Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Siyaset ve cinayet...

Zaman zaman saflığım tutar. Daha doğrusu saflığım tutsun isterim. Ve böyle zamanlarda kimi açıklama ve tutumları ahlaken açıklamakta zorlanırım.

1997 yılında katıldığım bir Güneydoğu ziyareti sırasında sorduğum bir soru üzerine dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Tümg. Erol Özkasnak, “Susurluk ile Türk Silahlı Kuvvetlerini aynı kaba sokan vatan hainidir, JİTEM diye bir örgüt yoktur...” demişti...

Ne gariptir ki, ertesi gün Gürvil tepesindeki askeri birlikte bir itirafçıyla karşılaşmış, bu itirafçının “bir tek Diyarbakır’da rahat etmem, çünkü orada Cem Ersever’le birlikte JİTEM’de çalışmıştım...” sözlerine tanık olmuştuk, üstelik Özkasnak’ın önünde...

Şimdi “saf adamın sorusu” şu:

JİTEM’in varlığından söz etmek vatan hainliği oluyorsa, ama JİTEM diye bir örgüt olmuşsa, bunu bile bile inkar eden, Türkiye’yi altüst eden bir gerçeğin üstünü örten yetkiliyi nasıl tanımlamak gerekir?

Vatan hainliği benim kullandığım tabirlerden değildir.

Ama gördüğüm şudur: Vatan kavramı, hainlik suçlaması bu ülkede gayrimeşru ilişkilerin paravanı haline gelmiştir. Ve bu, ülkeye akıl almaz derecede zarar vermektedir...

Değil mi ki, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum katliamlarından 16 Mart 1978 hadisesine, Abdi İpekçi’nin katlinden Uğur Mumcu cinayetine, Çetin Emeç’in vurulmasından Hiram Abas’ın öldürülmesine, Ecevit’e yönelik suikastten Özal’a sıkılan kurşunlara, Vedat Aydın’dan Güneydoğu’daki Kürt aydınlarının yok edilmesine uzanan bir “faili meçhul hadiseler” ülkesidir Türkiye.

25 yıl öncesinden yola çıkıp, olup bitenlere bir bütün halinde ve uzak açıdan bakıldığında, “unutturan zaman faktörü” bir kenara itildiğinde ortaya çıkan tablo korkunçtur.

Bu kritik cinayetler ve hadiselerden bir tanesinin bile faili bulunamamış, bir tanesi bile aydınlatılamamış. Hemen hepsinin dosyaları küllenmeye bırakılmış, soruşturmalarda izler ya bir anda ortadan kaybolmuş ya “devlet sırrı” duvarına çarpmış ya da resmi kuruluşlar gerekli belge ve bilgileri yargıdan gizlemiştir.

Hadiseler; nedenleriyle failleriyle tahmin edilmiş, tekerrür etmeyeceğine dair garip bir inançla bu olaylara çözülmüş muamelesi yapılmıştır.

Her şeye rağmen ortada izini sürebileceğimiz çıplak bir gerçek var:

Birçok Avrupa ülkesinde 50’lili yılların ortasında kurulmuş, 80’li yıllarda tasfiye edilmiş, yasa ve denetim dışı, paramiliter Gladyo örgütleri...

Ama Türkiye gibi bazı ülkelerde gladyo, sistemin ruhuna o denli uygun düştü ki, iktidar kavgalarında, iç hesaplaşmalarda rol oynamaya, kullanılmaya devam etti. Böylece kökleştiler, sistemin parçası olma sınırını geçip, sistemin ana mekanizması haline geldiler. Bu, zaman zaman sistem dışına çıkmalarına, rant çeteleri kurmalarına yol açtı. Örneğin Ağar’ın sık ima ettiği, “vatan adına” ve “para için” ayrımı temelinde çatışmalar da bu yüzden yaşandı ve bu ayrım yüzünden sistem zaman zaman daraldı, içini sınırlı biçimde temizlemeye kalktı. Ve bu temizlik çabaları “münferit hadiseler” adıyla ünlendi.

Milli politikalar adına asayiş mantığının yüceltildiği bu düzende gayrimeşru resmi örgütlenme ve eylemler; kişileri aşan kurumlara sirayet eden, her sorumluyu suç ortağı kılan tavra, politikaya dönüştü.

70’lerde Batur-Gürler ile Türün-Sancar ekipleri arasındaki hesaplaşmada, yani ordu içi iktidar kavgalarında işkencelerle, sorgularla, kumpaslarla, sabotajlarla MİT ve Özel Harp Dairesi üzerinden aktif rol oynayan bu yapılanma değil midir?

O günlerdeki başrol oyuncularının, Susurluk skandalının önde gelen isimleri olmasının hiç bir anlamı yok mu?

Kıbrıs’ta Türk Direniş Güçlerini örgütleyen anlayış, yapı ve eylem tarzıyla, JİTEM’inki arasında paralellikler yok mu? Daha da öte bu konuda Veli Küçük, Korkut Eken gibi uzmanlaşmış kişiler yine iki dönemin de starları değil mi?

