâ bile değişiyordu. “Bu kadar emek veriyorum, ne olur benim kelimelerimle oynamasınlar” derdi.

Son olarak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Kur’ân’ı mutlaka okuyun, hadisleri öğrenin ve Risâleleri mutlaka anlamaya çalışarak okuyun. Hayatımızda mutlaka Resûlullah olmalı. Gençlere, doğruları araştırarak hayatlarına yön vermek düşüyor. Uyurgezer olmamak lâzım. Dinimiz ne diyor, Allah-ü Teâlâ bizden ne istiyor, bu konularda gençlerin araştırıcı olması gerekiyor. Ve namazın da koruyucu olduğunu bilip mutlaka namazlarını kılmaları gerektiğini tavsiye ediyorum.

Anne babalara neler söylemek istersiniz?

Evlilikte de her şey dört başı mamur gitmiyor. Bireylerin karşılıklı hoşgörülü olması gerekiyor. Biz de problemler yaşadık fakat yeri geldi ben, yeri geldi eşim susmayı bildi. Birbirimizin gönlünü almayı bildik. Kadınların çok dik başlı olması iyi değil, erkeklerin de hovarda olması hoş değil. Kadın olsun erkek olsun bu dünya için yaratılmadığını unutmaması gerekiyor. İnsanlar artık bu dünyaya o kadar yönelmiş ki “Bu dünyanın zevk almadığım hiçbir noktası kalmasın” diyor. Bu da aileleri yıkıma götürüyor. Siz Allah ile aranızı iyi tutarsanız, gerçek sevdiğiniz O olursa ve gerçekten sizi sevenin de O olduğunu idrak ederseniz, hiçbir şeye ihtiyaç duymazsınız. Tavsiyem; O gerçek sevgiliyi bulsunlar, mecazi olanın peşinde koşup durmasınlar. Şimdi bazen görüyoruz; yaşlıların onun bunun peşinde koşmaları bana gerçekten iğrenç geliyor. Bu bana Rabbiyle irtibatı az olan insanların yapacağı iş gibi geliyor. Dünya işlerini görünce bazen moralim sıfırlanıyor. Eşim bazen bana “Biliyorum evde birçok şeyi sen üstleniyorsun. Ben de sevaplarıma ortak ediyorum seni bunu bilesin” derdi. Ben hayatımı eşime feda ettim, ama o benim hayatımı da güzel kullandı. İkimizin hayatından güzel şeyler çıkardı. Bu benim kâr hazineme yazıldı. Hayatlar beraber kullanılıyorsa doğru kullanılmalı.

Benim kendi hayatımdaki Risâle-i Nur’ların etkisine gelecek olursam, zaman içerisinde okuyorsunuz, bir olayla karşılaştığınız zaman hayatınıza ne kadar girdiğinizi görüyorsunuz. Eşimin ölümünde bunu daha iyi hissettim. 19. Söz’ün 4. Reşhası’ndan aldığım ders, eşimin ölümüyle evimiz umumî bir matemhane oldu. O matemhanede biz yüreğimizin acısıyla ağlayıp Allah Allah derken bir zakir (zikreden) olduk. “Nasıl zakir olduk?” düşününce şunu buldum: Yüreğimizin acısından biz Resulullah’ın (asm) getirdiği nur ile imanı elde ettik ve Allah-ü Teâlâ’nın varlığını ve son dayanağımızın O olduğunu biliyoruz. Eşimi gömdük, geldik. O acıyla oturdum dedim: “Ya Rabbim! Eşim aramızda Sen’inle bir perdeydi. Her şey Sen’dendi. Rızkı veren, bizi koruyan Sen’din, ama biz o perdeye daha çok bağlanıyorduk. Şimdi o perdeyi aldın, açtın aramızı Sen’inle baş başa kaldık. Biz ve Sen kaldık. Çocuklarımın da benim de yegâne sığınağımız her zaman Sen’din, ama arada elçisiz sensin artık” dedim. Eşim vazifeden paydosundan şâkir oldu. İnsan elde ettiği nimete şükreder. İnsan dünyadayken nimetlere gark oluyor, ama bunlar hep ahirettekilerin gölgeleri. Şimdi biz burada şâkir oluyorsak, asıl şâkir ebedî âleme gidip o nimetleri görenlerdir. Hakikaten şimdi benim eşim şâkir oldu. Ben bu dersi daha önceden de yaptım, ama bu hâleti yaşamadan aynı mânâyı ifade etmemişti. Eşimin özel hayatını da bilen biri olarak gerçekten onun hayatında Allah’tan ve Resulullah’tan başkasına yer yoktu. Her şeyi derecesine göre hayatına yerleştirmişti. Kur’ân, hadis, risâle onun hayatına yön verenler. Onun için de eminim ki, gene Allahu Teâlâ bilir, Rabbim onu orada hakikî şâkirlerden yaptı. İşte bakın Risâle-i Nur’un hayatımıza yön vermesi böyle oluyor. GÜLSEVİL KAHRİMAN - gulsevil_9574@hotmail.com

Büyük Fransız İhtilâli

Risale–i Nur'dan

Ehl–i bid’a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar; diyorlar ki: "Âlem–i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebep olan Fransız İhtilâl–i Kebîrinde, papazlara ve rüesa–yı ruhaniyeye ve onların mezheb–i hâssı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrip edildi. Sonra, çoklar tarafından tasvip edildi. Frenkler dahi ondan sonra daha ziyade terakki ettiler."

