09 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

'Açılım'ın kapalı kapıları aralanırken

İSLAM YAŞAR - islamyasar@yeniasya.com.tr

Mevsim sonbahar.

Fırtınalar yaşıyoruz. Tabiî fırtınalar; içtimaî, siyasî fırtınalar…

Önce şiddetli yağmurlar yağdı. Dereler taştı, mezraları, köyleri, kasabaları, hatta şehirleri sel bastı. İnsanlar öldü, binalar yıkıldı, evler harap oldu. Bu elim hâl ve feci manzaralar günlerce devam etti.

Yağmurların dinip yerlerin kurumaya yüztuttuğu zamanlarda bu sefer yeller başladı esmeye. Gittikçe şiddetlenen rüzgâr çok geçmeden fırtına, bora hâlini aldı ve önüne çıkan her şeyi sürükleyip savurdu.

Zaman, yeni âfetlere, taunlara, felâketlere gebe. Yine müthiş zelzelelerin zemini sallaması, dehşetli depremlerin dağvari binaları devirmesi, şiddetli fırtınaların her yeri kasıp kavurması ihtimali pek uzak değil.

Zira mevsim fırtınalar mevsimi.

Lâkin fırtınalar sadece bu tabiî hâllerden ibadet değil. Sık sık fikir anaforları, düşünce boraları çıkıyor, siyasî fırtınalar kopuyor. Tabiî felâketler gibi onlar da kalpleri kırıyor, gönülleri yıkıyor, önüne çıkan her değeri heder ediyor. Ülke gündemi, günlerce onlarla çalkalanıyor.

***

Bu günlerde, ‘Açılım’ var gündemde.

Aslında bu kelimenin fırtınayı tedâi ettirecek bir mânâsı veya telaffuz zorluğu yok. Fakat bu masum kelimeye, malum şahıslar tarafından öyle farklı mânâlar yükleniyor ki, milletin hafızasında fırtına tahribatı yapıyor.

Başbakan Erdoğan’ın bir konuşması ile başladı açılım tartışması. Niyetinin masum, maksadının halis, hitabının müsbet olduğu muhakkaktı. Fakat onlar öylesine kapalı kaldı ki, açılım kelimesinin etrafında büyük boşluklar doğdu.

Hayat boşluk kaldırmaz. Hâssaten siyasî hayatın, muammaya asla tahammülü yoktur. Onun için muhalefet partileri ile onların rüzgârıyla hareket eden fikir grupları, o boşlukları kendi kanaatleri ile doldurmaya kalkınca siyasî hava hareketlendi ve memleket efkârı, ard arda çıkan fikir fırtınalarıyla karmakarışık bir hâl aldı.

Kimi ‘Kürt açılımı’ dedi bu muammaya, kimi ‘demokratik açılım’ adını koydu. Siyasî manzaraya ‘Güneydoğu meselesi, Ermeni meselesi, Alevî meselesi’ nazarıyla bakanlar oldu. Hatta ‘Türk açılımı’ isteyenler bile çıktı.

Bu fikir atmosferinde herkes kendi havasında esip gürlemeye kalkınca insanî nezaket kayboldu. Siyaset meydanlarında; bazıları tenkit hududunu aşan ve hakaret, iftira, küfür mânâsı taşıyan katı tavırlar, kuru kelimeler, soğuk cümleler savruldu.

Bu salvolara başbakan Erdoğan da aynı sert üslûpla mukabele edince siyaset dünyasının zaten basık ve kapalı olan semasını rahmetten mahrum kasvet bulutları kapladı. Şiddetli şimşekler çaktı, yakıcı yıldırımlar düştü ve pek çok söz mahkemelik oldu.

Çok geçmeden bu kısır fikir anaforuna gazete sayfaları, radyo mikrofonları, televizyon ekranları da karıştı. Onlar da kendi borularını öttürüp rüzgârlarını estirmeye kalkınca söz fırtınası şiddetlendi. Öyle ki, tartışmanın taraflarını Ramazan Bayramı bile barıştıramadı. Bütün bunlar, ‘açılım’ kapılarının kapalı olmasının neticesiydi.

***

“Said Nursî’yi de okuyun.”

Yeni Asya, bu manşetle katıldı tartışmaya. Maksadı, meseleyi en iyi bilen, başlangıcından itibaren yaşayarak teşhis eden, fikir üreten ve çözmeye çalışan Bediüzzaman’ın fikirlerine dikkat çekerek açılıma mânâ kazandırmak ve havayı yumuşatıp fırtınanın şiddetini azaltmaktı.

Gerçekten de Said Nursî, meseleye bütün yönleri ile muttalî olan, üç devirde de yani mutlakiyette de, meşrûtiyette de, cumhuriyette de artarak devam eden problemi doğru teşhis eden ve tesirli çareler ortaya koyan yegâne şahsiyetti.

O meseleye tek yanlı olarak, yani sadece devletin gözüyle veya ahalinin nazarıyla bakmamıştı. Etnik kimliği, mahallî dili veya coğrafî unsurları da esas almamıştı. Münhasıran iman, insan ve hürriyet değerlerini esas almıştı.

Zîra memlekette iman zafiyeti yaşanıyordu. ‘İnsanı, insan eden iman’ zaafa uğradığı için de insanlık değer kaybetmişti. Baskı altında tutulan ahali ilme, irfana karşı; devlet de bölge insanlarının değerlerine karşı cehalet içinde olduğundan, devlet ve millet birbirine yabancılaşmış, yabancılık da düşmanlığa zemin hazırlamıştı.

İlk olarak Şeyh Selim’in başlattığı isyana karşı çıkan, o isyanı kanlı bir şekilde bastıran devletin tavrını da tasvip etmeyen Said Nursî; bölgenin meseleleri hakkında halkı irşat, devleti de ikaz etmenin yollarını aramıştı.

Bu meseleleri her yönü ile işlediği Münâzarât adlı eserinde “Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder”1 diyerek de ifade ettiği gibi, çareyi din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir eğitim sistemi geliştirmekte bulmuştu.

