17 Kasım 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Basından Seçmeler

Dağlıca’da ne oldu?

ASLINDA sormuştum:

“Dağlıca baskınında ihmal mi var?”

Ama elde bilgi olmayınca, sağlam bir belge çıkmayınca durmuştum.

Yazmamıştım. Belki de yazamamıştım ama içimden bir ses, ölen çocukların arkasından gözyaşı dökmek yerine bir dikenli tel gibi vicdanımı kanatmıştı.

Jilet gibi bir ses:

- Dağlıca’da ne oldu?

- O çocuklar niye öldü? İhmal mi var?

Ertelenmiş bir acıydı bu. İçimde kapanmayan bir yara gibiydi.

Ve işte şimdi o yaranın tam ortasından keskin bir kalem soruyor. Açık açık soruyor.

Elinde sorulardan yapılmış bir neşter.

Hepimizin gözü önünde bir “Dağlıca otopsisi” yapıyor.

Taraf Gazetesi’nden Ahmet Altan...

Dün yine soruyor.

Alfabemizden sürdüğümüz harflerle bir ustura yapmış.

İçine düştüğümüz o toplu sağırlığı delik deşik ediyor.

Biraz vicdanı olan herkesi “Nedir kardeşim bunlar, birisi çıkıp cevap versin” diye haykırtacak, hıçkıra hıçkıra ağlatacak kadar soruyor.

- O çocuklar niye şehit düştü?

- Cephaneliği gerçekten komutan mı havaya uçurdu?

- O komutana madalya niye verildi?

Ama bakıyorum bir tek Ahmet Altan soruyor. Üstelik öyle kuru bir dille de değil.

Gözyaşlarımızın kıyısından soruyor.

Onu kutluyorum.

Ve bugüne kadar bu iddiaları ben niye sorgulamadım diye okurlarımdan özür diliyorum.

Çünkü bunları sormak asker düşmanlığı değildir. Tam tersine bunların araştırılmaması düşmanlıktır.

Eğer demokrasi diyorsak herkesin soruşturulabileceği bir hukuk sistemi şarttır.

Nasıl milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılsın diyorsam.

Nasıl delege ağalığına dayalı lidervekilliği yaratan siyasi partiler yasası değişsin diyorsam.

Nasıl herkesin inançlarına saygılı bir devlet istiyorsam.

Nasıl Alevi vatandaşlarımıza zorunlu din dersi yanlıştır diyorsam.

Nasıl herkesin anadiliyle konuşması, kendi kültürünü geliştirmesi şarttır diyorsam.

Bu konuların da üzerine gidilmesi gerekir diyorum.

SES KASETLERİ

İşte albayların itirafname gibi ses kasetleri.

Baskından önce 250 teröristin saldıracağı istihbaratının Genelkurmay’a verildiği iddiası.

Helikopter pilotlarının söyledikleri.

Karakolun yerini parasızlıktan değiştiremediğini söyleyen komutanlar.

Ne yapacağız yani?

Okumayacağız mı?

Sormayacağız mı?

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, böylesine müthiş ve ağır iddialar bir yankı yaratır.

Gazeteler sorar, yazar, çizer...

Parlamentoda soruşturma komisyonları kurulur. Daha da önemlisi, eğer bir suç varsa açığa çıkarılır.

İşte ben bu “toplu sağırlık”tan korkuyorum.

Bu körlükten. Bu ışıksızlıktan. Bu korku atmosferinden korkuyorum.

Yani korkaklıktan korkuyorum.

Bu yüzden; ruhumun karşı kıyılarından, vicdanımın en temiz suretinden, o çocukların ayaklanan fotoğrafları için soruyorum.

Kurşunu yediği an toprağa değen ellerini öperek soruyorum.

Kırın içinizdeki aynaları. Siz de sorun:

Dağlıca’da ne oldu?

Fatih Çekirge, Hürriyet, 16 Kasım 2010

17.11.2010


Bayramın zarafeti

SUU Kyi, Burma’nın muhalefet lideri. Muhalefetini yıllardır ülkeyi yöneten bir askerî cuntaya karşı çok zor şartlarda yürütüyor. Hayatının 25 yılını cezaevinde ve gözetim hapsinde geçirmiş.