Elcevap: ....

Mektubat, Sayfa 421

***

Bu Medrese–i Yusufiyenin nâzırına (Afyon Hapishanesi Müdürüne) yazdım: Ben Rusya’da esirken, en evvel Bolşevizmin (komünizm) fırtınası hapishanelerden başladığı gibi, Fransız İhtilâl–i Kebîri dahi en evvel hapishanelerden ve tarihlerde serseri namıyla yad edilen mahpuslardan çıkmasına binaen, biz Nur şakirtleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada mümkün oldukça mahpusların ıslahına çalıştık. Eskişehir ve Denizli’de tam faydası görüldü. Burada daha ziyade fayda olacak ki, bu nazik zaman ve zeminde Nurun dersleriyle geçen fırtınacık (Afyon hapsinde bir isyan çıktı, hiçbir Nur talebesi karışmadı) yüzden bire indi. Yoksa ihtilâftan ve böyle hadiselerden istifade eden ve fırsat bekleyen haricî muzır cereyanlar, o baruta ateş atıp bir yangın çıkacaktı. Said Nursî , Şualar, Sayfa 431

***

Elif–bâ okumayan çocuğa felsefe–i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe tiyatrocu kan libâsı yakışmaz. ...Birisinin libası, ötekinin endamına gelmez. Demek Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz. Yanlışlık, tatbik–i nazariyat ve muktezâ–yı hali düşünmemekten çıkar.

Divan–ı Harb–i Örfi, Sayfa 26

Kapitalizm, sömürgecilik, ırkçılık kuvvet buldu

Tarihî ve sosyal hadiselerin—tıbbın aksine olarak—sonucuna bakarak sebeb(ler)ini anlamaya çalışmak, daha doğru ve çok daha kolay bir yöntemdir.

Bu ölçüden hareketle, 1789'da patlak veren Büyük Fransız İhtilâlinin sonuçlarına baktığımızda ana hatlarıyla şunları görmekteyiz:

1) Dinî duyguların yerini millî hisler aldı. Dindarlık zayıfladı, ırkçılık cereyanı kuvvet buldu.

2) Papazlar ve ruhanî liderler gibi, kralların da baskıcı sultasına son verildi. Kraliyetin yerini cumhuriyetler almaya başladı. Krallığı kaldıramayan ülkeler ise, demokrasiye geçiş yapmak durumunda kaldı. (Krallık sistemi, İngiltere ve İspanya dahil olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinde halen devam ediyor.)

3) Ölüm cezasına mahkûm edilenlerin tüfekle, kılıçla, baltayla veya değişik işkence tarzlarıyla (engizisyon) yapılan infazları, 1792'den itibaren resmî olarak "giyotinle idam" şekline çevrildi. (Devrik kral ve ailesi de aynı yöntemle idam edildi. Ayrıca, 1792–94 arasındaki iki yıl içinde 30 binden fazla insanın kafası giyotinle kesildi. Giyotinle idam uygulaması, kısmî Arupa'da yaklaşık iki yüz sene müddetle devam etti.)

4) Avrupa kıtasının dışında henüz fazlaca rağbet görmemiş olan "vahşi kapitalizm", ihtilâlden sonra başka coğrafyalara da sıçradı ve hemen bütün dünyayı etkisi altına almaya başladı. (Sonrada da pekçok savaş, ihtilâl ve kargaşaya sebebiyet veren bu dehşetli hastalık, insanlığın yakasını hâlâ bırakmış değil.)

5) Irkçılık ve kapitalizm gibi, ne yazık ki sömürgecilik ruhu da Büyük Fransız İhtilâlinin bir ürünü olarak gelişerek yaygınlık kazandı. Daha evvel, sadece Avrupa toplumunun içinde etkili sosyal adâletsizlik ve haksız kazanç sistemi, şiddet ve zorbalıkla birleşerek dünyaya ve bilhassa Müslüman ülkelere yayılmaya başladı. Başta İngiltere, Fransa ve İtalya olmak üzere, Avrupa devletlerinin çoğu siyasî desise ve ordularının kuvvetiyle dünyaya yayılarak diş geçirebildikleri ülkelerin çoğunu koloni veya sömürge haline getirdiler. İkinci Dünya Savaşından sonra (1946) büyük çapta kırılan sömürgecilik (müstemlekât) sistemi, yer yer hayatiyetini bugün de devam ettiriyor.

* * *

Büyük Fransız İhtilâlinin tetiklediği veya sebebiyet vermiş olduğu daha başka neticeler de var. Ancak, asıl maksadın anlaşılması için bu kadarı yeter de artar bile.

Ayrıca, sadece şu beş maddelik neticelere bakarak da, Fransız İhtilâli hakkında yeterince bir fikir ve kanaate sahip olmak mümkün.

Ancak, biz yine de bilinmesinde fayda mülâhaza ettiğimiz önemli bazı hususları burada özetlemeye çalışalım.

Fransa'da gerek ihltilâlden evvel ve gerekse ihtilâlin ilk yıllarında (bir kısmı yıllar yılı) varlığını hissettiren, ayrıca iktisadî, siyasî, sosyal ve kültürel hayatı yakından etkileyen grup ve kesimlerin başında şunları saymak mümkün:

* Kral, kral ailesi ve kraliyete mutlak mânada taraftar olanlar.

* Kilisenin ve özellikle Katolik mezhebinin toplum üzerindeki hakimiyetinin devamını isteyenler.