Medresetü’z-Zehra adıyla devlete takdim ettiği bu proje herkes tarafından takdirle karşılanmıştı. Padişah yardım etmiş, hükümet destek vermiş, Said Nursî de Van’da medresesinin temelini atmıştı ama savaş çıktığı için teşebbüs akim kalmıştı.

Bölgenin problemleri artarak devam ettiği için aynı idealini Cumhuriyet döneminde de gerçekleştirmek isteyen Said Nursî’ye meclisten destek kararı çıkmıştı. Fakat yapılacak maddî yardım, bazı idarecilerin keyfî tahakküm heveslerine boyun eğme şartına bağlandığı için bu sefer de Bediüzzaman kabul etmemişti.

Rejimin dine mugayir bir uygulama içine girdiğini gören Said Nursî, Ankara’dan ayrılıp Van’da inzivaya çekilmesine rağmen meselenin dışında kalmamıştı. Bu hususta halkı irşat etmeden ikaz etmeye kalkan devletin şiddetli baskısına, isyanla mukabele etmeye kalkan Şeyh Said’e karşı çıkmıştı.

O günlerde yanına gelip silâhının, askerinin hazır olduğunu söyleyerek isyan etmek isteyen Hüseyin Paşayı da, “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Türk-Kürt birdir, kardeştir” 2 diyerek isyandan vazgeçirmişti.

Bu örnek hareketine rağmen, memleketinden sürgün edilen, yıllarca şiddetli zulümlere, eziyetlere, işkencelere maruz bırakılan Said Nursî, baskılara boyun eğmemiş ama devlete de küsmemişti. Meselenin gittikçe içinden çıkılmaz bir hâl alıp pek çok masum cana ve mala malolacağını bildiği için eserlerinde çıkış yollarını göstermişti.

Şayet, hayatı boyunca bu mesele hakkında aynı hakikatleri haykıran Said Nursî’nin sesine, yaşadığı üç devrin idarecilerinden herhangi biri kulak verse ve icaplarını yerine getirseydi, bugün memleketin öyle bir meselesi olmazdı, kimse de böyle fırtınalar koparamazdı.

Yeni Asya, “Bitlis’e Üniversite Bediüzzaman’ın Projesi” manşetiyle bu tarihî gerçeklere dikkat çekti ve pek çok problem gibi bu meselenin de ancak eğitim yoluyla halledilebileceğini işaret ederek fırtınayı dindirmeye çalıştı.

Ne var ki sesini pek kimseye duyuramadı. Çünkü ‘ishal-ı kelâm’a uğrayan muhalefetin zaten hükümete lâf yetiştirmekten söz dinlemeye zamanı da, tâkati de yoktu. Karanlığı aydınlatıp kaosu durduracak kapıları açmaktan korkan iktidarsa, belki de zaman kazanmak için hep meselenin kenarında dolaşmayı tercih etti.

Yeni Asya’nın; manşetleriyle, haberleriyle, yazılarıyla anlatmaya çalıştığı bu gerçeği başbakanın ve ekser hükümet üyelerinin itibar ettiği bazı yazarlar da seslendirdiği hâlde, açılımın müteşebbislerinden ses seda çıkmayınca gazete, zihinleri meşgul eden soruyu manşetine taşıdı:

“Açılımda Bediüzzaman niye yok?”

Bu soru günlerce cevapsız kaldı. Tartışmanın taraflarının, yüksek sesle çok konuşmaktan nefesleri tükenip solukları kesilince, söz fırtınası bir nebze yavaşladı. Bunu fırsat bilen başbakan Erdoğan, partisinin kongre konuşmasında—yersiz kaygılardan kaynaklanan bazı kayıtlarla da olsa—o cümleyi söyledi: “Said Nursî’siz Türkiye’nin mâneviyâtı noksan kalır.”

Aslında, Ağrı Dağı’nın Türkiye’de olduğunu söylemek gibi malûmun ilâmı olan bir sözdü bu. Başbakanın açılıma referans gösterdiği diğer isimler gibi Said Nursî de bu milletin değişmeyen değeri ve eskimeyen gerçeğiydi.

Üzerinde çok fırtınalar esti, eteklerinden çok seller aktı. Onu sarmaya çalışan sis ve yıkmaya kalkan sel fıtratlı insanlar, zamanın seyli içinde dağılıp kayboldular, sürüklenip gittiler. Fakat o, Ağrı Dağı gibi bu ülkenin temel direği ve dimdik ayakta.

Türkiye de, millet değil ama devlet kurulduğu günden bu yana Başbakanın sözünü ettiği noksanlığı yaşadı. Bazı çevreler, artık dünyanın gerçeği olmaya başlayan bu büyük âlimi yok sayarak o noksanlığı geleceğe taşıma hevesindeler. Ferdî veya içtimâî bütün problemler, görülmek istenmediği için giderilmeye çalışılmayan noksanlıkların eseridir. Noksanlıklar, ancak fark edildikleri ve iyi niyetle giderilmek istendikleri takdirde telâfi edilirler.

Başbakanın, geç de olsa söylediği o cümle, noksanlığın fark edilişinin ifadesidir. Erdoğan, siyaset adamına yakışan mühim bir hamle yaptı ve ‘Açılım’ın kapalı kapılarından birini araladı.

***

“Şimalden gelen küfr-ü mutlak cereyanını durduracak, yalnız Risâle-i Nur’dur. Siyaset, diplomatlık, bu vazifeyi göremez. Onun için vatanperver ve milliyetçi ve siyasetçiler Nurlara sarılmaya mecburiyet var”3 demişti Bediüzzaman Said Nursî.

Aslında Kürt Meselesinin perde gerisinde etnik kimlik iddiâlarından, işsizlikten, yoksulluktan, bölücülükten veya bölgeye hâkim olma çabasından ziyade inkârcı zihniyetlerin hâkimiyet mücadelesi vardır denebilir.

Zîra, tarihe gömülmeye yüz tutan meseleyi kaşıyarak ve mahallin isimleriyle, değerleriyle oynayarak yarayı kanatan On İki Eylül ihtilâlinden sonra ortaya çıkan ve on binlerce masum insanın katline sebep olan PKK ve benzeri örgütler; Marksist, Leninist, komünist ideolojiyi kabullenen materyalist maceraperestlerdir.

