03 Eylül 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Görüş

“Mes’ud insanlar fotoğrafhânesi”

Yaşlı gözlerde tecessüm ederek

Bir fotoğraf: baba, kardeşler, ana;

Ansızın insanı kavrar, götürür,

Tâ çocuklukda geçen yıllarına...

Her yaşın ayrı bir hükmü var. Bir insan ömrünü çoğunlukla çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık şeklinde bölümlere ayırırlar. Çocukluk çağının süresi cem’iyyetlere ve telâkkîlere göre değişmektedir. İslâm dîni bakımından, doğumdan ergenlik vaktine kadar olan zaman çocukluk sayılır. Avrupâî hukùkta, on sekiz yaşındaki bir şahıs reşîd olarak kabûl edilir. Aradaki dört-beş yıllık zamanı çocukluk mu, ilk-gençlik mi saymak gerektiği hakkında, ilim adamları nezdinde henüz bir mutâbakat sağlanmış değildir.

Belki de her insan için bu sınıflama ayrı ayrı olmaktadır. Kimi doğar doğmaz; kimi on-on iki yaşında dünyânın ezâ ve cefâsına mârûz kalır. Kimi yirmi-otuz yaşına kadar çocukça yaşar. Öncekiler erken erginleşir; vücûdça büyümeden, büyümek zorunda kalırlar. Kimi arslan gibi bedenine rağmen akılca, hisçe, davranışça hâlâ çocuktur. Kimi çocukluğunu yaşayamadan gençliğe, kimi gençliğini idrâk edemeden olgunluğa adım atar.

Keşke her doğan bebek, hayâtının büyük bir kısmını anne ve babasıyla; bütün âilesiyle saâdet içinde geçirebilse idi! Cenâb-ı Hakk, bu yeryüzünü ve insanlar arasındaki muâmeleyi bizim nefsî isteklerimize ve hissî arzûlarımıza göre değil, hikmetine binâen böyle yaratmış. İmtihân dünyâsı… İnsanlara verilen çeşitli cihazlar ve duygular bu geçici âlemdeki kısa ömrü cennet-misâl bir şekle de çevirebilir; cehennem gibi bir hâlete de… Ne yazık ki, ekseriyetle, insanlar dünyâyı birbirine cehennem hâline getiriyor; nitekim her gün binlerce nümûnesini görüyor, duyuyor, okuyor, seyrediyoruz.

Bebeklerin, çocukların kaçırıldığı; çeşitli şekilde istismâr edildiği bir dünyâda yaşamak nasıl bir azâbdır? Gençlerin zehirlendiği, kullanıldığı, saâdetlerinin ellerinden alındığı bir yeryüzünde mutluluk güneşi hiç doğar mı? İnsanların canlarından, mallarından, nâmûslarından; evlerinden, işlerinden, istikbâllerinden emîn olamadıkları bir hayât, hayât sayılır mı? İhtiyârların saygısızlığa, zulme, gadre uğradıkları bir yerde, ölüm yaşamaktan daha hayırlı olmaz mı?

İnsanı gerçek mânâda insan eden tek yol var: Allâhu Teâlâ’ya hakkıyla îmân ve O’nun emirlerini harfiyyen yerine getirmek! Bundan başka beşeriyeti saâdete götürecek bir çâre yoktur. Olduğunu iddiâ edenler, dünyâyı kan ve gözyaşına boğmaktan başka bir iş yapamadılar. İnsanoğlu bu bahtiyârlığı ancak nebîlerin yanıbaşında ve onların mânevî iklîminde yaşarken duyabildi. Yine üzülerek belirtmek gerekir ki, bu hâl her peygambere ve ümmetine de nasîb olmadı. Bâzıları çile, zahmet, sıkıntı içinde ömürlerini bitirip bekà âlemine gittiler. Dedik ya, imtihân dünyâsı…

Günümüzdeki imkânlarla, Asr-ı Saâdetteki Müslümanları bir arada tahayyül edebiliyor musunuz? İşte gerçek medeniyet ve gerçek beşeriyet bu ikisinin imtizâcıyla tezâhür ederdi. İşte, Cenâb-ı Hakk’ın va’d ettiği cennet hayâtının küçük bir örneği bu sûretle henüz arzda iken yaşanabilirdi. Zulüm yerine adâlet, şiddet yerine şefkat, sömürü yerine hakkàniyet, nefret yerine sevgi hüküm sürerdi.