* Değişen her hal ve şart altında kendilerine mutlaka birtakım imtiyazlar verilmesini isteyen ve daha çok "soylular" diye bilinen kesim.

* Sosyal adâletin sağlanamaması sebebiyle, alabildiğine zenginleşen ve hasis menfaatini herşeyin üstünde gören burjuva kesimi.

* Halkın aydınlanmasında önemli etkisi bulunan Victor Hugo, Voltaire (Volter), Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) ve giyotine doğru giderken bile hürriyet vurgusu yapan Madame Rolande gibi şair, düşünür, yazar ve edebiyatçıların görüşünü paylaşan kesim.

* Bir de isyan ruhuyla hareket eden ve zaten artık canından bezmiş duruma gelen kalabalıklar. Bu kesimin içinde sıradan vatandaşlar olduğu gibi, serseriler diye isimlendirilen ve önüne gelen herşeyi yakıp yıkmak için fırsat kollayan anarşist tabiatlı kimseler de yer alıyordu.

İşte, birbirinden farklı ve birbiriyle alabildiğine uyumsuz hale gelmiş kesim ve grupların taleplerini karşılayamaz hale gelen kraliyet sistemi, varlığını sürdürebilmek, hiç olmazsa ayakta kalabilmek için türlü yollara, hatta gizli entrikalara başvurdu; ancak, bunların hiçbiri fayda vermedi.

İhtilâlin büyük bir gürültü ile patlak verdiği günün tarihi ise, 14 Temmuz 1789.

Galeyana gelen ve Kral 16. Lui'ye karşı protesto gösterilerinde bulunan kalabalıklar, birden ekseriyetle "rejim mağdurları"nın içinde bulunduğu Bastille Hapishanesine doğru harekete geçti.

Hapishane yakılıp yıkılarak mahkûmlar dışarı salıverildi ve ondan sonra da hemen herşey kontrolden çıkmaya yüz tuttu.

İhtilâlciler ile Kral arasında önce bir anlaşma cihetine gidildiyse de, bu yama dikiş tutmadı. Kral'ın Fransa dışından da destek arayışına girdiği duyulunca, öfkeli kalabalıklar bu kez çılgına döndü ve Kraliyet Sarayını da basarak Kral ve ailesini hiçbir yere kaçamayacakları şekilde ablukaya aldı.

Bu arada Kraliçe Marie'nin de "Açız aç! Yiyecek ekmek bulamıyoruz!" şeklindeki bağırışlarına mukabil "Canım halk ekmek bulamıyorsa pasta yesin" dediği de, fısıltı halinde kulaktan kulağa yayılmaya başladı.

Bunun doğru olup olmadığı tahkik bile edilemeden, Kraliçe de tıpkı kocası 16. Lui gibi "vatan ve millet haini" olmakla damgalandı ve aynı gerekçe ile önce kocası, birkaç ay sonra da kendisi (16 Ekim 1793) giyotinle idam edildi.

Kral'ın ölümü ve kraliyet sisteminin sona ermesi de, Fransa'ya huzur ve barış getirmeye yetmedi. Kargaşa ve kanlı boğuşma, uzun yıllar (tâ 1815'e kadar) devam edip gitti.

Fransa (dolaylı olarak diğer Avrupa ülkeleri), kendi iç meselesini halletme sürecine girer girmez, bu kez gözünü dünyanın başka coğrafyalarına dikti. En yakın mesafedeki Afrika'dan başlayarak, ardından Hindistan'a ve hatta Uzak Doğu'nun en uzak diyârına kadar uzanarak, oralardaki halkın varını yoğunu sömürgecilik sistemiyle gasp ve garet ettiler.

Bunun yanı sıra, ırkçılık damarını da tahrik ederek, bu illeti Avrupa içinden Balkanlara, ardından Osmanlı ülkesinin hemen her tarafına yaydılar. Müslüman dünyasını dilim dilim bölüp yutarak, onları birer sömürge haline getirdiler.

Sömürgecilik, yirminci asrın ortalarına kadar devam etti. Bu sistemin yan etkileri ile ırkçılığın dehşetli etkileri halen de bitmiş değil.

İşte, Avrupa'nın hasis menfaatini temin eden Büyük Fransız İhtilâli'nin insanlığa ve bilhassa Müslümanlara reva gördüğü hayatın kısacık bir hikâyesi.

Affetme hediyesi

SELİM GÜNDÜZALP - sgunduzalp@yeniasya.com.tr

Eşlerİn kaçınılmaz olarak birbirlerine zarar verdikleri uzun süredir devam eden ilişkilerde, birbirlerine verebilecek en iyi hediyelerden biri ‘affetme hediyesi’dir. Tanıdıklarımdan birinin dediği gibi: “Bir süre önce eşimin kalbinin kırılmasına neden olacak bir şey yaptım. Ne yaptığımı kabul etmem biraz zaman aldı ve onun beni affetmesini istedim. Beni etkileyen şey onun beni affetmeye istekli olması ve bana: ‘Hadi bunu unutalım’ demesiydi.” Affetme hediyesi gerçekten bir insanın alabileceği en iyi hediyelerden biridir.

Teşekkür Ederim, s. 118, Dr. R. A. Emmons

ALLAH’IN ADININ ANILDIĞI EVLER

Genç, heyecanla sordu ihtiyara: “Kışın o eski evlerde nasıl ısınırdınız?” Adam gözlerini gencin gözlerine doğru çevirip: “Evlâdım, Allah’ın adının anıldığı evler üşümez! Evleri sımsıcak kalpler ısıtırdı sobalarla beraber.”