Masum bölge halkına keyfî zulmederek, Dersim’de olduğu gibi yer yer katliâmlara girişerek kanlı düşmanlık tohumları eken zihniyet de laikliği dinsizlik mânâsında kullanarak inkârcılığa zemin hazırlayan zorbalar güruhudur.

Bediüzzaman’ın da dediği gibi, ‘Siyaset, diplomatlık o vazifeyi göremedi.’ Meselenin silâhla çözülmeye kalkışılması hadiseleri büyüttü. İki tarafın da tazyiki neticesinde Nur Talebelerinin ve diğer dinî grupların tesiri azalınca; anarşi, terör, baskı ve zulümler arttı.

Meseleye Said Nursî’nin nazarı ile bakan ve ahâlinin kimliğine, diline, dinine, inancına, kültürüne, örfüne, âdetine, geleneğine saygı duyup insanlara şefkatle muamele eden hükümetlerin zamanında ya hiç hadise zuhur etmedi, ya da mevzii kaldı. Bu hususta ilk hamleyi maktul başbakan merhum Adnan Menderes yapmış, bazı yazarların iddiâlarının aksine kendisi ile hiç görüşmese de, Said Nursî’den hep saygıyla söz etmiş, talebeleri ile selâm gönderip muhabbet izhar etmişti.

İkinci adımı Süleyman Demirel atmış, siyaset hayatı boyunca, iktidarda iken de darbelere, muhtıralara muhatap olduğu zamanlarda da her vesile ile Said Nursî’yi, eserlerini ve talebelerini takdir ettiğini söylemişti. Bazı gazetecilerin aksi cevap beklentisiyle sordukları sorulara, Said Nursî’nin büyük bir âlim olduğunu söyleyerek mukabele etmişti.

Ondan sonra iktidara gelen başbakanların çoğu, hâl, hareket ve tavırlarıyla Said Nursî’ye saygı izhar etseler, Nur hareketine müsamaha ile baksalar da diğer dinî şahsiyetlerin isimlerini söyledikleri hâlde, nedense onun ismini telâffuz edememişlerdi.

Şimdi başbakan Recep Tayyip Erdoğan girdi o yola. Açılım hamlesinde ismini söylediği grup ve kanaat temsilcilerinin sonuna onu da ekleyerek ‘bu yolda Said Nursî ile de beraber yürüyeceğini’ ifade eden mühim bir adım attı.

Şayet, kendisinden önceki bazı başbakanların açtığı ama önlerine konan engeller ve kurulan barikatlar yüzünden yürüyemedikleri bu yolda, cesur adımlar atar ve kararlı bir şekilde gidebilirse, millet ekseriyetinin takdirini kazanır ve tarihe geçer.

Nitekim, kongre konuşmasında Said Nursî’nin adı geçtiği anda salonun âdeta alkış tufanına tutulması ve açılım hamlesini değerlendiren gazetecilerin, yazarların kahir ekseriyetinin takdir ifadeleri ile dolu yazılar yazmaları da bunu göstermektedir.

Bu itibarla, sözle yapılan bu hamle sözde kalmamalı, arası fazla uzamadan yapılacak yeni hamlelerle Said Nursî’den ve Risâle-i Nur’dan, her hususta daha çok istifade edilmelidir. Yani, ‘Açılım’la biraz aralanan kapı, tekrar kapanmadan ardına kadar açılmalıdır. Çünkü kapalı bir kapıyı aralamak zordur, ama aralık kalan kapı kolayca kapanabilir.

DİPNOTLAR:

1- Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, s. 305, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2007.

2- Bediüzzaman Said Nursî, Beyanat ve Tenvirler, s. 138.

3- A.g.e. s. 324.

Şark'ın sevgili sultanı

Risâle–i Nur'dan

...İmam–ı Ali’nin (ra) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve medar–ı fahriniz olan Salâhaddin–i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası (duruşması), ...yanlışınızı tashih eder zannederim.

(Münazarat, s. 66)

* * *

...Şeriat–ı garrâ müsavatı ve adâleti ve hakikî hürriyeti, cem–î revabıt ve levâzımatıyla câmidir. İmam–ı Ömer (ra), İmam–ı Ali (ra) ve Salâhaddin–i Eyyubî âsârı (icraatı) bu müddeâya delil–i alenîdir.

(Divan–ı Harb–i Örfi, s. 84)

* * *

İslâmiyet milliyeti denilen mazi derelerinde ve hal sahrâlarında ve istikbal dağlarında hayme–nişin olan ve Salâhaddin–i Eyyubî ve Celâleddin–i Harzemşah ve Sultan Selim ve Barbaros Hayreddin ve Rüstem–i Zâl gibi ecdatlarınız...

(Divan–ı Harb–i Örfi, s. 59)

Örnek bir şahsiyet:

Selâhaddin–i Eyyûbî

Bir "İslâm kahramanı" olan Selâhaddin–i Eyyûbî, 1138–1193 yılları arasında yaşadı. Aslen ve neseben Kürt olarak biliniyor. Aynı zamanda "Kürtlerin medâr–ı iftiharı"dır.

Ancak, onun kurmuş olduğu "Eyyûbî Devleti" bir millî devlet değildi. O, ümmet anlayışına dayanan bir İslâm devletini kurdu.

Bundan dolayı da Kürtçüler onu sevmez; "Niçin bir Kürt devleti kurmadı" diye...

Selâhaddin–i Eyyûbî'yi en iyi tanıyan ve takdir edenlerin başında—İslâm birliğinin sembol isimlerinden—Namık Kemâl, Mehmed Âkif ve Bediüzzaman Said Nursî gelir.

Onun hakkında müstakil bir biyografik eser yazan Namık Kemâl, ayrıca "Evrak–ı Perişân"da ondan şöyle bahseder: "Binlerce Müslüman sultanı içinde—Asr–ı Saadet hariç—üstünlüğü ve büyüklüğü itibariyle Selâhaddin'e eşit (müsavî) olanlar, topu topu on–on beş nâdir kişiden ibarettir."