Her doğan bebek, velev ki, kader-i İlâhî ile ebeveynini kaybetmiş bile olsa, cem’iyyetin müşfîk kucağında büyürdü. Herkes kendi çocuğuna nasıl şefkat gösteriyorsa, yetîmlere aynı merhameti ve sevgiyi garazsız ve ivazsız olarak göstermekte yarışırdı. Çocuklar en güzel şekilde terbiye edilir, gençler en iyi tarzda yetiştirilir, olgunlar en mükemmel biçimde hayâtlarının meyvelerini verir, yaşlılar mes’ûd ve müferrâh olarak ömürlerinin hüsn-i hâtimesini beklerdi.

İnsanlar, birbirini yiyerek beslenen hayvanlardan maddî ve mânevî yönden müberrâ ve mümeyyiz olarak, Cenâb-ı Hâlik’ın kendilerini yaratmasındaki maksada uygun bir hayât sergilerlerdi. Böylece, melekler ve rûhânîlerin gıpta ettiği bir nev’ oluşun şerefini kazanır; vazîfe-i fıtratlarını edâya muvaffak olurlardı. Yeryüzü bütün ağlamaların, inlemelerin, feryâdların, tazallumların silindiği bir sâha; hamdlerin, şükürlerin, teşekkürlerin, minnetdârlıkların dile getirildiği bir vâhâ hâline gelirdi.

Yalnızca hastalıklar, kazâlar ve âfetler gibi dünyânın sırf hayra kàbiliyetsizliğinden ileri gelen imtihân vesîlesi musîbetler de beşerin şefkatli elleri ile çabuk tedâvî ve tesellî edilirdi. Ayrılıklar, bir tahassür uyandırsa da, ileride kavuşmak ümîdi ile o kadar acı vermezdi. Ölümler, ebedî bir hayâtın devâmı inancıyla yetîmâne ağlayışlara sebep olmazdı. Musîbetler, hemcinslerinin yardımıyla hafifleşir; âhirette pek çok günâhın silinmesi ve pek çok mânevî mertebe kazanılmasına vesîle olacağından, şikâyet yerine, sabra ve şükre yol açardı.

Çocukları, gençleri, orta yaşlıları ve ihtiyarlarıyla dünyâ, herkesin gülümseyerek resim çektirdiği bir “mes’ûd insanlar fotoğrafhânesi” olsaydı fenâ mı olurdu?

EKREM KILIÇ

[email protected]

03.09.2010


Paket hakkında soru ve cevaplar

12 Eylül 2010 tarihinde halkoylamasına sunulacak olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’NIN BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA 5982 SAYILI KANUN’da kafa karıştıran sorular ve belirsizlikler devam ediyor.

Her ne kadar partiler, evet veya hayır şeklinde halkın son tercihini yönlendirmeye çalışıyorlarsa da vatandaşın elindeki mühür bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor.

Vatandaşlar “evet”çi “hayır”cı şeklinde toptan bir ayrıştırmaya tabi tutulmuş vaziyette. Millet olarak gereksiz bir kutuplaşma daha yaşıyoruz.

Bunun tek sebebi yapılacak referandumda doğru bir usûl seçilmemiş olması.

Birçok ülkede yapıldığı gibi her maddenin ayrı ayrı oylanabileceği bir usûl uygulansa, millet iradesinin tecellisi daha net olarak ortaya çıkabilirdi.

Paket madde madde halkoyuna sunulsa idi siyasî gerilimler, çekişmeler, dargınlıklar, kırgınlıklar bu dereceye ulaşmazdı.

Paket içinde vatandaşın evet diyeceği maddeler de var, hayır diyeceği maddeler de var. Biri için diğerini niçin feda edelim? Veya hayır diyeceğimiz bir maddeye niçin evet diyelim?

Ancak olan oldu artık. Kabullenmesek de ya toptan “evet”çiyiz ya toptan “hayır”cıyız.

Şerhli oy kullanma imkânımız da yok.

Bu sebeple aklımızı karıştıran bazı maddeler hakkında açıklama yapma zarureti doğdu.

Genel olarak konuşulan ve cevabı net olarak bilinmeyen sorular şöyle:

SORU 1: “ …ancak, Yüksek Askerî Şûrânın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.”

Hükmüne göre daha önceden Silâhlı Kuvvetler’den disiplinsizlik sebebiyle ilişiği kesilen personel dâvâ açıp Silâhlı Kuvvetler’e geri dönebilecek mi? Veya haksızlığa uğramışsa tazminat alabilecek mi?

CEVAP 1: Evet dönebilecek veya tazminat alabilecek “desem” çok iyi olurdu. Ancak üzülerek bunu söyleyemiyorum.