Zayıf, ufak tefek bir kadın. Yüzü ışıl ışıl. Ekranlardaki mahcup ve mütevazı duruşunun arkasındaki irade yüklü zarafeti ve asaleti hissetmemek mümkün değil. Bu küçücük çelimsiz kadının dünyanın en zorlu askerî diktatörlüklerinden birine karşı yürüttüğü mücadele adeta bir destana benziyor.

Terazinin bir kefesine Suu Kyi’yi, diğer kefesine koca ordusu ve devlet kurumları ile Than Şve’nin kaşarlanmış diktasını koyduğunuz zaman sonuç ayan beyan ortada. Bu çelimsiz kadın bir destan kahramanı gibi ağır basıyor. Zarafet ve asaletle davranan barışçı yöntemlerin ağırlığı bu. Çünkü bu küçük kadın, ‘beni hapsedenlere kin beslemiyorum’ diyor. Kitlelere ‘umudunuzu kaybetmeyin’ diye sesleniyor. Sonunda asaletini bozmadan ve sesini yükseltmeden ‘doğru olan için ayağa kalkın’ deyince, sadece Burma’yı değil bütün dünyayı ayağa kaldırıyor.

Meşhur U-2 topluluğu her konserinde bu zarif kadına destek oldu ‘Walk on’ isimli şarkılarını da ona adadılar. Grubun solisti Bono: ‘Tüm bakış açımızı, nelerin mümkün olduğuna dair inancımızı değiştirdi; sadece gerçek kahramanların yapabileceği gibi.’ diye açıklıyor ilgilerini. ‘Walk on’, ‘sevgi hiç de kolay bir şey değil’ diye başlıyor. ‘...Kalbin kırılsa da... her şeyi geride bırak... yürümeye devam et.’ Özeti: ‘Durmak yok, yola devam.’

Burma’nın, terazide 45 kilodan fazla çekmeyecek bu kadın kahramanı birkaç kere ölümden döndü. Şimdi daha fazla tehlikede. Fakat bir suikasta kurban gitse bile, onu yok edenleri mağlup etmiş olacak. Çünkü Burma ve dünya onun arkasında. Neden? Zarafet ve asaletle biçimlenen barış ve hukuk; baskıya, zorbalığa ve şiddete bu kadının şahsında galebe çalıyor da ondan.

Gelelim Türkiye’ye...

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ile Öcalan arasında, keskin bir hiyerarşi kokan polemik, bizim durduğumuz yer hakkında fikir veriyor. Baydemir bir söz etti. Öcalan onun ağzından çıkan cümleyi alıp: ...bazıları çıkıp sorumsuzca ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ diyor ve sözün sahibini ‘buna kendileri nasıl karar verirler, bu hakkı kendilerinde nasıl bulurlar...’ diye azarlıyor ve ‘herkes kendi işine bakmalı’ diyerek kestirip atıyor.

Öcalan’ın fırçası, basit bir ‘patron benim’ efelenmesi değil; şiddet araçlarının kullanımı üzerine derin bir görüş ayrılığını dile getiriyor. ‘Şiddet, Kürt sorunu çözülürken masanın altında bir yerlerde bir pazarlık kozu olarak tutulmalı; gerektiğinde kullanılmalı.’ Bu yaklaşım Öcalan için şaşırtıcı değil; ama onu adres gösteren ve takip eden Kürt politikacıların tamamını da aynı çizgiye yerleştirmiyor mu?

Halbuki Osman Baydemir’in hükmü, geçmişe bir sünger çekip Kürt siyasetinin önünü açma, Öcalan’ı da farklı bir yere taşıma potansiyeli taşıyordu. Demek ki şiddet geçerli tek yöntem.

Suu Kyi’nin tam yanına, Kürt siyaseti adına kimi koyabilirsiniz? Böyle biri var mı? Öcalan’ın elinde tutmaya çalıştığı şiddet araçları devletten önce Kürtler için bir tehdit aracı değil mi?

Bayram barışın her şeye galebe çalarak hüküm sürdüğü bir zaman aralığı. Bu ülkenin her gününü bayrama çevirme iktidarı bizim ellerimizde. Bu mübarek bayram günü tanımadığınız insanların yüzlerinde bile barış ve huzur için ihtiyacımız olan zarafeti ve asaleti fark edebilirsiniz. Bu ülke soylu bir ülke.

Bayramınız mübarek olsun.