Mehmed Âkif de, ona duyulan muhabbeti mısralarına şu sitayişkâr ifadelerle yansıtır:

Sen ki, son ehl–i salibin kırarak savletini

Şark'ın en sevgili sultanı Salâhaddin' i

Üstad Bediüzzaman ise, Kürtler için örnek bir şahsiyet olarak gösterdiği Selâhaddin–i Eyyûbî hakkında çok takdirkâr ifadeler kullanıyor ki, bunların bir kısmını yazının en başında iktibâsen zikrettik.

* * *

Kudüs'ü yeniden fetheden ve Kudüs'ü istilâya çalışan kalabalık Haçlı ordularını mağlup etmekle şöhret bulan Selâhaddin–i Eyyûbî, Büyük Selçukluların Halep Atabeyi (valisi) olan Nureddin Zengi'nin sıradan bir komutanıydı.

Ancak, bilgi ve cesaret gerektiren durumlarda ortaya koymuş olduğu kahramanlıklar, onu kısa zamanda en gözde bir komutan durumuna getirdi.

Öyle ki, henüz daha 31 yaşındayken, hem Suriye birliklerinin komutanlığına, hem de Melik ünvanıyla (1169) Mısır vezirliğine atandı.

O, büyük bir cesaretle Mısır'daki Şiî–Fatımî hakimiyetine son verdi ve bu büyük İslâm diyârının veziri oldu. (Mısır'daki Şiîler de, Bağdat'taki Sünnî halifeye rakip olacak bir halife ilân etmişler ve böylelikle İslâm âleminin başına iki başlı bir hilâfet meşgalesini sarmışlardı. Selâhaddin, bu keşmekeşliğe de son vermiş oldu.)

Vali Nureddin Zengi, 1174'te vefat etti. Yerine geçen oğlu ise, henüz çocuk denecek bir yaştaydı.

Sultan Selâhaddin, ilk başta ona bağlılığını ilân etmeyi düşündü. Ancak, daha sonra bu fikrinden vazgeçerek istiklâliyetini ilân etti.

1174’ten 1186’ya kadar Suriye, Mezopotamya, Filistin ve Mısır’ı da içine alan büyük İslâm coğrafyasındaki hakimiyetini pekiştirmiş oldu.

Selâhaddin–i Eyyûbî, bu zaman zarfında, ayrıca kendi şahsî hayatını da öylesine değiştirip disipline etti ki, onu yakından tanıyan hemen herkesi hayran bıraktı. Len Paul isimli bir yabancı düşünürün onun hakkındaki bir tesbiti şöyledir: "Selâhaddin, kendi şahsı ile ilgili olan hususlarda da bir düzenlemeye girdi. ...Dünya zevk ü sefâsını, eğlenceleri ve rahat bir hayat yaşama arzularını tamamen terk etti. ...Arkadaşlarına karşı örnek bir şahsiyet oldu. Bütün mesaisini, güçlü bir devlet kurmaya yoğunlaştırdı. Nitekim bir yerde şöyle dedi: 'Allah bana Mısır’ı verince anladım ki, Filistin’i (Kudüs’ün fethini) de vermeyi nasip edecektir.' İşte, o zamandan itibaren Selâhaddin’in amacı, ölünceye kadar İslâm’a hizmet etmek, onu galip kılıp zafere eriştirmek oldu.” (İslâm Önderleri Tarihi, Ebu’l–Hasan en–Nedvi, Kayhan Yayınları, c. 1, s. 342.)

Doğrusu, Cenâb–ı Hak, gayret sahibi muhlislerin yardımcısıdır; onları muvaffak eder, zafere ulaştırır.

Evet, dâvâsında muvaffak olmak isteyen bir kimse, hem ihlâsla hareket etmeli, hem de üstün gayret göstermeli.

Zira, gayretsiz ihlâs gibi, ihlâssız gayret de kişiyi hedef–i maksuda ulaştırmaz.

Dolayısıyla, muvaffakiyetin temel şartı "ihlâslı gayret"tir ki, bu düstûr Sultan Selâhaddin'de kemâlini bulmuştur.

Selâhaddin–i Eyyûbî, bilhassa Mısır'ın hakimi olduktan sonra hayatına yeni bir çeki–düzen verdi. O, takvâ üzere yaşamayı, hakkâniyet ve adâlet üzere hükmetmeyi ve bütün kuvvetiyle İslâma hizmet etmeyi, hayatının en büyük ve değişmez gayesi haline getirdi. Bu haliyle giriştiği hemen bütün mücadeleleri büyük bir muzafferiyetle kazanmaya muvaffak oldu.

İşte, Kudüs'un fethi de, bu büyük muvaffakiyetlerden biridir.

Kudüs'ün yeniden fethi

Kudüs, ilk olarak Hz. Ömer'in 638'deki Yermuk Zaferinden sonra önemli bir İslâm beldesi haline geldi.

Bu statü, asırlarca devam etti. Ne var ki, 460 sene sonra, yani 1099 yılında yaşanan I. Haçlı Seferi neticesinde, Kudüs Müslümanların hakimiyetinden çıktı, Hıristiyanların eline geçti. Hemen bütün Avrupa devletlerinin mânen gözdesi haline gelen Kudüs'te bir Hıristiyan Krallığı kuruldu.

Kudüs'te 88 yıl süren bu krallık zamanında, Müslüman ahaliye yapılmayan baskı, zulüm, işkence kalmadı. Defalarca katliâm yapıldı. Bölgede bir tek Müslüman kişi bırakılmamacasına çok zalimane bir politika izlendi. Zulüm, Sultan Selâhaddin tarih sahnesine çıkana kadar da devam etti.

* * *

Sadece Kudüs ve Filistin'de değil, Ortadoğu coğrafyasının birçok merkezinde (Trablus, Akka, Nasırıye, Taberiye, Beyrut...) yerleşmiş ve buralarda hakimiyet tesis etmiş olan Haçlılarla Müslümanlar arasında devam eden 88 yıllık sürtüşme ve çekişme, nihayet 1187 senesinde bitme noktasına geldi.

