Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Savaşların ardındaki örtülü niyet: Enerji

Sessiz ve meraklı bir şekilde Birleşik Devletler, Basra, Orta Asya, Karadeniz Havzası, Afrika ve dışındaki büyük enerji ve petrol kaynaklarını kontrol etmede aşikar bir biçimde arkadan dolanıp vurma stratejisi izliyor.

ABD’nin küresel enerji kontrol stratejisi, bugüne kadar Washington tarafından “demokrasi” örtüsü altına gizlenen, Irak’ta epey pahalıya patlayan rejim değişikliğinin gerçek sebebi olarak iyice netleşmiş durumda. George W. Bush, Batı Yakası askeri emeklilik töreninde yaptığı konuşmada da bu vurgusunu sürdürdü ve Amerika’nın güvenliğinin, özellikle de Ortadoğu’da, demokrasiyi kabul ettirmeye bağlı olduğunu söyledi. Bush, “Bu sadece bir başlangıç. Geleceğin özgürlüğe ait olduğu ve her ulusun özgürlüğe ulaşana kadar dur durak bilmeyeceğimiz mesajı Şam’dan Tahran’a kadar yayıldı.” diye konuştu.

Eğer mevcut eğilim bu şekliyle sürüp giderse, yayılan Bush tarzı demokrasi değil, Rusya ve Çin’in büyük petrol ve gaz enerji arzlarındaki nüfuzu olacaktır. Enerji kontrolündeki mücadele, Washington’ın Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Belarus ve Kırgızistan’daki yüksek riskli “renkli” devrimleri desteklemesinde kendini gösteriyor. ABD’nin Batı Afrika körfezindeki Gine devletlerindeki eylemlerinin arkasında, tıpkı Sudan’da olduğu gibi, tüm kaynakların yüzde 7’sinin Çin’e ihracı bulunmaktadır. Bir diğer nedense Venezüella’nın Hugo Chavez’i ve Bolivya’nın Evo Morales’idir.

Bununla birlikte, son aylarda küresel enerji hakimiyetindeki bu strateji ki ABD için en öncelikli stratejidir, amaçladığı şeyin aksini doğurmuştur: Geleneksel düşmanlıklara rağmen ellerindekinden başka bir ihtimalleri olmayan devletlerin “gönülsüz koalisyonları” ve tüm enerji geleceklerini tehlikeye atmamak için ve tüm kontrolü ABD’ye kaptırmamak için onunla işbirliği.

Washington’da bazıları, Çin ve Rusya tarafından yapılan açıklamaların, ABD’nin enerji projesinin başarılması açısından önemli olduğunun farkına varmaya başladı. 1972 yılında Nixon’ın Çin’e açılmasının mimarı olan Dışişleri eski Bakanı Henry Kissinger da dahil Çin konusunda ilk adımı atanların yardımlarının aksine, Beyaz Saray nisan ayında Çin Başbakanı Hu Jintao’yu akşam yemeğinde ağırlamayı reddetti, bunun yerine kısa bir öğle yemeği ile geçiştirdi. Kısaca, Washington, Hu’yu yüzünde diplomatik bir tokatla karşıladı.

Aynı zamanda, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Rusya’nın Putin’ini iç insan hakları meselelerine yönelttiği açık saldırılarla ve Batlık devletlerinden Litvanya’daki konuşmasında vurgu yaptığı enerji politikasına dair konuşmasında küçük düşürdü. Cheney, Rusya’yı “halkının haklarını adaletsizce kısıtlayan hükümet” olarak tanımladı ve bu ülkeyi “enerji şantajı yapmak ve korkutmakla” suçladı. Sonrasında, Rice, Rusya’ya demokratik reformlar konusunda baskı yapılması gerektiğini açıkladı. Aynı şekilde Rice, Çin’i Asya’daki “negatif bir güç” olarak niteledi.

Washington, Çin’i her daim petrol politikaları konusunda “oyunu kuralına göre oynamamakla” ve sanki ABD’nin son yüzyıldaki politikası bundan farksızmış gibi enerjiyi daha kaynağındayken kontrol etmeye çalışmakla suçladı. Biri ABD Hazine tahvillerindeki en büyük yatırımcı, diğeri dünyanın en gelişmiş ikinci nükleer gücü olan bir ülkeye karşı eşzamanlı tavır almak Washington’ın küresel hakimiyetinde sanki her şey muntazam gidiyormuş düşüncesini yansıtıyor.

