Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 11 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Hayatımıza format atalım

Hayatımızın ne kadar değerli olduğunu bilmemize rağmen hayatımızda çok bunaldığımız anlar olmuştur. Böyle anlarda bizi hayata yeniden bağlayacak bir destek, bir güç, belki de bir tesellî ararız. İşte böyle durumlarda bizi hayata döndürecek ve hayatın ne kadar kıymetli olduğunu anlamamızı sağlayacak bir yöntem vardır.

Bir çoğunuz belki hatırlayacaksınız ki, Can Dündar’ın “Arada Bir Bunaldığınızda” başlıklı etkili ve dokunaklı bir yazısı vardır. Yazarın okuduğu bir psikoloji kitabında deniyordur ki: “Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün”... Bu cümle ile çarpılır ve o da aynen öyle yapar. Kendi ölümünü ve cenazesini öyle bir canlandırır ki, kendisi de ve o yazıyı okuyanlar da gözyaşlarını tutamaz hale gelirler. Tüm sevdiklerini, yakınlarını bir bir gözden geçirir. Eşini, oğlunu, annesini, babasını ve tüm dostlarını, yakınlarını tek tek yerleştirir tabutunun çevresine. “Babaaa” diye ağlayan oğlunun sesini bizler de duyar gibi oluruz, içimiz sızlar. Ve biricik eşini düşünür, bir daha “Seni çok seviyorum” diyemeyecektir. Bir daha hevesle açamayacaktır çalan kapıyı. Ve yakınlarının “Vah vah erken gitti” gibi acı dolu sözlerini düşünür. Ve yazısının sonunda der ki: “Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen yeniden doğdum... Bilgisayar diliyle ‘Format attım hayatıma’...”

Okuyucularına da bir tavsiyesi vardır. “Lütfen arada bir buradan aldıklarınızı tartın, düşünün ve hayatınızı gözden geçirin” der. Ölümün kime ve ne zaman geleceğini yüce Allah’tan başka bilen olmadığını ve hazır yaşıyorken, nefes alıyorken yapabileceklerimizi yapmamızı, ertelemememizi söyler. “Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın ve en önemlisi; verdiği-vermediği, aldığı-almadığı her şey için, tekrar tekrar şükredin Yüceler Yücesi Yaradana” sözleriyle son bulur yazı. Ben de ilk okuduğum günden beri bu yazıyı arada sırada tekrar okurum. Tekrar düşünürüm, kendi hayatımı ve kendi cenazemi. Herşeyden önce inancımızın da bir gereğidir ölümü sık sık hatırlamak.

Peygamber Efendimiz (asm) “Ölmeden önce ölünüz”, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” gibi hadis-i şerifleriyle ölümü düşünmenin önemini sıkça vurgulamıştır. Kabir ziyaretlerini tavsiye etmiştir. Asrın âlimi Bediüzzaman Said Nursî de, her insanın içinde bulunduğu hazır zamandan hayâlen istikbale giderek kendi akibetini görebileceğinden bahseder. Bir çok defa kendisi de, kendi ölümünü düşünüp, kendi cenazesini müşahede etmiştir. İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-ı mevt olduğunu belirtmiş; onu “ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak” şeklinde tarif etmiştir.

Hepimiz bir gün ölümü tadacağımıza göre, öleceğimizi düşünmeden yaşamak deve kuşunun durumundan farksız olur. Öyleyse arada sırada mutlaka kendi cenazemizi düşünelim. Ve tekrar içinde bulunduğumuz hayata döndüğümüzde geçmişteki hatalarımızı tekrarlamayalım, günahlarımıza samimi bir şekilde tevbe edelim, sevdiklerimize daha sıkı sarılalım, hayatımızın kıymetini bilelim. Yeni bir sayfa açalım. Yani biz de bir format atalım hayatımıza. Yeniden başlayalım herşeye.

Her nefesimizin, her ânımızın değerini bilerek, ömrümüzü hayırlarla geçirmemizi Cenâb-ı Allah’tan niyaz edelim.

“Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle; dinleyelim. Yoksa sus! Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.” (Sözler, s. 37)

Mehtap YILDIRIM

11.06.2006


Dünya dili olmanın yolu...