Bölgede güçlü bir İslâm devletini (Eyyübî Devleti) kurmaya muktedir olan Sultan Selâhaddin, Haçlıların ihlâl etmiş olduğu ateşkes (mütareke) anlaşmaları sebebiyle, bunların tek tek hesabını sormaya yöneldi. Bu arada hem kazandığı, hem de üfak çaplı kaybettiği bazı mücadele dönemleri oldu.

Suriye'nin Taberiye şehrindeki büyük karşılaşmada ise (4 Temmuz'daki Hittin Savaşı), birleşik Haçlı kuvvetleri Sultan Selâhaddin'in karşısında dize geldi. Düşman orduları perişan bir vaziyette darmadağın edildi.

Hiç vakit kaybetmeyen Sultan Selâhaddin, vargücüyle Kudüs'e yüklendi.

İslâm ordusunun morali gayet yüksekti. Hittin'de kazanılan zafer, Müslümanların moralini fevkalâde yükseltmişti.

Bu sebeple, İslâm ordusu, kendisinden kat–bekat kalabalık durumdaki Haçlı ordusunu Kudüs'te de kesin bir mağlûbiyete uğrattı.

Buradaki Latin Krallığına son verdi ve Kudüs'ü fethetti. Böylelikle, 88 yıl aradan sonra Kudüs'ü yeniden bir İslâm şehri haline getirdi. (Bu statü, 1917'ye, yani Birinci Dünya Savaşı sonlarına kadar aynen, 1947'deki İsrail işgaline kadar da kısmen korunabildi.)

Haçlı dünyası çalkalandı

Kudüs'ün yeniden Müslümanların hakimiyeti altına girmesi, Avrupa kıt'asını sarstı. Haçlı dünyası, korku ve öfke arasında büyük gel–gitler yaşamaya başladı.

Sonunda, kendi aralarında yeni bir ordu ihdas ederek "Üçüncü Haçlı Seferi"ni başlattılar.

Bu III. Haçlı Seferine, Avrupa'daki çok sayıda "soylu şövalye"nin yanı sıra, ayrıca üç ülkenin kralı da, kendinden gayet emin şekilde iştirak etti.

Bu kralların en meşhuru ise, "Aslan Yürekli Richard" denilen Fransız asıllı İngiltere kralı I. Richard (1157–1199) idi.

Lâkin, ne kral, ne de şövalyelerin hiçbiri Sultan Selahaddin'in kurmuş olduğu Kudüs merkezli muazzam seddi aşamadı. Üstelik, yapılan savaşlardan sonra gelenlerin çoğu telef oldu; kurtulabilenler ise, çaresiz şekilde ülkelerine dönmek zorunda kaldı.

Kral Richard da, Ekim 1192’de ülkesine dönüş için yelken açanlar arasındaydı.

* * *

Halen işgal altında bulunan Kudüs'ün yeniden fethi, dün olduğu gibi, şüphesiz bugün de mümkün.

Ancak, Müslümanların öncelikle Sultan Selahaddin–i Eyyübî gibi bir şahsiyetin ruhuna, ihlâs ve gayretine liyâkat gösterecek bir seviyeye erişmesi gerekiyor.

Zira, başka türlü olmuyor, olamıyor.

İşte bütün sermayem

Sultan Selâhaddin, 1193 yılında hastalanır. Yıllarca süren savaşlar sebebiyle bedeni yorgun düşmüş, vücudu yara–bere içindedir. Mart ayı başlarında ölüm döşeğine yatar.

Vefat edeceğini hissedince, yardımcılarını yanına çağırır ve şunu emreder: "Kapımın önündeki devlet bayrağını indirin. Onun yerine şu beyaz kefenimi bayrak yapın. Son nefesimi verinceye kadar da, kefenim orada dursun."

Ayrıca, bu işe memur edilen bayraktarın da, bütün ahâliye işittirecek şekilde şu sözlerin ilân edilmesini emretti ölüm döşeğindeki Sultan Selâhaddin: "Ey ahâli! Şu gördüğünüz kefen, Sultan Selâhaddin'in dünyadaki fetihlerden geriye kalan tek sermayesidir. Onun âhirete götüreceği bundan başka bir malı–mülkü yoktur. Ayrıca, onda kim ne hakkı varsa istesin, ne hesabı varsa, gelsin sorsun."

İşte böyle bir insan, elbetteki "Şark'ın en sevgili sultanı" olma liyâkatına mazhar olur.

OKUDUKÇA

SELİM GÜNDÜZALP - sgunduzalp@yeniasya.com.tr

HAYRA ERMEK

“Hayra ermek demek, yüzünüzü doğuya, batıya çevirmek demek değildir. Hayra eriş, o kimsenin erişidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmış; yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolculara, ihtiyacından dolayı isteyene, esaret altındakilere malından seve seve vermiş; namazı dosdoğru kılmış, zekâtı vermiştir. Onlar, sözleştikleri zaman sözlerinde duran kimselerdir. Onlar, darlıkta, sıkıntıda ve çetin şartlar altında sabredenlerdir. Onlar sadıkların tâ kendisi, onlar takvâ sahiplerinin tâ kendisidir.”

(Bakara, 177)

HAYATA DAİR

GÜLLERİ koklamaya zaman ayır.

“Keşke” yerine, “Allah izin verirse bir dahaki sefere” demeyi dene...

Çocuklarına her şeyin en iyisini veremediğin için üzülme; senin verebileceğinin en iyisini ver.

Yeterli zamanım yok deme; peygamberlerin de günleri yirmi dört saatti.

Çocuklarla oyun oynadığın zaman, bırak onlar kazansın...

İnsanları zenginlikleri ile değil, kalplerinin büyüklüğü ile ölç.

Fırsat ara, güven arama. Limandaki tekne belki güvende sayılabilir ama, bir süre sonra altı çürümeye başlar.

Hastanedeki yakınlarını ve arkadaşlarını ziyaret et. Senin orada geçireceğin süre onlarınkinden daha kısadır.