Peki bugünkü uzantıları?

Ertuğrul Özkök Bey, bunlara ne buyururlar acaba?

Yeni Şafak, 3.6.2006

Ali BAYRAMOĞLU

04.06.2006


 

Bu çeteler nereden çıktı?

Çete haberleri birbirini kovalıyor. Daha bir tanesini anlayıp hazmedemeden bir ikinci, bir üçüncüsü manşetlere fırlıyor. Dünkü gazetelerimizden birisinde araştırılıp soruşturulmakta olan 14 çeteden söz edilmekte idi. Aslında bunun buzdağının tepesi olması olasılığı var. Ülkede sivil toplum kuruluşu kadar silahlı çetenin bulunması kimseyi şaşırtmayacak!

Elbette pek çok şeyi bilmiyoruz, Ankara’da dezenformasyonun bini bir paradan gidiyor. Ancak, tüm bunlar çeteleşme olgusunu ortadan kaldırmıyor.

Demokrasi yolunda ilerlemeye çalışırken karşımıza çıkan bu dehşet verici manzarayı nasıl açıklayacağız? Ne oldu da böyle üreyiverdi bu çeteler? Bundan kim sorumlu?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için yalnızca olaylara değil, arka plana da bakmak gerekiyor...

Çeteleşmenin yükselişinin ideolojik fonunda Türkiye’nin Avrupa Birliği yönünde yol alışının ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidara gelişinin bulunduğu açık. Bu olaylar tek tek yaşansaydı da tepkiler olurdu ama ikisinin bir arada gerçekleşmesi negatif bir sinerji oluşturdu; asla bir araya gelmeyecek grupları bir araya getirdi. Aslında aralarında hayli mesafe bulunması gereken bu iki kurum, AB ve AKP, sanki doğal göbek bağları varmış gibi birleştirildiler ve Türkiye’ye karşı kurulmuş büyük komplonun ortak aktörleri ilan edildiler.

‘Dipten gelen dalga’ edebiyatı işte bu ortamda rağbet görmeye başladı. Bu edebiyatın sözcülerine bakılırsa, ülkemizin en korktuğu üç şey aynı anda başına geliyordu: Türkiye Cumhuriyeti, AB’ye yönelerek egemenliğini yitiriyor, etnik niyetlere uygun biçimde bölünüyor ve bu arada laiklikten uzaklaşarak İslam Cumhuriyeti’ne dönüşüyordu! Kısacası, vatan elden gidiyordu! Ama, dipten gelen seslere göre, halk uyanmaya başlamıştı. Hükümet, büyük sermaye ve medya hainlerin elinde bulunduğundan işin başa düştüğünü anlamıştı. Vatanı kurtarmak her vatanseverin göreviydi.

Bu ideolojik misyon, basit karşıtlaşmalardan hoşlanan yarı aydın kesime çok cazip geldi; en ustacasından en kabasına, ülkenin en ünlü bazı kalemlerinin de katkısıyla faşizan bir tepkiciliğin ideolojisi katman katman geliştirildi. Safların, vatanseverler ve hainler olarak tanımlanması ne yapılması gerektiğini de göstermekteydi.

Çetesel şiddetin ideolojik altyapısı ve lejitimasyonu, ülkenin bazı ünlü kalemlerinin de yardımıyla gerçekleşmişti.

Bu arada AKP hükümeti de Türkiye’yi İslamileştirme konusunda gizli bir gündemi olduğu yolundaki şüpheleri silemeyerek ya da silmeyerek, laiklik krizlerini yönetemeyerek, egzama olmuş eski yaraları ısrarla kaşıyarak, dar kadroculuktan vazgeçmeyerek tepki grubunu genişletti ve pekiştirdi. Kimi kesimlerde ‘Bunlar olmasın da kim olursa olsun’ psikolojisi yaygınlaştı. Bunların büyük bir kısmı demokrasi dışı yöntemlere kesinlikle karşıydı, ama fırsat kollayanların silaha sarılmasına uygun ortam oluşmuştu.

‘Kurtlar Vadisi’ fenomeni, dizi ve filmiyle, bu ortamın ulaştığı noktanın işaretiydi. Düşman sanal âlemde halledilmiş, sıra gerçek dünyada eyleme çıkmaya gelmişti...

Başbakan ve yakınındakiler bu filmi pek beğendiklerini söyleyerek ülkeyi okumakta ne kadar saf ya da gafil olduklarını ortaya koydular.

Sonuç ortada.

Radikal, 3.6.2006

Haluk ŞAHİN

04.06.2006


 

DYP’de ‘yükseliş’ dönemi

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar giderek farklılaşıyor. Bu farkını da, sadece sokağa en çok çıkan lider olmasıyla değil, aynı zamanda sokaktaki insanla iyi ilişki kurmasıyla ortaya koyuyor. Bu da durduk yerde olmuyor.