İçinde bulunduğumuz günlerde (9-16 Haziran) yapılan 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyatı’nı duyunca çok sevindim. Çünkü dünyanın hemen tüm ülkelerinden toplam 355 öğrenci katılıyor. Dolayısıyla da bu organizasyon, dünya dili olma yolunda Türkçe’ye önemli katkılar yapacaktır şüphesiz. Ancak Türkçe ile ilgili bu sevinçli haberi okurken, “acaba” demekten kendimi alamıyor ve iflâh olmaz bir dil yanlışlığının olabileceği endişesiyle, “Yahu Türkçe dünya dili olma yolunda ilerleyecekse, sağlam ve doğru bir şekilde kullanımı gerekmez mi?” şeklinde bir düşünceye kapılmadan edemiyorum.

Söz konusu organizasyon çoğu yerde, hatta afişlerde bile “olimpiyatı” değil de “olimpiyadı” şeklinde verilmiş. Diyorum ki, bu olimpiyat kelimesi bizim bildiğimiz tipik “Olimpiyat Oyunları” şeklindeki kelime grubunda geçen “olimpiyat” değil mi? Öyle ise, Türkçe’de sert sessizlerin yumuşaması ile ilgili kuralda geçen, “Bazı istisnaî durumlarda sert sessizle biten bir kelimenin sonuna ünlüyle başlayan bir ek getirildiğinde yumuşama olayı olmaz” ibaresinin dikkate alınmadığı ortaya çıkmaz mı? Sahi “olimpiyatı” değil de “olimpiyadı” şeklinde yazılmasının sebeb-i hikmeti ne ola?

Daha önce de kısmen değindim. Hemen çoğu kitapta, işyerlerinin camekânlarını süsleyen ilânlarda böylesi bir yanlış öğrenmenin çığ gibi büyüdüğünü fark ediyorum. Bu durum giderek, “galat-ı meşhur” hükmüne geçecek gibi. Bugün çoğu yerde, sözgelimi, “Batıkent’te” yerine “Batıkent’de” kullanımı yaygınlaşıyor. Yani özellikle Türkçe’nin tabiatından doğan “sonu sert ünsüzle biten özel isimlerde kesme işaretinden sonra gelen yumuşak ünsüz benzeşerek sertleşir” kuralı tarumar edilmektedir. Hâl böyle iken “Olimpiyatı” şeklinde olması gereken bir kelime de “olimpiyadı” şeklinde oluyorsa, “Yahu, toplum olarak kavrama yetimiz mi karıştı? Dil konusunda neden tersinden düşünüp paradoksal hatalar işliyoruz?” diye kendime sormadan edemiyorum.

Buraya kadar anlattığım, işin kural tarafı. Bir diğer tarafı da, “Türkçe dünya dili olma yolunda” gibi iddialı bir sözü okuyup da, hemen yanıbaşında, “İstanbul Caz Festivali için start” diye bir cümle içinde verilen bir haberde, “başlama”ya karşılık gelen ve aynı zamanda iğreti duran “start” kelimesi sizi düşündürmeye yetmez mi?

Bununla birlikte; gittikçe sorumsuzca, yeri geldiğinde bilinçsizce “Q,W, X” kullanımının rağbet gördüğünü görmek, bunun yanında derme çatma kelimelerden oluşan cümlelerin ortalıkta cirit attığına şahit olmak, “Türkçe dünya dili olma yolunda” düşüncesinde olma ümidini eksiltiyor insanın. Hayır, karamsar değilim; sadece atılacak adımların her yönden sağlam ve sistemli olmasından yanayım. Yoksa, bir tarafı yamarken, diğer tarafın su kaçırması gibi bir tablonun aldatıcı olabileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

Birkaç yıl önceydi; bir söyleşide, “ABD nasıl oluyor da tüm dünyada uygulamak istediği politikayla ilgili müthiş bir hegemonya kurabiliyor; tüm dünyayı inandırabiliyor?” şeklinde bir soruya, “ABD bir politikayı devreye sokmuşsa önce bunun bilimsel verilerini akademik çevrelerden toplayarak aydınlarını işin içine katar; sonra politikacıların büyük çoğunluğuna onaylatır, gerekli psikolojik altyapıyı oluşturmak için de tüm ulusal basınını devreye sokarak, başta halkını, sonra da dünyayı inandırmaya başlar. Dolayısıyla da büyük bir dev dalga çıkıyor muhalif kişi ya da devletlerin karşısına. ABD’nin yaptığı, topyekûn hareketten ibarettir” şeklindeki cevap hep aklımda kalmıştır.