ŞEYH SADΒDEN GÜZEL SÖZLER

nHakİkaten bedbaht kimdir diye soracak olursan, derim ki, rahatını başkasının zahmetinde, meşakkatinde arayan kimsedir.

nÇıkrık çeviren anneler, nineler bir padişaha lânet okurken, resmî meclistekilerin padişahı övmelerinin faydası yoktur.

nİyi olan kimse doğruların izinden gider. Sakın ayıp arayan cahilin arkasından gitme. Akıllı insanlardan güzel ahlâk öğren.

nDüşman az bile olsa sakın, ihtiyatlı bulun. Çünkü sel suyu, damla damla yağmurun toplanmasından hâsıl olur.

nKin tutan kimseye dostluk hatadır.

nGönlünün dertli olmasını istemezsen, dertli gönülleri dertlerinden kurtar.

nHerkes yükü kendi gücüne, kuvvetine göre götürür. Çekirge ayağı karıncaya ağır yüktür.

EN BÜYÜK DÂVÂ

BU dünya fânidir. En büyük dâvâ, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın i’tikadı (imanı) sağlam olmazsa, dâvâyı kaybeder.

Bediüzzaman Said Nursî

İKİ YOL

HAYATI yaşamanın iki yolu vardır: Biri, hiçbir şey mu'cize değilmiş gibi yaşamak; diğeri, her şey bir mu'cizeymiş gibi yaşamak. Albert Einstein

NE EKERSEN...

TOPRAK ne kadar zengin olursa olsun, ekilmedikçe mahsül vermez. Kafalar da aynen böyledir, ekilmeyen kafalar fikir üretmez. Seneca

BİR BAŞKA SÖZLÜK

CAN sıkıntısı: Şeytanın avukatı.

Cüce: Bazı büyük adamların yakından görünüşü.

Cesaret: Korktuğunu belli etmemek.

Dostluk: Fırtınalı havada içi dışına dönen şemsiye.

Dün: Bugünün arka tarafı.

(Âlî Bey, Lehçetü’l-Hakâyık / Hakikatlerin Dili)

SONSÖZ

HZ. ALİ'NİN vasiyeti ve son sözü: “Doğruluktan ayrılmayınız. Dünya size iltifat ederse siz ondan kaçınız. Dünyadan birşey elde edemediğinizden dolayı üzülmeyiniz. Yetimlere, fukaralara acıyınız. Zayıflara yardım ediniz. İşlerinizi ahiret için yapınız. Allah’ın kitabı Kur’ân’dan ayrılmayınız. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.”

İNSANIN KORKTUKLARI

İNSANLARIN çoğu, düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için. Shakespeare

AKIBETİ GÖRMELİ

SONUNDA acı getirecek zevklerden kaçınılabileceğini; sonunda zevk getirecek acılara da dayanılabileceğini düşünüyorum. Montaigne

DÜŞÜNCE HAMALLIĞI

BİLGİ hamallığı kötüdür. Bilgileri, sindirmeden ve düşünmeden hafızaya yüklemek demektir. Fakat düşünce hamallığı daha da kötüdür. Çünkü hafızayı yormakla kalmaz, muhakemeyi de iptal eder. Ahmet Selim

FİKİR ALIŞ VERİŞİ

YAŞLI ve akıllı bir adam, genç birine şöyle diyordu:

“Biz insanlar, eşya alış verişi yaptığımız zaman, her birimiz biraz zenginleştiğimiz kadar biraz da fakirleşiriz. Fakat fikir alış verişi yapıldığı zaman, herkesin sermayesi iki misli artar.”

CENNET NEYİN KARŞILIĞI?

SONSUZ olan Cennet, dünyada yapılan birkaç günlük amelin değil, halis niyetlerin karşılığıdır. Hasan Basrî

KALBİN SESİ

KALBİNİZİN sesini dinlerseniz, size her zaman doğru seçeneği gösteren bir sesin var olduğunu duyarsınız.

Thomas Hugher

YA SUS, YA DA...

YA sus, ya da susmaktan daha değerli sözler söyle. Pythagoras

Eş adayında aranması gereken özellikler

Halİt ERTUĞRUL - halit1956@ttmail.com

BİR SORU:

İsmi mahfuz bir okuyucum: “Benim sevdiğim bir kız var. Onun da bana ilgisi var. Allah izin verirse niyetimiz ciddî, evlenmek istiyoruz. Konuyu ben aileme açtım, beğenmediler. Bin türlü kusur buldular. Kafam çok karıştı. Halbuki kız güzel, iyi huylu, elinden geldiğince ibadetlerini yapıyor. Ayrıca maaşı var, çalışıyor. Daha ne istiyorum Allah’tan. Üstelik beni de seviyor. Ama ailem bunları hiç görmüyor. Sizden istediğim şu: Bir insan kendisine eş olarak seçtiği birinde ne gibi özellikler aramalı? Vicdanen rahatlamak istiyorum. Çok büyük bir yanlış yapmak istemiyorum.”

Evlilik kararı öncesi, ailelerin onayını almak çok önemli. Kimsenin içinde en ufak bir endişe kalmamalı. Bazen insan görmek istediği yere bakar. Dolayısıyla bazı şeyleri göremez. Onun için ailelerin de konuyu değerlendirmesi önem kazanır.

Sizin anlattıklarınıza inanıyorum. Tabiî bazen aileler, çeşitli sebeplerden dolayı kızı veya erkeği istemezlerse bunun için bazı anlaşılmaz sebepler de ileri sürebilirler. Bunun için ailelerin tepkisine çok dikkat edip, iyi okumak lâzımdır. Mümkün olduğu ölçüde ailenizle birlikte hareket ederseniz, sıkıntıları daha az yaşarsınız.

Evlenmek istenilen adayın aranan özellikleri:

“Evlenmek istediğiniz kişide ne gibi özellikler aranmalı?” şeklindeki soruya tabiî her insan farklı cevap verebilir. Ben konuyu bir eğitimci, evli bir insan ve bir baba olarak ele alıp, değerlendirmek istiyorum.