Mümtazer Türköne, Zaman,16 Kasım 2010

17.11.2010


‘Beyaz Türkler’in Kurban Bayramı ile imtihanı

(...) 2003-2005 yılları arasında, önce bir dergide, sonra bir gazetenin hafta sonu ekinde, imzasız olarak ‘Beyaz Türk’ün seyir defteri’ başlıklı ve ‘Beyaz Türk dünyası’ ile dalga geçen yazılar yazıyordum. Geçen gün baktım, bu yazılardan biri, Kurban Bayramı’na ilişkinmiş. Malum, Kurban Bayramı, Beyaz Türk dünyası’nın pek hazzetmediği bir olaydır. Şehirli kesimin, inekle, koyunla, bu denli yakın bir ilişkiden uzak kalması doğaldır. Buna bir de, kasabın elinden kaçan inek görüntüleri eklenince, iş iyice çığrından çıkardı.

Ama en önemlisi, ‘modernlik’, ‘burjuvalık’, ama en önemlisi ‘medenilik’, öteden beri Batılılıkla özdeşleştiği için, ‘dini’ ve ‘geleneksel’ olan şeylerin medeni bir uslupla yaşanma biçimleri çoktan terk edilmişti. Bu durumda, en çok da, Kurban Bayramı, rahatsız edici bir görüntü haline gelmişti. Beyaz Türkler, Kurban Bayramı dönemi coşar, toptan hayvan hakları savunucusu ve neredeyse vejeteryan kesilirdi. Gazeteler, televizyonlar, ‘vahşi şekilde boğazlanan’ hayvan görüntüleri ile dolardı.

Ben de, altı yıl önce yazdığım Beyaz Türklerin Kurban Bayramı ile imtihanı yazısında, bu durumla dalga geçmişim. Bu yıl, bayrama denk gelen yazı günümde o yazıyı yayınlayayım diye bile düşündüm. Ama baktım ki, durum tamamen değişmiş. Belli ki, bu esnada belediyeler, o türden manzaralar karşısında tedbirleri geliştirmiş. Ama asıl önemlisi, ‘Beyaz Türkler’in muhafazakar iktidarla imtihanı’ tesirli olmuş!

‘Bu manzara Türkiye’ye yakışmıyor!’ türü manşetlerden eser yok. Neredeyse, ‘Kurban Bayramı yasaklansın’ demeye getiren yazıların benzerine de rastlamadım.

Takdir edersiniz ki, mesele Kurban Bayramı meselesinden ibaret değil. Genel olarak, muhafazakâr kesime karşı gösterilen hoyratlığın geri çekilmesinin, iktidar korkusu ile olmasını hayra alamet bulmuyorum. Bu kuşkusuz, sadece hoyratlaşma eğilimi göstermekten çekinmeyen muhafazakâr bir iktidarın iş başında olması sorunu değil. Aynı zamanda veya belki de öncelikle, şimdi güç karşısında tırsanların, zamanında, güçsüzken bu insanları, onların inançlarını, hayat biçimlerini anlamaya, haklarını teslim etmeye hiç niyeti olmamasındaydı.

İçinden homurdanmaya devam eden Beyaz Türklere ben yine de hatırlatayım, içlerine sinmese de, bu vesile ile ‘kurban’ın sıradan ve ilkel bir hayvan boğazlama değil, daha deruni anlamları olabileceğini düşünsünler. Herkese iyi bayramlar!

Nuray Mert, Hürriyet, 16 kasım 2010

17.11.2010


Batı’da ‘okulda başörtüsü’ serbest

ABD’Yİ—zaten—bir tarafa bırakalım. Batı Avrupa söz konusu olduğunda okulda başörtüsü serbest. Fransa’da 2004 yılında yürürlüğe giren bir yasa başörtüsünü devlet okullarında yasaklamıştır. Ancak söz konusu yasak bu ülkedeki özel okullarda geçerli değildir.

Başörtüsünü okulda yasaklamayan ülkeler bu kararı hangi gerekçelerle almıştır? Söz konusu gerekçeler aşağı yukarı bütün ülkelerde aynı yola çıkmaktadır. Mesela Almanya bu karara “inanç özgürlüğü”nü merkeze alarak, Danimarka, İngiltere ve Hollanda “ayrımcı” düzenlemelerden kaçınmak için, İspanya ise göçmen çocuklarının okullu olmasını öne çıkararak varmıştır.