FAYDALI İKİ SÖZ

İmran bin Husayn şöyle bir rivayette bulunmuştur:

Resulullah (asm), babam Husayn’a:

“Kaç tane ilâha kulluk ediyorsun?” diye sorunca babam:

“Altısı yerde, biri gökte olmak üzere yedi ilâha tapıyorum” dedi.

Peygamberimiz (asm):

“Azabından korkarak, faydasını umarak hangisine ibadet ediyorsun?” diye sordu. O da:

“Göktekine” şeklinde cevap verince, Resulullah (asm):

“Sana gökteki ilâh yeter” buyurarak, onu tevhid inancına çağırdı. Sonra:

“Ey Husayn! Eğer Müslüman olursan sana faydalı iki söz öğreteceğim” dedi. Husayn Müslüman oldu ve:

“Yâ Rasulallah, bana o iki sözü öğret” dedi.

Bunun üzerine Resulullah Efendimiz ona buyurdu ki:

“‘Allah’ım! Bana doğruyu ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru’ de.”

(Tirmizî, Daavât, 69)

BİR DUÂ

AllahIm! Kalbimdeki en iyi armağanın sana olan umudumdur. Dilimdeki en tatlı söz, senin şükranındır ve en çok sevdiğim saatler, sana kavuştuğum andır. Allahım! Seni hatırlamadan ben bu dünyaya tahammül edemem. Seni hatırlamadan, öbür dünyaya nasıl tahammül edeyim?!

Rabiatü’l-Adeviye

BİLGİ

Kelimelerin uçuyor ama düşüncelerin yerde,

Düşüncesiz kelimeler asla gidemez cennete…

Anladım artık, cehalet Allah’ın lânetidir,

Bilgiden kanatlar tak, uçman için cennete!

Shakespeare

ÇALIŞMA SEVİNÇTİR

Gençlİğİmde sanırdım ki, hayat bir sevinçtir. Yetiştim ve gördüm ki, hayat bir çalışmadır. Çalıştım ve gördüm ki, çalışma bir sevinçtir.

Thomas Carlyle

KANDİLİ YAKAMAZSAN!

İnsanIn ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve İlâhî bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa, o zaman sana diri denir. Kandili yakamazsan, sen de ölü sayılırsın.

İbni Sina

BİR BAŞKA SÖZLÜK

Lisan (dil): Çok uzağı bile vuran bir silâh.

Leylak: Kış mevsiminin yazdığı veda mektubu.

Mezar: Son yatak.

Matbaa: Fikir ve düşünceler mutfağı.

Vakit: Yok ki... Pek nadir.

Yazı: Gözle görülen fikir ve düşünce.

Âlî Bey, Lehçet’ülHakayık / Hakikatlerin Dili

ÜÇ GRUP İNSAN

Dünya üç grup insandan oluşur: Eşyayı ortaya çıkaran ve yapan küçük bir elit grup; eşyanın yapılmasını seyreden oldukça büyük bir grup; ve nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık.

N. Murray Butler,

Kolombiya Üniversitesi Rektörü, 1945

KURNAZLIK

Bİr tilki yavrusu anasına dedi ki: “Bana bir kurnazlık öğret de, itlerle dalaşmaktan aciz kalırsam onlardan kurtulabileyim.” Anası şu cevabı verdi: “Bu hususta yapacak kurnazlıklar çoktur ama en iyisi yuvandan dışarı çıkmamaktır. O zaman ne sen onu görürsün, ne de o seni.”

Molla Câmi, Baharistan.

YETENEK VE SORUMLULUK

Sorumluluk dağıtmanın kuralı, herkese kendi yetenekleri doğrultusunda sorumluluklar vermelidir.

Zhang Yu

İMANLI İHTİYARLIK

İşte, ihtiyarlığımın sezgüzeştliğinden gelen ağrılara ve meyusiyetlere, imandan ve Kur’ân’dan imdada yetişen kudsî tesellilerle bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem.

Bediüzzaman, İhtiyarlar Risâlesi (26. Lem’a)

ASIL VATAN

Bu dünyaya gelen kişi, âhır yine gitse gerek;

Misafirdir, vatanına bir gün sefer itse gerek…

Yûnus Emre

DÜŞÜNDÜREN KİTAPLAR

Sİze en çok yardım eden kitaplar, sizi en çok düşündüren kitaplardır.

T. Walker

SUSABİLMEK

En çok hayran olduğum insanlar, iyi konuşabilen insanlardı. Şimdiyse, iyi konuşabilen ve fakat susabilen insanlara hayranım.

Kâzım Taşkent

HOŞ GÖRMEK

İyİ geçinmek, iki kişinin karşılıklı kusursuz olmalarıyla değil; karşılıklı birbirlerinin kusurlarını hoş görmeleriyle olur.

A. Toqueville

Dünyanın en kıymetli varlıkları

HALİT ERTUĞRUL - halit1956@ttmail.com

Bir okuyucumuz: “Anne-babam çok iyi niyetli.

Ama beni anlamıyorlar. Gereğinden çok fazla işime karışıyorlar. Ben de onları istemeyerek kırıyorum. Sonra da üzülüyorum. Bu davranışlarımla çok mu günah işliyorum? Beni bu konuda aydınlatırsanız sevinirim.”