1. Dedikoduya bulaşmamış, namuslu olmalı.

Evlilik hayatı, hiçbir lekeyi ve “Acaba?”yı kaldırmaz. Özellikle de kızın herhangi bir dedikoduya bulaşmış bir geçmişi varsa, buna dikkat edin. İlk anda kabullenebilirsiniz belki ama, daha sonra bu, problem olabilir.

2. Sözüne güvenilir ve dürüst olmalı.

Bu özelliği olmayan bir aday, sürekli olarak ailede problem sebebidir. Doğruyu da söylese “Acaba yalan mı söylüyor?” şüphesi sürekli sizi rahatsız eder.

3. Size sadık olmalı.

Aşkı, moda gibi yapıp, daldan dala konan bazı kimselerin gözüne çarpmış olup olmadığınıza dikkat edin. Hayatınızda ilk defa siz mi oldunuz, yoksa son olan mı sizsiniz? Bu tahmininizden de önemli bir konu.

4. Moral Değerleri güçlü, inancı sağlam olmalı.

İnancı zayıf, moral değerleri etkisiz insan her türlü çözülmeye ve probleme gebe olur. Sabır, tahammül, direnç gibi duyguları yerleşmemişse, ailede tartışmalar eksik olmaz. İnancın yaşandığı, kulluğun yapıldığı, sevginin temiz ve duru olduğu bir ev, kale gibidir. Asla sarsılmaz ve yıkılmaz.

5. Önceliğiniz fizik güzelliği değil, ahlâk güzelliği olmalıdır.

İnsan belli bir yaştan sonra fizik güzelliğini kaybeder. Ama yaşı seksene, doksana da gelse iç güzelliği, huyu ve tertemiz ahlâkı ayakta kalır. Ailede en önemli mutluluk büyüsü de budur.

6. Eğitim ve kültür dünyanız birbirine yakın olsun.

Bu maddenin de ne kadar önemli olduğunu evli olanlar çok iyi bilirler. Düşünün ki, eşlerden birisi çok iyi bir eğitim almış. Diğeri ise, halk deyimiyle “karacahil.” Bu iki insanın paylaşacağı çok az ortak noktaları bulunur. Böyle bir aile hayatı ise, ne derece mutluluk verir, siz karar verin.

7. Gelir düzeyiniz çok farklı olmamalı.

Hep Türk filmlerinden izledik. Zengin erkeğin fakir eşi veya zengin bayanın fakir eşi. Hep sonu mutsuzlukla biten senaryolar. Aslında bunun gerçek yönü var. Eşlerin birbirlerine karşı aşırı bir komplekse girmemeleri için, ailelerin malî yapıları en azından çok büyük uçurum meydana getirmemelidir.

8. Çok büyük bir yaş farkı olmamalı.

Erkek 60, kadın 20 yaşında olduğunu duyunca şok olmuştum. Çok sürmedi... Erkek felç oldu. Kadın da bırakıp, gitti. Artık o kadın bir duldu. Hayatın bir başka açmazı içindeydi. Veya kadın 50’sinde, erkek 30’unda... İlk heves geçtikten sonra bu evlilik mutlaka bitecek. Bunu bilmek için kanaat sahibi olmaya gerek yoktu. Yaşlar birbirini kaldıracak ve anlayacak düzeyde olmalı.

9. Tedavisi zor bir hastalığı bulunmamalı.

Az da olsa, uzun süren hastalık ve sakatlık yüzünden ailelerin yıkıldığı görülmüştür. Hastalığı uzun süreli olan bir insan bunu gizleyerek bir başkasını yakmamalı. Bu vicdanî bir mesuliyettir. Veya açık açık söylemelidir.

10. Sır saklamayı bilmeli.

Aile hayatı sırlarla, özel hayatla doludur. Bunlar karı-koca arasında kalmalı, bir tarafa taşmamalıdır. Bu özelliği olmayan evlilerin her davranışı sokaklarda gezmeye devam eder.

11. İnsan ilişkilerinde kırıcı olmamalı.

Aile hayatı sabır, tahammül ve hoşgörü üzerine kurulmuştur. İlişkileri sert, sözleri kırıcı, sabrı bitmiş bir insanla aile hayatı zor çekilir.

12. Mevcut imkânlarla yetinebilmeli.

Her insan zenginlik ve varlık konusunda iyi düzeyde olmayabilir? Küçük gelirlerle yetinmek zorunda kalabilir. Mevcut imkânlarla yetinme olmazsa, o ailenin devam etmesi mümkün olur mu? Gözler zenginlik ve lükse takılır. Evde de bunlar oluşunca huzursuzluk başlar.

Küçük, kırmızı araba

HÜSEYİN EREN - huseyineren@yeniasya.com.tr

Bulutlar gün boyu telâşla bir o yana bir bu yana gitti geldi, yağmakla yağmamak arasında kararsız kalarak gezindi durdu gökyüzünde… Gün bitiminde gösterdi yağan yüzünü; âniden sağanağa dönüştü, ıslak koşturmalarla doldu sokaklar, caddeler…

Otobüse bindiğinde bir şey yoktu, eve en yakın durakta indiğinde hafiften ıslanmaya başlamıştı, bir taraftan da adımlarını hızlandırdıkça hızlandırdı… Ne çare koşması gerekiyordu, yağmur sandığından hızlı yağıyordu, gücünü zorlayarak koşsa da ıslanmaktan kurtulamıyordu… O koşuyor, yağmur yağıyor; koşuşla yağış yarış ediyordu sanki…

Yolun yarısına geldiğinde ıslanmadık az yeri kaldığını gördü, yaz sıcağında bu kadar koşsa idi terden ıslanırdı… Kırmızı, küçük, eski bir model arabanın yanına yaklaştığını gördü göz ucuyla baktığında… Arabanın kapısı buyur ağabeyle açıldı, binmekten başka çare yoktu yağmur ıslaklığında… Araba kadar sade biri vardı direksiyonda, böyle bir arabayı başka biri, başka biri de bu arabayı kullanmazdı… Yüreğinde yardımseverlik yağan biri olduğu belliydi davranışından, görmezlikten gelip gidebilirdi çok kimsenin yaptığı gibi… O duâ yağmurlarını seçti; teşekkürle, tebrikle başladı oturur oturmaz ayağının ıslaklığıyla…