Mehmet Ağar’ın sokakta insanlarla sıcak ilişkisi, yakınlığı, dertlerini dinleme arzusu herkesin dikkatini çekiyor.

DYP kurmayları da bu gerçeğin farkında oldukları için bir süre önce televizyonlarda yayımlanan reklamlarda Ağar’a ağırlık verdi.

Son günlerde siyaset kulislerinde kiminle konuşsam o reklamların ne kadar etkili olduğundan söz ediyor. Peki Mehmet Ağar’ın bu çabası, DYP’yi merkez sağda yeni bir “çekim merkezi” yapabilecek mi? İbrenin DYP ve Mehmet Ağar’dan yana döndüğü kesin. Dün muhafazakar camianın kanaat önderlerinden biriyle öğle yemeğinde buluştuk.

Genel siyasi durumun iyi gitmediğinden söz eden kanaat önderi şöyle diyordu: “DYP büyük olasılıkla barajı geçer. Bu konuda sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum. Sorun DYP’de Mehmet Ağar dışında kamuoyunu etkileyecek yeni isimlerin olmaması. Ağar, çevresini kuşatan bazı isimleri değiştirir ve yeni vitrin yaratırsa sürpriz bile yapabilir.” Bir süre önce İstanbul’da düzenlenen DYP gecesinde Ağar’ın verdiği mesaja da dikkat çeken kanaat önderi sözlerini söyle sürdürüyor: “Kabul etmek gerekir ki, AK Parti merkezi dolduramadı . Ağar’ın Erzurum’da yaşayan muhafazakar ile Beyoğlu’nda yaşayan çağdaş birini aynı çatı altında buluşturma arzusu Türkiye’nin de özlemi. DYP geleneği geçmişte bunu başardı. Şimdi yeniden Türkiye’de taşların yerine oturması lazım. Toplum DYP’yi dikkatle izliyor.” DYP’nin İstanbul gecesinde ayak üstü konuştuğumuz Mehmet Ağar da toplumun bu dikkatinin farkında. Bu nedenle de “muhafazakar laik” karşıtlığının “suni” olduğunu özellikle vurguluyor. Ve tek bir adres öneriyor: “DYP.”

Sabah, 3.6.2006

Mahmut ÖVÜR

04.06.2006


 

Derin devlet kim, çete kim?

Bazı kavramlar var ki sık sık kullanıyoruz, ancak ne olduğu tam anlamıyla anlaşılmıyor. Bizler ne dediğimizi biliyoruz, oysa kamuoyu karıştırıyor.

Soru : “Derin Devlet” nedir “Çete” nedir?

1. Kamuoyunda kavram olarak, “Derin Devlet” dendiği zaman bundan, Silahlı Kuvvetler- Polis-MİT- Jandarma-Savcı-Yargıç, bazı gazeteciler,bazı bilim adamları, bazı Siyasi Parti Gençlik Kolları gibi Devlet’in mutlaka korunması gerektiğine inanan çevreler anlaşılıyor. Bu bir kavram. Bir örgüt veya dernek filan değil. Ancak aynı yönde düşünen bu kişilerin, operasyon yapmamalarına rağmen, zaman kendileri gibi hareket eden bazı gruplara (çete) göz kırptıkları, sempatiyle baktıklarına da inanılır.

2. “Çete” ise ikiye ayrılıyor

Biri, yine kamuoyundaki anlayışa göre, Devleti korumak ve Derin Devletçilerin sempatisinden yararlanıp, eylemler yapan, Devlet adına sokağa inen, ancak karşılığında da çek-senet işinden başlayıp açıkça gangsterliğe kadar uzanan bir faaliyet alanına sahip olurlardı. Bunlar, tam anlamıyla mafya özentileridirler. İçlerinde çok ünlü babaları barındırırlar. Devlet için çalıştıklarını söylerler, karşılığında da uyuşturucu başta olmak üzere her türlü yasa dışı işe girerler ve kolluk güçlerinden müsamaha görürler. Hatta zaman zaman (özellikle 1990’larda) Jandarma, Polis veya MİT tarafından da kullanıldıklarına inanılır. Taşaron olarak birçok suikast, faili meçhul cinayete katıldıkları da bilinir.

İkincisi ise, çıkar hesabı fazla ön plana geçmeyen grupların kurdukları Çete’lerdir. Aralarında emekli askerler, emekli polis ve kendilerine “vatansever” diyen kimi sivillerden oluşur. Genelde, bunların da Devlet’in çeşitli güvenlik kurumlarıyla ilişkileri vardır. Gizli bir destek, taktik alırlar. Korunurlar.

Ancak, Devlet garip bir varlıktır. İşini yaptırır, taşaronları kullanır, sonra birden tutum değiştirip aynı grup ve insanları hapse atar. Tarihimiz bu örneklerle doludur.

Derin Devletçilerin dikkatine...

Posta, 3.6.2006

Mehmet Ali BİRAND

04.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004