Bir insan için anne-babanın değerini anlatmaya gerek var mı? Dünyanın en kıymetli, en değerli ve en büyük varlığı anne-babalardır. Onlar hayatlarını çocuklarını feda etmiş, istisna varlıklardır.

Bir anne-baba kendisi için değil, çocukları için yaşar. Çocukların kederiyle üzülür, sevinciyle sürur duyar, başarısından dolayı da dünyalar onun olur.

Tabiî ki, anne-babayla evlât arasında bazı problemle yaşanacaktır. Bu çok tabiîdir. Çünkü yaş ve nesil farkı, farklı yorum ve değerlendirmeleri de beraberinde getirecektir. Ama şu çok nettir ki, hiçbir anne-baba çocuklarının kötülüğü için bir teklifte bulunamazlar. Mutlaka çocuklarının yararına olacağını düşündükleri için sayıp, dökerler.

İslâm hukuku, gelenek ve göreneklerimiz, ahlâkî kültürümüz ve ebeveyn-evlât ilişkisi açısından konuyu ele aldığınızda evlâtların anne-babalarına karşı çok ciddî sorumlulukları vardır. Çünkü, ana ve baba bir çocuk için en değerli varlıktır. Annesi çocuğu bin bir zahmetle dokuz ay karnında taşır. Doğumundan sonra onu yaklaşık iki sene emzirir, altını temizler. Yıllar boyunca üzerine titrer, hastalığında gözünü kırpmadan başucunda bekler. Ayağına taş dokunacak olsa çocuğundan evvel kendisi “Ah!” der. Yavrusuna dokunan ufacık zararı, elemi, kederi tâ yüreğinde hisseder. Babası ise, yavrusunu her türlü kötülüklerden, ona gelebilecek zararlardan korumak için çırpınır. Gece gündüz demeden çalışır, uğraşır, didinir. Çocuğunun ihtiyaçlarını karşılar. Hiçbir karşılık beklemeksizin varını yoğunu sarf eder, sağlığını, istirahatını feda eder. Bir insanın, böylesine muhterem varlıklara hor bakması, onları incitmesi, isyan içinde olması affedilecek bir yanlış değildir.

İslâmiyet’in anne babaya ne kadar değer verdiğini şu âyet ve hadislere bakarak anlamak mümkündür:

“Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibadet etmeyin, ana ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle.”

“Onlara merhamet ve tevâzu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim! Nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.” (İsrâ Sûresi/23-24)

“Rabbin rızâsı, babanın rızâsındadır. Rabbin gazâbı, babanın gazâbındadır.” (Hadis-i Şerif)

“Allah’a itaat etmek, anneye ve babaya itaat etmektedir. Anneye ve babaya isyan eden Allah’a isyan etmiş olur.” (Hadis-i Şerif)

Bir insan, her zaman anne ve babasının gönlünü kazanmalı, onların hayır duâlarını almaya çalışmalı; onları incitecek ve bedduâ etmelerine vesile olacak en ufak davranıştan sakınmalıdır. Unutulmamalıdır ki, anne ve babanın duâsı makbul olduğu gibi, bedduâsı da makbuldür.

Ana ve babaya âsi olmak, onlarla ilgiyi kesmek, onları üzmek, tıpkı Allah’a şirk koşmak, adam öldürmek gibi “en büyük günahlardan” biridir.

Ana ve babaya gıybet etmek de büyük günahtır. Ana ve babayla ilgisini kesen, Kur’ân talebesi olamaz.

Bir kimse Allah’ı razı etmek için evvela anne ve babasını razı etmeli, onların gönüllerini hoşnut etmelidir. Anne ve babanın kendisinden razı oluşu bir çocuk için en büyük bahtiyarlıktır. Ana ve babaya duâ etmek, onların gönüllerini hoşnut etmek ömürde ve rızıkta berekete vesiledir.

İslâm ahlâkı ve toplum kültürü açısından anne babaya karşı görevlerimizi hatırlayalım:

1- Saygılı olunmalıdır: Dünyada en çok saygıyı hak eden anne-babadır. Onların bizim için yaptıkları karşısında bizim ömür boyu önlerinde el-pençe beklesek yine saygımızı lâyıkıyla ifade edemeyiz. Unutmayalım, saygı duyan saygı görür.

2- İtaat edilmelidir: Anne babaya itaat şarttır. Onların gönlünü hoş edecek her davranış özenle seçilmelidir. Onların mutluluğu Allah’ın rahmetini celbeder. Anne babanın hayır duâsını almak, bir evlat için en büyük sermaye ve zenginliktir. İslâm inancına göre anne-babaya, yalnızca, kulluk görevlerinize mani olduğu zaman itaat edilmez. Bunun dışında anne-baba gayr-i müslim de olsa, itaat şarttır.

3- İyilik yapılmalı, rahatları sağlanmalıdır: Anne babaya yardım ve iyilik için özel bir çaba sergilemelidir. Hele onların rahat ve istirahatı, bir evlâdın birinci derece görevi olmalıdır. Evde ona huzur vermemek, eve almamak, terk etmek ve bir yardımda bulunmamak, bir insanın yapacağı en kötü davranıştır. Toplum hayatında bu tür insanların huzur bulamadıkları ve sonlarının çok acıyla bittiği görülmüştür.

Bu konudaki hadisler çok çarpıcıdır:

Resulullah’a (asm), “Hangi iş ve davranış Allah’a daha sevimlidir?” diye sordum. O da, “Vaktinde kılınan namazdır.” dedi. “Sonra hangisi?” “Anaya, babaya iyilik etmek.” “Sonra hangisi?” “Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu.