Anlayacağınız, Türkçe dünya dili olacaksa, bu tarz bir dev dalga hâlinde sistemli bir şekilde yükselebilmelidir. Aksi takdirde, kuralı ihmal edilen bir dilin dünya dili olamayacağı biline…

Habib FİDAN

11.06.2006


Bu sesi duyan yok mu?

Önce “toplumsal mutabakat”, ardından “kurumsal mutabakat”, onun arkasından kim bilir daha neler gelecek… Çözüm için ortaya atılan sürelerin başı sonu gelmiyor.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi, Türkiye’de yıllardır uygulanan “kanunsuz” başörtüsü yasağından bahsediyoruz.

Türkiye’de yapılan demokratikleşme ve AB reform sürecinde yaşanan bütün ilerlemelere rağmen, başörtüsü yasağının kaldırılması yolunda henüz bir ilerleme görülmediği gibi, yasak her geçen gün derinleşiyor. Başörtülüler örtüleri ile okuyamıyor, çalışamıyor…

Yasağı genişletmek için, tanımı dahi yapılamayan “kamusal alan”lar icat edildi. Meclis başkanının, başbakanın, bakanların eşlerinin başı örtülü olduğu için bu kapsamda değerlendirilip, tartışma konusu yapıldı. Eşi başörtülü olduğu için subay ve astsubaylar ordudan uzaklaştırıldı. 28 Şubat sürecinde binlerce başörtülü memur görevlerinden atıldı.

Anayasa ve kanunlarda başörtüsüyle ilgili bir yasak yokken, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın çeşitli kararlarında yasağa temel aramanın hukukla bağdaşır bir tarafı yok.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana çıkarılan ve Anayasa dahil yürürlükte olan hiçbir kanunda, kadın kıyafetini düzenleyen ve başörtüsü takmayı yasaklayan herhangi bir kural yok. Başörtüsü yasağının tek dayanağı gösterilen Anayasa Mahkemesi’nin Ek 17. maddenin iptaline ilişkin dâvâda verdiği ret kararının gerekçesinin hukukî hiçbir bağlayıcılığı bulunmuyor. Şu anda yükseköğretim kurumlarında başörtüsü takmak yasak değil, aksine söz konusu yasayla güvence altına alınmış.

* * *

Kimileri “Örtü neyin simgesi?” diye sordu. Bu sorulara yasakçı zihniyette olanlar “Siyasî tercihlerin simgesidir” diyerek örtülenlere sormadan, örtünenler adına ahkâm kestiler. Başını örtenler ise yıllardır, “Örtü Allah’ın emridir, onun için başımızı örtüyoruz” diyor.

Onbinler Ankara’ya “başörtüsü özgürlük” diye toplanarak, “toplumsal mutabakatı” gösterdiler, sorunun çözüm merciinde olanlar “mutabakatı” yine görmedi. Tâ Şanlıurfa’dan, İstanbul’dan, Çankırı’dan bu kanunsuz yasağın kalkması için günlerce yürüyerek Ankara’ya geldiler, siyasîlerle görüştüler, günlerce çadırda yatıp kalktılar yine görmediler. Seçim meydanlarında “başörtüsü sorununu çözeceğiz” dediler, ama yıllardır çözmediler.

Hukukî olmayan ve keyfîliğe dayanan yasak, insanları ağır mağduriyetlere uğratmaya devam ediyor.