15 Haziran’da Çin ve Rusya’nın liderliğini yaptığı Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), İran’ı tam üye olmaya çağırdı. Eğer tam üyelik ertelense bile, bu davet Rusya ve Çin’in İran ile Avrasya enerji işbirliğinde yakın bir birlikteliği kesinleştirmek istediği anlamına gelir. ŞİÖ’nün amacı, kapsadığı ülkelerle birlikte her alanda işbirliği ve temelde de ABD hegemonyasına karşı çıkmaktır. Birliğe üye bazı ülkeler son aylarda ABD bağımsızlığından kurtulmak için önemli adımlar attı, hem parasal anlamda hem de enerji alanında.

Zaman, 25 Haziran 2006

F. William Engdahl

26.06.2006


 

İki açıklamaya dair gecikmiş notlar

“Şemdinli kararı”nı saymazsak geçen hafta ülkeyi iki açıklama çok uğraştırdı. Bunlardan ilki (sırasıyla) Başbakan Erdoğan’a, diğeri ise CHP Genel Başkanı Baykal’a aitti.

Biliyorsunuz, Başbakan, Hırvatistan ve Makedonya’ya yaptığı geziden dönerken uçakta gazetecilerle yaptığı sohbette söz dönüp dolaşıp yine malûm konuya gelmiş ve meslektaşlarımız sonunda Erdoğan’dan bir “cumhurbaşkanı tarifi” almayı başarmıştı.

(Ne dersiniz, Türkiye’yi yönetenlerin -yeni değil, eskiden beri- önemli açıklamaları hemen her zaman ayakları yere değerken değil de uçakta yapmaları; benzer şekilde ülkenin gazetecilerinin de önemli soruları uçağa saklamaları, sizce de ilginç değil mi?)

Gayet güzel hatırladığınız gibi Başbakan’ın verdiği “tarif” üzerine geliştirilen çeşitlemeler Başbakan daha havaalanından ayrılmadan başlamıştı. Medya köşelerinden yükselen yorumların büyük bölümünün “tarif”i şu iki açıdan okudukları gözleniyordu: 1- Bakın sonunda kendisini tarif etti! 2- Kendisini tarif etmiş olamaz, çünkü tarifte barış, sevgi, uzlaşma var!

Peki söz konusu “tarif” benim için ne ifade ediyor? Ben herşeyden önce, Başbakan’ın söz konusu tarifi gözünde bizzat kendisini canlandırarak yapmaya koyulmuş olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Olur mu böyle şey Allah aşkına... Bu “tarif” alma işlemi gazetecilerin ısrarı sonucunda “Cumhurbaşkanı’nın doğup büyüdüğü il ya da ilçe ‘K’ harfiyle mi başlamalı yoksa ‘A’ harfiyle mi?” gibi sorularla donanmış hepten manasız bir oyuna dönüşmüş olsaydı, bakın o zaman ben de “Başbakan kendisini tarif ediyor” diyebilirdim. Oysa biliyoruz ki durum böyle değil; Başbakan, benzer bir soru ile karşılaşan her vatandaşın yapacağı gibi geleceğin cumhurbaşkanını son derece genel bir takım hasletlerle donatmakla meşguldü.

Bir adım daha ileriye giderek şunu da ileri süreceğim: Artık “tarif” de vermeye başlayan Başbakan cumhurbaşkanlığını aklından bile geçirmemektedir. Ama haklı olarak bugünden “Hayır aday olmayacağım” da dememektedir. Dememektedir, çünkü bu suskunluk sürecinde tarifine uyan “adayını” son ana kadar açıklamayarak, AKP’de ortaya çıkabilecek muhtemel bir “adaylık yarışı”na fırsat vermemek ve zamanı gelince adayını sorunsuz biçimde seçtirebilmek istemektedir.

Yoksa hayal edin: Başbakan yarın “Hayır aday olmayacağım” açıklamasını yapsa, AKP’deki “adaylık yarışı” kısa sürede nasıl bir özellik kazanacaktır? TBMM Başkanı Arınç’ın şimdiden, “Erdoğan yoksa ben adayım” mealindeki açıklamasının yol açacağı tartışmaları hatırlatmıyorum bile...

Geçen haftanın bir diğer önemli açıklaması da (“Şemdinli kararı”nı unutmuyoruz) Baykal’dan gelmişti. Baykal, “insanın tüylerini diken diken eden” şu açıklamayı yapmıştı: “Cumhuriyet milli mücadeleyle kazanıldı. Sandıkta kaybedilmeyecek.”