Resulullah’a (asm) bir adam gelerek, “Allah’tan sevap almak için hicret (bir yerden bir yere göç etmek) ve cihad etmek üzere sana bağlanıyorum” deyince Hz. Peygamber (asm) “Anan, baban hayatta mı?” diye sordu. Adam: “Evet, ikisi de yaşıyor” diye cevap verdi. “Allah’tan sevap istiyor musun?” “Evet, yâ Resulallah!” “Öyleyse anana, babana dön ve onlara iyi davran.”

Ebu Hüreyre (ra) der ki: Bir adam, Hz. Peygamber’e (asm) gelerek cihad etmesi için kendisine izin vermesini istedi. Hz. Peygamber (asm), “Anan, baban sağ mı?” diye sordu. Adam da, “Evet” dedi. Resulullah (asm) “Onların hizmetinde bulun, o senin için cihaddır” buyurdu.

Bir adam Resulullah’a (asm) gelerek “Cihad etmek istiyorum; fakat gücüm yetmiyor” dedi. Nebi (asm) “Anan veya baban yaşıyor mu?” diye sordu. Adam, “Anam yaşıyor” dedi. Nebi (asm), “Ona hizmet ederek Allah’ın rızasını kazan. Bunu yaparsan hem hac, hem umre, hem de cihad etmiş olursun” buyurdu.

Enes oğlu Muaz (r.a.), Resulullah’ın (asm) “Ana, babasına iyilikte bulunana müjdeler olsun. Allah, onun ömrünü uzatır” dediğini nakletti.

4- Anne-babaya güzel hitap edilmelidir.

Anne-baba ile konuşurken sert, kavgacı ve kırıcı bir üslûpla değil, yumuşak, tatlı ve gönül alıcı bir şekilde davranılmalıdır. Onları onurlandıran ve değer veren kelimeler seçilmelidir. Kırıcı, aşağılayıcı ve insan yerine konmayan kelimelerle konuşmak, bir evlâdın yapabileceği en büyük kötülüktür.

5- Asi olmamalıdır.

Ana ve babaya asi olmak, onlara karşı gelmek, onlara baş kaldırmak, gönüllerini kıracak davranışlarda bulunmak ve söz söylemek, hele hele onlara hakaret etmek hem en çirkin bir davranıştır, hem de büyük günahtır.

Öte yandan, anne ve babalarının yanlış bir davranışı görüldüğü takdirde onlara güzellikle doğruları söylemeli, emir verircesine yüksek perdeden konuşmamalıdır. Ana ve babanın kusurlarını sağa sola yaymamalı, başkalarının dedikodu etmesine fırsat vermemelidir. Ana ve babanın her haline sabır ve tahammül gösterilmelidir.

Şu iki hadis bu konuyu çok güzel açıklamaktadır:

“En büyük günahlar: Allah’a şirk koşmak, insanı öldürmek, ana ve babaya asi olmak, yalan yere şahitlik etmektir.”

“İki hal vardır ki Allah, onların dünyada peşin olarak cezasını verir: Zulüm ve azgınlık, ana ve babaya isyan.”

6- Aile büyüklerinin bereket ve huzur kaynağı olduğu bilinmelidir.

Anne-babalar, evdeki büyükler, bir insan için, hem bereket hem de huzur kaynağıdır.

Bediüzzaman’ın bu husustaki tesbiti dikkate değerdir.

“Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlatlarına karşı şefkatleridir ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil, hürmet haklarıdır; çünkü onlar, hayatlarını kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip, sarf ediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sükût etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş her bir evlât, o muhterem, sâdık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalplerini hoşnut etmelidir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.

“İşte, o mübarek ihtiyarların vücutlarını istiskal edip, ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl. Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını (hayatının sona ermesini) arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla.

Ey derd-i maişetle müptela olan insan! Bil ki, senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musîbet dafiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme; ‘Maişetim dardır, idare edemiyorum’; çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk-ı maişetin (geçim zorluğu) daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kati delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim; fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat et. Kasem ederim, şu hakikat gayet katidir; hatta nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat sana kanaat vermeli.

“İşte ey insan! Aklını başına al; eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. ‘Elcezâü min cinsi’l amel’ sırrıyla validene hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer ahiretini seversen, işte sana mühim bir define, onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa, onları istiskal etmek (soğuk muameleyle sevmediğini belli etmek), ölümlerini temenni etmek ve onların nâzik ve serîü’t-teessür kalplerini rencide etmek ile ‘Hasire’d-dünya ve’l ahiretü’ (O dünyada da, ahirette de ziyana uğramıştır. Hac Sûresi/11) sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahman istersen, o Rahman’ın vedialarına (emanetlerine) ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.”

(Mektûbât/250-252)

Bir yaprak düşerken dalından

Zeynep AKKUŞ

Zamanın tükeniyor olduğunu gösterircesine düşüyor dalından sararan yapraklar bir bir. Dalından raks ederek düşen her yaprak, uyandırdığı hislerle derinlerimde bir yerlere kazınan sorularımı hatırlatıyor.