İnsanız ağabey dedi kısaca, hepimizin başına gelebilir… Büyük olan davranıştan öte niyetin büyüklüğü, tevazunun yüceliğiydi… Asıl olan ve kurtaracak olan da bu değil miydi; niyet ve samimiyet…

Az sonra indi zaten, evin önüne gelmişti; dışında yağmur içinde sevinç yağıyordu, duâ adımlarla merdivenleri çıktı, daha tanışamadığı dostunu uğurlarken… Küçük hareketinden damlalar kadar duâ almıştı yağmurda akıp giden küçük kırmızı araba… Gözden kayboldu gönülde büyük yer ederek, geride bıraktığı güzel eylemi unutturmamacasına…

Bahar yağmurları kadar diriltici niyetteki arkadaşıyla aynı yolda, yine aynı şekilde karşılaştılar, bu defa yağmur azdı, ağır yürüyordu ev yolunda… Bu defa durmadı, belki de görmedi, o da durmasını istemiyordu zaten rahatsız etmemek adına… Adına çok duâlar ederek uğurladı yoldaşını, unutmadı karşılıksız yardımı, vefa niyetlerle Rahman’a ısmarladı onu; Rahman ü Rahîm ondan razı olsundu, yolda yalnız yardımsız kimsesiz komasındı, sevdikleriyle iyiliklerle yürüsündü hep, kötülükler uzak olsundu…

Bahar yaz başlangıcına dönüştüğü günlerde tevafuk olsa gerek, aynı yerde yine yanından geçti küçük, kırmızı araba… Belki de o, onu görse hatırlamazdı, o ise tanışmaya bile fırsat kalmayan kısa yolculukta unutmamıştı onu… Art arda gelen üç tevafuk karşılaşma duânın kabulüne işaret sayılmaz mıydı? İşaretler duâ yağmurlarının ubudiyet toprağını işlediğiydi, hakkında kabul olunduğunu söylüyordu yoldaki yansımalar, Rahman bilir…

Bir yaz akşamında aynı dönüş yolunda yürürken yanından uzaklaşıp giden kırmızı arabayı tebessümlerle seyretti, dört olmuştu.

GENÇ KALEMLER

Risâle-i Nur- MEHMET SEVİLİ Ermenek

SÖZLER anlatır bize Allah’ı, kâinatı, insanı,

Özümüze müessiriyetiyle nakşeder îmanı.

Zât-ı Zülcelâl’i anlatır her kelimesinde bize,

Lâkayd kalmak akıl kârı değildir, kulak ver bu söze.

Ebedü’l-âbâd yolunu bizlere o gösteriyor,

Rahmete erişmeye vesile, yüce müjdeler veriyor.

MEKTÛBÂT cevap verir çok müşkül ve girift suâllere,

Ebedü’l-âbâd tarafına yön veriyor hep hâllere.

Kur’ân’ın sırları kavuşuyor birer birer vuzuha,

Tevhidi nakşetmektedir vücud-u insana ve ruha.

Uhrevî âlemlere açılan kapılar gösteriyor,

Biiznillah, müştak olan kalplere saadet veriyor.

Âlemlerin Rabbine duâ ubudiyetin özüdür,

Tahassun et Rahmân’a, Onsuzluk kalbe büyük sızıdır.

LEM'ALAR hatırlatır bize ahvâl ve vazifemizi,

Emn ü emân içinde olan tarîke sevk eder bizi.

Muhabbetullah ve ittibânın neticesi sünnete,

Allah fazl ve ikramıyla seni kavuşturur cennete.

Lem’a lem’a okumalı, içinde gizlidir çok sırlar,

Afüvv-ü Rahîmin ikramıdır bu asra bu nurlar,

Rızâ-i İlâhî kazanmanın yolu Lem’alar’da var.

ŞUÂLAR’da gizlidir ehemmiyetli ve ince sırlar.

Ulaşmakta binlerce kalplere ve gönüllere nurlar.

Âyetü’l-Kübrâ hürmetine bizi de affeyle yâ Rab!

Lütfet rahmetini, bırakma bizi bu çöllerde bîtab.

Aç bize sırlarını nurların, nuruna aç gözleri,

Rızânı kazanmaya muvaffak kıl ey Rabbim bizleri.

TARİHÇE-İ HAYAT, anlatıyor Üstadın cümle ahvalini,

Asırların adamının yaşadığı ashâb-misâl hâlini.

Risâle-i Nur oldu o kutlu hayatın en güzel meyvesi,

İmanlar onunla şahlandı, parladı İslâmiyet’in sesi.

Huzur buldu onunla âlem, semâ zemin nuruyla nurlandı,

Çiçek açtırdı gönüllerde, hissiyât-ı beşer onurlandı.

Ebedü’l-âbâd yolunda bu âhirzamanda bîhemtâ rehber,

İşaret etti yüzyıllar öncesinden nice rehberler.

Hayatın gayesini tecessüm ettirmiş nurlu hayatında,

Alâ-yı illiyyînde mertebesi var Hayy-ı Kayyûm katında.

Yeryüzünün rağbetini kazandı o nurlu eserleriyle,

Âleme ulaştırdı nurunu yetiştirdiği erleriyle.

Tulû etti istikbalde elinde nurlu meşâleleriyle.

09.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (02.10.2009) - Huzurevinde ‘huzur’u buldu

  (25.09.2009) - Yola devam!

  (07.08.2009) - Çok sinirliyim... Çabuk kızıyorum, bunun çaresi yok mu?

  (31.07.2009) - Ey güzeller güzeli bostan-ı bağ-ı vefa!

  (24.07.2009) - Kara sevdâ: Hicaz Demiryolu

  (17.07.2009) - “Üçüncü madde: Tesettür kalkacak!”

  (10.07.2009) - MÜSTEHCENLİK KADINI ÇİRKİNLEŞTİRİYOR

  (26.06.2009) - ‘Bir alana, Bin bedava’ (!)

  (19.06.2009) - Elif bir harman

  (12.06.2009) - Elif’imiz kemâlini buluyor

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.