Okulda başörtüsü sadece bu ülkelerde değil, Avusturya, Macaristan ve -hatta!- Yunanistan’da da serbesttir. Belçika’da Okul’da başörtüsünü engelleyen hiçbir yasal çerçeve yoktur. “Okul’da başörtüsü” bu ülkede hiçbir zaman sorun olmamıştır demiyorum. Ancak sonuç olarak, ortaya çıkan sorunlar okul idareleri ve öğrenci aileleri arasında geçen görüşmelerle halledilmeye (başörtüsünün jimnastik ve kimya derslerinde takılmaması gibi şartlar altında) çalışılmıştır.

İspanya’nın “Okul’da başörtüsü”nü önceliği “okullu olmaya” vererek serbest bırakması bizim açımızdan özellikle önemlidir.. Bu ülkede “Okul’da başörtüsü” etrafında yaşanan bir olayın bir devlet okulunda değil, bir özel okulda yaşanmış olması da dikkat çekicidir. 13 yaşında Faslı bir öğrencinin başörtüsü taktığı için Madrid yakınlarında bulunan özel bir Katolik okula kabul edilmemesi ülkede ciddi bir tartışmanın yaşanmasına neden olmuştu.

Bu çerçevede İngiltere’yi hatırlatmaya bile gerek yok herhalde. Ülkenin eğitim bakanlığı ve diğer ilgililer Okul’da başörtüsünün yasaklanmasının haksız bir ayrımcılık oluşturduğuna çoktan karar vermişler. Bu ülkenin pek çok okulunun uyguladığı üniforma zorunluluğunun başörtüsü serbestliğinin önünü kesmemesi için de şöyle bir formül bulunmuş: Başörtüsü diğer giyeceklerle aynı renk olacak... İngiltere’de Müslüman’ın başörtüsü gibi, Sih’in türbanı, Yahudi’nin kippası da sorun teşkil etmiyor.

Bu ülke—özellikle de kuzey ülkeleri— halklarının keyfini çıkarttıkları özgürlük tabii olarak “eşitlik” düşüncesi ve duygusunu da beraberinde getiriyor. Danimarka’da (hem de 10 yıl önce) yaşanan şu olaya bakın:

2000 yılında bir büyük alışveriş merkezinde staj yapan 15 yaşındaki bir başörtülü genç kızın işine son veren işveren—12 Haziran 1996’da çıkarılan ve iş hayatında dinsel kimliği öne çıkaran ayrımcılıkları yasaklayan yasa gereğince—ilgili mahkemece toplam 5000 euro para cezasına çarptırılıyor. Bu yasa ve kararın ardından da işyerlerinde kadınların başörtüsüne “güvenlik” ve “hijyen”i ilgilendiren nedenler dışında müdahale edilemeyeceği karara bağlanıyor.

“Özgürlüğün” yanına “eşitlik”i de takarak toplumlara nasıl iyi geldiğine dair—yine Danimarka’dan—bir örnek daha vereyim:

2001’de bu ülkede yapılan bir araştırma sonucuna göre, işyerinde yanımdaki iş arkadaşının başörtüsü olmasından rahatsız olurum diyenlerin oranı % 17 imiş sadece. Hatırlarsanız, Türkiye’de yapılan benzer bir araştırmada benzer bir soruya verilen cevapların oranı da yüzde 17’dan daha az değildi!(...)

Kürşat Bumin, Yeni Şafak, 16 Kasım 2010

17.11.2010


Bir bayram hatırası

Hazret-i Ayşe anlatıyor:

“Bir bayram günüydü.

Kulağımıza gürültü ve çocukların bağrışmaları gelmişti.

Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) kalktı, kapıdan dışarı baktı.

Gelenler, çalıp oynayan Habeşli bir gruptu.

Kılıçları ve kalkanlarıyla oynuyorlardı.

Çocuklar da etraflarında halka olmuş, onları seyrediyorlardı.

Resulullah (s.a.v.) bana: ‘Ey Aişe! Sen de gel, seyret’ dedi.

Resulullah (s.a.v.) kapıda durdu, beni arkasına aldı.

Ben de başımı omzuna koymuş halde duruyor ve oynayanları seyrediyordum.

Usanıncaya kadar böyle devam ettim...”

* * *

Ne tatlı bir hatıra.

Kalbimi okşadı.

Belki sizin de kalbiniz okşar diye nakledeyim dedim.

Hakan Albayrak, Yenisafak, 16 Kasım 2010

17.11.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.