Yapraklar düşerken dalından eskiye dalan gözlerim ve yanaklarıma dokunuyor tatlı bir esinti. Eskiye bir yolculuk… Zamanını tam olarak bilemediğim bir yolculuk; belki yıllar öncesi, belki aylar, belki saatler, belki de bir an öncesi…

Yanaklarıma dokunan esintinin ardından ince ince yağan yağmur… Islanan caddeler… Kararan ve kabaran bir deniz… Yabancısı olduğum bir şehir… Anlamaktan çok uzak olduğum insanlar ve ben. Geçen zamanın hesabını yaparken geçen ânımı unutmaktayım. Hâlen ağlayan bir çocuğun gözyaşını silememiş, yere düşen bir ihtiyarın kolundan tutamamış, özlem çekenin özlemine ortak olamamış, solmakta olan bir çiçeğe hayat suyu verememişim kendi hesabımı, kendimle hesabımı bitiremediğimden… Bitmeyecek bir hesabı bitirmeye çalışırken zamanın tükenmekte olduğunu unutmuşum. Kendimi kendime dert ederken derdin ne olduğunu unutmuşum. Böylesi unutuşlarda geçerken zaman, beni heyecanlandıran hayallerimi, hayallerimi gerçekleştirebileceğime dair ümitlerimi, daha önemlisi hayallerimi ve varlığımı anlamlı kılan gerçek gayeyi unutmuşum.

Unuttuklarımı hatırladıkça utanıyorum. Yağmur varlığına anlam veren gayeye uygun bir âhenkle yağıyor, deniz aynı gayeyle dalgalanıyor, yapraklar toprağın bağrına düşüyor, gün ve gece aynı gayeyle birbirine dönüyor. Bense aynı gayeye yönelik, derinliklerimden kopup gelen coşkulara ilgisiz kalıyorum. Bu hâlimin farkına varınca utanıyorum kendimden. Hızlanan yağmur damlalarıyla derinleştikçe kendimle hesabım daha çok artıyor ve utanıyorum kendimden.

Toprağa filizlenmek için düşen bir tohumun duâsına benzer bir duâ dilimde ve bir sonbahar günü içime düşüyor umudun tohumu… Bir tohum ki bütün yenilenen hatalarıma, yinelenen unutuşlarıma rağmen filizlenecek, yeşerecek, boy verecek, meyvelenecek asıl gaye edilmesi gerekenin yardımı ve lütfuyla. (Âmin.)

Kısacık vakitlerin kocaman etkileri!

ERSİN ACAR

Her insanın sergüzeşt-i hayatında derin bir nefes alma ihtiyacı olmuştur elbet. Ya da her dakikanın bir adım öteye gitmesi için altmış saniye beklemesi lâzımdır. Kezâ bir saatin, kezâ bir yılın ilerleyebilmesi için kendi deşarj ölçüsü nispetinde beklemesi âdettendir ya da âdetullahtan...

Nasıl ki bu kanunlar vardı ve bu kanunlara uyan kimseler ve bunu kendi üzerinde bir sorumluluk hisseden var ve var olacak... Biz de bu kanunlara riâyet etmek hüsnü niyetiyle düşmüştük yollara; yollar uzundu, ama bir o kadar kısaldı kardeşlerimizin dudaklarında... (Evet bir firakın mebdei idi o dudakların birbirinden ayrılması ve ‘beklemesiydi’ vuslata ulaşmak için).

Biz, yani cadde-i kübra-yi Kur’âniyenin hademeleri hükmünde olan Risâle-i Nur Talebeleri, bu beklemeyi her zaman yapagelmiştik.

Uzaklaşırdık o soğuk yakınlaşmalardan, yalanlardan, dolanlardan, düz ve dolanbaçlı yollardan uzak olurduk.

Düz olurdu yolumuz böylelikle, Rahman’a kadar dümdüz.

Yalan olmazdı, sıdk hâkim olurdu bu beklemelerde ve fıkır fıkır kaynardık en sıcak ateşlerde.

Yürek ısınırdı, demlenirdi çayın yanında kalbler (de).

Nasıl ki her derin nefesin beklemesinde bir hareketlilik hep olagelmişti ya da dakikanın istikametindeki duraklar saniyelerin çalışması ile hareketlenirdi... Keza saatler, yıllar, haftalar arasında bir bekleme olduğu kadar azaları hükmünde olanlar da hep hareket halinde idiler... Aynen öyle de bizim duraklama anlarımız da, bizim duraklama saatlerimiz de, haftalarımız da bazı duygularımızın kıpraşıp harekete geçme safhaları idi.

Öyle bir kavuşma idi.

Deşarj olmuştuk, olduk, oluyoruz. Biz Risâle-i Nur Talebeleri beklerdi bazı zamanlar. Bu beklemeler kâinatı okumakla ilerlerdi ve neticelenirdi.

Çok şey katmıştı, kattı, katacak İnşaallah bu bedene. Kardeşlerime selâm ve duâ ile...

Biri de biz olalım...

Muhammed AĞIRTAŞ

Ey üstadım, ey gönlümüzün nuru, dizimizin dermanı, dillerimizin fermanı, dertlerimizin ilâcı Üstadım! Seninle hayatının hiçbir ânında beraber olamadık. Sen dâvâm dâvâm diye gelip, kendini Risâle-i Nurlara, nurlarına, iman hizmetine, Kur’ân hizmetine adarken; iman hizmetinin en ağır yükü altında iki büklüm olup yükünü taşıyacak biri de biz olamadık. Dâvânı kabul edip bedelini ödeyen ağabeyler gibi ve Nur Talebeleri cennete müjde verilirken, o müjdenin muhataplarından biri de biz olalım. Hapse kimi attıklarını, kimi neyle yargıladıklarını bilmeyen o günün kalbi kararmış insanlarının, o günün din düşmanlarının önünde sana karşı siper olanlardan biri de biz olamadık...