“Diken diken eden” diyorum, çünkü -inanın- kendisini sosyal demokrat-sosyalist olarak niteleyen bir siyasetçinin ağzından sosyal demokrasi-sosyalizm tarihine, teori ve pratiğine bu derece ters bir başka açıklama duymak imkansızdır. Fransız, Alman, Avusturyalı, İngiliz, Rus (...) farketmez; Fransa’da İkinci Cumhuriyet’ten itibaren her milletten sosyalistin elde edebilmek için en fazla asıldıkları şey olan “Sandığı” bu derece sorumsuz bir biçimde harcamak da bu ülkenin “sosyal demokrat” partisine kısmet oldu... Aslında üzülmeyi gerektiren bir açıklama bu... Üzülmemek mümkün mü? Hadi diyelim ki Deniz Baykal tek başına böyle düşünüyor; peki ya onun başında bulunduğu partiye hiç değilse sandık başında destek vermiş yüzbinler? Onların genel başkanlarına bu konuda söyleyecek tek bir lafları yok mu?

Baykal’ın bu açıklaması o derece “diken diken eden” türdendi ki, Fatih Altaylı (bile) bu işe bozuldu. “Bu cümle ‘iyi niyetle’ söylenmiş olsa dahi, ‘antidemokratik’ çağrışımlar yaratacak nitelikte” diyordu. (Ne “iyi niyet”i, neyin “çağrışım”ı!) Altaylı, Baykal’ın açıklamasının, üzerinde biraz oynanarak, hazmı kolay bir hale nasıl getirileceğinin tarifini de veriyordu: “Baykal, bu cümleyi, ‘Türk milleti Cumhuriyet’i milli mücadele ile kurdu, sandıkta kaybetmez’ diye kurmuş olsaydı, belki daha doğru yapmış olurdu.”

Ne dersiniz, “cümleyi böyle kurmak” sorunu ortadan kaldırır mıydı?

Yeni Şafak, 25 Haziran 2006

Kürşat Bumin

26.06.2006


 

Dalganın ardındaki ‘büyük para’

(...) Halen yaşanmakta olan ve Türkiye’yi de fazlasıyla etkileyen dalgalanmanın küresel sermaye hareketleriyle tetiklendiği bir gerçek. Dünyada nema, yani getiri peşinde koşan muazzam bir mali varlık birikimi var. Merrill Lynch ve Cap Gemini adlı kuruluşların Yüksek Mali Varlık Sahibi Bireyler araştırmasının 2005 yılına ilişkin bulguları geçen hafta içinde açıklandı.

Araştırma, dünyada mali varlığı 1 milyon doların üzerinde olan 8.7 milyon kişi bulunduğunu ve bunların 33.3 trilyon dolarlık bir mali varlığa sahip olduğunu ortaya koyuyor. Dolar milyoneri kişilerin sayısı % 6.5, sahip oldukları varlık tutarı ise % 8.5 artmış 2005 yılında.

Bu kişilerin sahip olduğu mali servet ABD’nin milli gelirinin üç katına yakın, dünyada yaratılan toplam katma değerin yarısı mertebesinde. Dünyanın önde gelen finans kuruluşları, bu muazzam mali varlığa (ve daha küçük miktarlardaki tasarruflarla, emeklilik fonlarının ve diğer kurumların birikimlerine) en iyi getiriyi sağlama çabası içinde sermayeyi küresel boyutta yönlendiriyor.

Son dört yılda olduğu gibi, bazı dönemlerde bizim gibi YP ülkelerindeki getiriyi daha cazip gördüğü için de bu ülkelere daha fazla yöneliyor.

Şimdi küresel likidite bolluğunun bittiği ve YP (Yükselen Pazar) ülkelerine yönlendirilen paranın azaldığı hatta geri çekildiği bir döneme girmiş bulunmaktayız.

Milliyet, 25 Haziran 2006

Osman Ulagay

26.06.2006


 

Kodern köleler

New York’tayım... Sararmış ve kurumuş, adeta gazele dönmüş kızıl ağaçları ile Central Park’taki kuru bir bankın üzerinde oturup New York’un kalabalığından kaçıp sığınabileceğim tek adresim...

Belki de tek sığınak ve insanca nefes alınan en sakin yer... Çünkü kalabalığa karıştığınızda gökdelenlerin arasında, karıncaların kervanına katılan ufak ve anlamsız birine dönüşüverdiğinizi anlıyorsunuz...