* * *

Birçok sivil toplum kuruluşunun içinde yer aldığı “İnanç özürlüğü platform”ları İzmit’te 60, Ankara’da 18 haftadır kar, yağmur, çamur, sıcak demeden her Cumartesi günü bir araya gelip “başörtüsüne özgürlük eylemi” yapıyorlar. Her hafta bir sivil toplum örgütü başkanı veya yetkilisi bu kanunsuz başörtüsü yasağının kalkması için açıklamalar da bulunuyor, o haftanın gündemine uygun bir olayı dramatize ederek seslerini duyurmaya çalışıyor. Açıklamaları bir cümlede özetlemek mümkün, “Kanunsuz başörtüsü yasağı kalsın. Binlerce insan mağdur edilmesin…” Ancak seslerine şu ana kadar bir cevap veren olmadı.

Ankara İnanç Özgürlüğü Platform’un 13. haftasında “Başörtüsüne Özgürlük” eyleminde biri başı açık, diğeri başı kapalı olan MAZLUMDER Gençlik Komitesi üyelerinden Selma Karataş ve Gülsün Özmen’in “Şimdi Görün Bu Fotoğrafı İşte Eleleyiz” başlıklı açıklamaları yasakçılara en büyük cevap olmuştu. Öğrenciler, “Gençler olarak hiç ümidimizi yitirmedik. Başı açığı, örtülüsü, uzun saçlısı, kısa tıraşlısı, sakallısı hep bu ülkede bir gün farklı kitlelerin ortak zeminde kardeşçe yaşayacağına inandık… Haykırıyoruz şimdi görün bu fotoğrafı, görsün mutabakat isteyen ve uzlaşmayı hiç göremeyenler” diye yasakçılara seslenmişlerdi.

“Okul kapısında arkamda bırakmak istemiyorum artık arkadaşımı... Aynı emeği gösterip, aynı kaygıyla buralara kadar beraber geldiğim yol arkadaşımı, dostumu bırakmak istemiyorum o sürgülü kapının arkasında ya da o gerçek bir insanlık ayıbı olan ‘tecrit kulübesine’ terk etmek istemiyorum” diye “sağır” kulaklara seslenirken, aralarında hiçbir sorunun olmadığını vurguluyorlardı.

* * *

Biz de buradan yasakçılara ve bu sorunu çözme konumunda olanlara sesleniyoruz: Bu seslere kulak verin. Önyargılardan kurtulun, bir de başörtüsü mağdurları penceresinden bu yasağı değerlendirin…

Bir insan hakkı ihlâli olduğu apaçık ortada olan başörtüsü yasağı hemen, şimdi, derhal kaldırılmalıdır. Çünkü özgürlükler ertelenemez…

Mehmet KARA

11.06.2006


Diyalog Grubu hizip kurbanı

5 AKP’li, 4 CHP’li, bir Anavatan’lı ve bir de bağımsız milletvekili bir araya gelirse ne olur? Tabiî ki iyi olur. 11 Milletvekili TBMM’de Diyalog Grubunu oluşturdu. Grubun başkanlığını AKP’li Yaşar Yakış, Başkan Yardımcılığı görevini ise CHP’li Bülent Tanla üstlendi.

Tıkanmaları aşmak ve uzlaşmayı sağlamak üzere kurulan diyalog grubu önce Meclis Başkanı Bülent Arınç, sonra da Başbakan Erdoğan’ı ziyaret ederek oluşum hakkında bilgi verdi. Ancak, Baykal’a da bilgi vermek isteyen grup olumsuz cevap aldı. Zira grubun CHP’li üyelerinin hepsi bir şekilde Baykal’la ters düşmüş isimlerdi. Bülent Tanla ve Ersin Arıoğlu bir süre önce parti yönetimiyle anlaşamayarak MYK’dan istifa etmişti. Zeynep Gürel; Kemal Derviş’e, Yüksel Çorbacıoğlu da Zülfü Livaneli’ne yakındı.

Grup Cumhurbaşkanı Sezer ve yüksek yargı organlarının başkanlarını da ziyaret edeceklerini ifade etti ama Baykal’ın vetosu grubun çalışmalarını da başlamadan bitirdi. CHP’nin parti içi “diyalog” problemi, Meclis’teki “partilerarası diyalog”a da yansıdı.