Üstadım, ama bir Nebevî müjdeye muhatap olduk ki, o müjde bizlerin yüreğini sulayan bir kevser oldu. Hani Peygamberimiz (asm) Medine’de sahabenin yanında “Kardeşlerimi ne kadar da özledim, onlara selâm söyleyin” diye haykırmıstı. Sahabe böyle bir selâmlamaya şaşırmış “Ya Rasulallah, kardeşlerin bizler değil miyiz?” diye sormuşlardı. Peygamberimiz de onlara demişti ki: “Hayır, sizler benim ashabımsınız.” Sahabe daha da meraklanmış, “Peki ya Rasulallah kim bu kardeşlerin?” demişlerdi. Peygamberimiz de ashaba demişti ki: “Kardeşlerim onlardır ki, beni görmedikleri halde bana iman edip, çağrıma bire bir muhatap olmadıkları halde dâvetime icabet edenlerdir.” Bu tarifi yaptıktan sonra bir de duâ edip demişti ki: “Ya Rab! Sen onların yaptıkları bir salih ameli, yapmadıkları on şeyin yerine say.”

Ey Üstadım! Tek dilek ve arzumuz odur ki, Peygamberimizin (asm) ve senin verdiğin müjdelerin bir muhatabı da biz olalım. Gerçi biz âciz talebelerin bu dehşetli zamanda ne yaptığımızı dahi söyleyemiyoruz ama İmam Busiri’nin şu dizelerinde dile getirdiği temenniye katılmaktan da kendimizi alamıyoruz:

“Gün olur bir olay gelirse başa

Kesip ümidi düşme telâşa

Kereminden mahrum eder mi haşa!

Rasulün yaktığı meşale sönmez

O kapıyı çalan eli boş dönmez”

Çaldık o kapıyı Üstadım, çaldık. Belki üslûbumuz, usûlümüz hatalı; amellerimiz ise yetersiz, ama yine de o kapıyı çalanlardanız.

Ya Rabbi, ne olur bu çağrılarımızı kabul et, Peygamberimizin ve Üstadımızın duâlarına bizler de dahil olalım ve bizleri kendine ihlâslı kul, Peygamberimize salih ümmet ve Üstadımıza sadık talebe et. Âmin.

HÂL-Ü MELÂL

TÛBÂ YOZGAT - laletutkunu@msn.com

Bâkî Dostum, Ahiret kardeşime ithafen

Geziniyorum içimde… Parsellere ayrılmamış yüreğimde yürüyorum.

Hangi yana baksam gökkuşağında olan/olmayan ayrı bir renge boyuyor bulunduğu yeri… Bazen coşkuyla doluyor içim, bazen hüzünle ama en çok da özlem doluyorum.

Yarısında yutulmuş sevinç çığlıklarıyla dolu içim.

Daha lezzetine doyamadan kapıları çalıyor firak elemi…

Erteleniyor gülüşler başka zamanlara ve bâkî diyarlara…

“Sonra ayrılıklar düşüne dalıyorum bana ait olan ne kadar uzakta”..¹

Ahh bu mesafeler ne de çok yakarsınız içimi.

Ben hep şehir dışından sevdim sevdiklerimi.

Gözlerim yollarda hasretim boyumu aşardı hep geceleri…

Geceleri… Çünkü nankördür gece bir peştamal dolusu hüznü sormadan bırakır heybene.

Ey hasret, ne çok uğrarsın hasretlikten bitap düşmüş bu yüreğe…

Ama yine de yok sayamam seni. Hem severim de seni, kalbimi acıtışını…

Bazen keyif de alırım yüreğimi sıkıştırmandan..

Ama…

Ama işte yorgun da düşerim gözlerimden akıttığım pınarlardan.

Hatırımda ‘candan’ bir tebessüm, kulağımda dostun tatlı gülüşü..

Bak hasretim, yine gözlerimi dolduruyorsun ama ben akıtmıyorum gözyaşlarımı boşluğa/sonsuzluğa. Nasıl dayansın ki bu can, canı olmadan ağlamaya…

Dost bellediğim seni özlemek, bir buz parçasının alevlerde eriyivermesi gibi yitip gitmek hasret alevleri arasında.

Sensiz şehirlerde günler geçiyor ama geçen gün değil sanki. Her saatte gün, her günde bir ay geçiyor gibi hasretlerime hasret ekleniyor…

“Ben burada, sen orada hasret bitmez” ² büyür sadece…

Dipnotlar:

1- İsmet ÖZEL

2- Bulutsuzluk Özlemi

13.11.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (06.11.2009) - “Kayıp” değil; geçici firak...

  (30.10.2009) - “ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”NA ADNAN MENDERES DE MUHALİFTİ

  (23.10.2009) - Küre-i arzın merkezindeki ibadet

  (16.10.2009) - Ahmed Hanî Hazretleri

  (09.10.2009) - 'Açılım'ın kapalı kapıları aralanırken

  (02.10.2009) - Huzurevinde ‘huzur’u buldu

  (25.09.2009) - Yola devam!

  (07.08.2009) - Çok sinirliyim... Çabuk kızıyorum, bunun çaresi yok mu?

  (31.07.2009) - Ey güzeller güzeli bostan-ı bağ-ı vefa!

  (24.07.2009) - Kara sevdâ: Hicaz Demiryolu

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.