Paris, Londra, Viyana, Moskova, Roma, Sdney, Pekin, Barcelona, Madrid, Zürih kentlerini her gördüğümde aynı duygularla ayrılmıştım...

*

Manhattan adasındaki gökdelenlerin içinde milyonlarca insanın nefes aldığına, koşuşturmasına ve yaşadıklarına her defasında şahit oldukça şaşırırım...Milyonlarca komşusundan hiç birini tanımadan bir arada cam kafesler içinde yaşamak ne garip bir duygu olsa gerek.

Eskiler şakayla karışık derdi ki;

-Baba ile oğul Selimiye Kışlası’nda askerlik yapmış ama birbirlerini göremeden terhis olmuş.!

Bugün bırakalım kışlayı, başta İstanbul olmak üzere tüm kentler New York ve eskilerin deyimiyle adeta Selimiye Kışlası gibi...

*

Sürekli eski zamanları ayıplayan, yargılayan, kör ve kolaycı bir yanımız ve alışkanlığımız var.

‘Eskiden kölelik varmış’, ‘eskiden ağalık varmış’ masallarıyla günümüzdeki yaşananları görmemenin hastalığı bize bulaştığı günden beri her lafa ‘eskiden’ diye başlarız...

“Zincirli Köleler”in devri bitmiş ama şimdi başka zincirlere bağlanan köleler var.

Paraya, mücevhere, gökdelenlere, arabalara bağlı modern köleler...

Bu hastalığa sadece bizler değil, Amerika basını da yakalanmış. Durmadan köle İsaura’lar, kovboylar, kızılderililer ve siyahların köle olarak çalıştırıldığı dönemler beyaz perdeye aktarılıyor, yazılıyor ve çiziliyor...

Tarihin sarı sayfalarında olup bitenlere bakmak da hoş da...

Lakin bir ders çıkarmak kaydıyla.

Yani tekerrür etmemesi şartıyla...

Ya bugün?

Anlaşılan tarihin yaprakları altında gölgelenme alışkanlığı sadece bize mahsus değilmiş... Dün olup bitenlerle ilgilenmek, demek ki dünyanın her yerinde yaygın.

*

Dünü bırakıp bugüne bakalım.

Hali vakti yerinde olanların evlerinde sabahtan akşama kadar temizlik yapan, hizmet eden yabancı kadınlara ne demeli?

Eskiden atların tımarını yapanlar varmış da, bugün şöforler neye bakıyor?

Eskiden ağaların silahlı adamları varmış.

Bugün patronların korumaları ne iş yapıyor?

Eskiden ağaların işçileri varmış

Bugün işadamlarının fabrikalarında çalışanlara ne deniyor?

*

Ne fark var, dün ile bugün arasında?

Dün alaturka zamanlarda alaturka yaparken, bugün sadece zamanın alafranga olmasından dolayı zorunlu olarak her şey alafranga yapılıyor.

Dün klasikleşti, bugün ise modern...

Modern zamanların kölelerini (ki köle denilmemeli) ne hikmetse bugün kimse görmüyor...

Takıldık eskiye...

Takılıp kaldık doğuya...

Düne ait destanları ya da hikayeleri anlatmakla bir gerçeğin savunucusu olduğunu iddia edenler bugün yaşananların da yalancısı değiller mi?

Diyorum ki, ne düne ait çalışma hayatının kaçınılmazlarını, ne de bugüne ait iş hayatının kaçınılmaz düzenlerini kimsenin ne aşağılamaya, ne yargılamaya ne de sömürmeye ve bunlar üzerinden rant elde etmeye çalışmamalı...

Kim ne biliyorsa oturup düzeltmeye bakmalı...

Bozuk plaktaki bitmeyen senfoniyi hiç durmadan çalan pikap gibi daima ‘eskiden böyle imiş’ lafını artık bırakalım da, bugüne bakalım.

*

‘Dün köleler varmış’ lafını tekrarlamakla köleliğin kaldırılamayacağının şuuruna varalım. Bugün hala kölelik varsa, bunu nasıl yok edeceğimizin hesabını yapalım...

Yoksa tarih nasıl düne ait sömürgelere ilkel kölelik devri dediyse, bugüne ait sömürgeciliğe de modern, kölelik devri diyecektir...

Tabii, bugün ‘dün’ olmadan...

Türkiye, 25 Haziran 2006

Mehmet Soysal

26.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004