**

Akşam ne yediğini unutan vekil

TBMM Adalet Komisyonu, temel ceza mevzuatına uyum amacıyla 170 kanunda değişiklik öngören yasa tasarısını ele aldı. Tasarıda ele alınan konular içinde okunmasında bile güçlük çekilen metinler ve başlıklar var. Komisyondaki görüşmede zaman zaman gergin ve komik anlar yaşandı.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Komisyon Başkanı Köksal Toptan ve AKP milletvekilleri tasarının bir an önce komisyondan geçmesi için gayret gösterirken CHP’liler özellikle de Orhan Eraslan —haklı olarak— bazı metinleri anlamakta güçlük çektiğini söyleyip her maddede konuşma gereği hissetti.

Her maddeye itiraz eden Orhan Eraslan, milletvekillerinin kendisine bakışlarını eleştirerek, “Anlamadığım bir şeye nasıl el kaldırırım. Arkadaşlar çok konuşuyorum diye bana psikolojik baskı yapmasınlar. Ben herhalde geri zekâlıyım onun için anlamıyorum. Anlayan ileri zekâlı biri varsa bana anlatsın” isteğine Bakan Çiçek, “Bakanlık temsilcileri var onlar sakıncalı olup olmadığını söylesin” cevabı verince yine Eraslan tarafından anında karşılık buldu: “Eğer bakanlık temsilcisinin onayına kaldıysak burada ne işimiz var.”

Ortadaki probleme AKP’li Mahmut Durdu, “Anlamadığınız kısımlar ofisinizdeki diğer kaynaklarda vardır. Onlara bakmalıydınız. Ben anlıyorum, siz niye anlamıyorsunuz” biçiminde bir öneri getirince Eraslan, “Anladıysanız bize anlatın o zaman” dedi. Durdu da, “Ben dün akşam ne yediğimi hatırlamıyorum ki” diye karşılık verince gergin ortam bir anda kahkahalarla yumuşadı.

**

Şartlı eğitim

Bilkent Üniversitesi Ankara, Erzurum, Malatya, Şanlıurfa ve Van’da Eğitim Bilimleri Enstitüsü ve bunlara bağlı ilköğretim ve orta öğretim okulları kuracak. Söz konusu Bilkent olunca teklif hemen Meclise geldi. Tasarı Millî Eğitim Komisyonunda kabul edildi.

Okullar iki yıl sonra eğitime başlayacak. Her ilde bin öğrencinin eğitim alacağı ilköğretim ve orta öğretim okullarına gidecek öğrencilerin en az yüzde 70’i burslu, geri kalan kısmı ücretli olacak. Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Doğramacı, “Okullarımızın esas amacı, dünyaya oynamak” şeklinde iddialı konuşsa da tasarı gerekçesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine gitmesi gereken “mühendis, doktor, hâkim, öğretmen ve subay”lara ve çocuklarına ortam hazırlamak olduğu açık açık belirtiliyor.

Çok geç kalınmış bir adım ama yine de zararın neresinden dönülse kâr. Gerçi bunun için Bilkent’e önemli avantajlar da sağlanmış ama konu eğitim olunca akan sular durur. Eğitim yatırımı özellikle de doğuda olunca yatırımcılara çok cazip avantajlar sağlanmalı ki özel sektör bu işe girsin.

Hepimizin bildiği gibi, “eğitim şart!”

**

“Kalite”li Meclis

Siz bakmayın Meclis’teki tartışmalara. Her ne kadar siyasiler bazen birbirlerine ağza alınmayacak cümleler sarfediyorsa da kaliteden ödün verilmiyor. TBMM yakında dünyanın en kaliteli meclislerinden biri olacak. Artık çalışmalar son aşamada. TSE tarafından tetkikleri yapılacak olan TBMM belgesini aldıktan sonra siyasete de kalite gelmesini bekliyoruz.

Meclis daha önce TS 13001 (HACCP) yani Gıda Güvenliği belgesini almıştı. Şimdi de ISO 9001 kalite belgesini alacak.

Kemal BENEK

11.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004