Zira şu an halen yürürlükte olan Anayasanın 125. maddesine göre Yüksek Askerî Şûrânın kararları yargı denetimi dışındadır. Ağustos 2010 Şûrâ kararları için de bu hüküm geçerli. Yani en yakın Ağustos 2010 Şûrâ kararları için de (şerhli bile olsa) yargı yoluna gidilemeyecek.

Geri dönüş veya tazminat talep edilemeyecek.

12 Eylül 2010 tarihine kadar hiçbir kanun mevcut anayasaya aykırı olarak yorumlanamayacağına göre şu anki anayasanın 125. maddesinin net (ve sert) hükmüne göre halk oylamasından önceki tüm Yüksek Askerî Şûrâ kararları yargı denetimi dışındadır.

Eğer değişiklik metnine “Bu hüküm geçmiş şûrâ kararları için de geçerlidir” diye yazılsaydı bu açık anayasa hükmüne göre tartışmasız eski şûrâ kararları için yargı yoluna gidilir, geri dönüş veya tazminat talep edilirdi.

Sandıktan evet çıkarsa 12 Eylül 2010 tarihinden sonraki Yüksek Askerî Şûrânın ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açık oluyor.

Ancak yargı yolu için başvuruların ancak Askerî Yüksek İdare Mahkemesine yapılacağı da gözden uzak tutulmamalı.

Bu nokta şu açıdan önemli.

Millî Savunma ve İçişleri Bakanlığı tarafından 27.12.1998 tarihinde çıkarılan ve aynı tarihte Resmî Gazetede yayınlanan Subay Sicil Yönetmeliği’nin Disiplinsizlik veya Ahlâkî Durum Nedeniyle Ayırma başlığı altındaki Üçüncü Bölüm 91. madde de:

“Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlâkî durumları gereği Silâhlı Kuvvetlerde kalmaları, son rütbelerine ait bir veya birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyenler hakkında, hizmet sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır” denilmektedir.

Bu sebeplerden 91/e bendine göre

“Tutum ve davranışları ile yasa dışı siyasî, yıkıcı, bölücü, irticaî ve ideolojik görüşleri benimsediği, bu gibi faaliyetlerde bulunduğu veya karıştığı anlaşılanlar” da (anayasa değişse de değişmese de) hizmet sürelerine bakılmaksızın yine emeklilik işlemine tabi tutulacak. Aynı hüküm Astsubay Sicil Yönetmeliğinin 60/f maddesinde de yazılı.

Bu maddeler hükümet tarafından değiştirilmedikçe anayasa da şûrâ kararlarına karşı yargı yolunun açık olması bir anlam ifade etmiyor.

Bu maddeleri değiştirmek hükümetin elinde. Fakat değiştirmek için bu güne kadar hiçbir şey yapılmadı. Bu güne kadar ayırma işlemlerinin çoğu bu madde işletilerek yapıldı.

Özellikle madde içerisinde yer alan “irtica”nın ne olup ne olmadığı anayasa da, Ceza Kanununda ve sair mevzuatta tanımlanmıyor.

İrtica kelimesi şu an muğlak bir kavram ve içine ibadetin bile sokulabileceği istismara açık bir kurnazlık ifadesi. “İrticaî görüş, irticaî tutum ve davranış nedir?” Tarifi hiçbir kanunda yer almıyor.

Tüm bunlardan başka Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin yapısında hakim sınıfından olmayan kurmay yarbay-albay yer almakta.

“Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin Üyeleri; a) İki yılını doldurmuş kurmay yarbaylarla albay rütbesinde üç yılını doldurmamış kurmay subaylar, b) En az yarbay rütbesinde birinci sınıf askerî hakimler, arasından seçilirler. (AYİM Kanunu Madde 7 )

İdarî yargının “askerî” ve “idarî” olarak ayrışması zaten başlı başına ayrı bir sorun.

Bu durumda Silâhlı Kuvvetlerden ilişiği kesilen personel hakkında hazırlanan dosyanın, şûrâdaki generallerin önünden üç askerî hakim ve iki kurmay subaydan oluşan bir mahkemenin önüne gelmesinin (yukarıdaki hükümlerin yürürlükte olması karşısında) sonucu değiştirmeyeceği belli oluyor diyerek şerhimizi düşelim.

Bu durumda her yönüyle demokrasi ve hukukun üstünlüğünü esas alan yapısal değişim yapılmadan elbisenin yama tutması zor görünüyor.

Kafa karıştıran diğer maddelere devam etmek temennisiyle...

AV. HAMZA KARA

[email protected]

03.09.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.