Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

And olsun ki Biz Dâvûd'a lûtufta bulunmuştuk. "Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbih edin" dedik. Demiri de onun için yumuşattık.

Sebe’ Sûresi: 10

07.07.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim kendisini büyük görür ve böbürlenerek yürürse, Allah'ın huzuruna Allah kendisine gazap etmiş olarak varır.

Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3620

07.07.2006


Beşerin isim bulamadığı zulümler

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.) İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur’ânî.

“Gerçekten insan çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzâb Sûresi, 33:72.) İşte mâhiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm. Sırrı şudur:

Beşerde, hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyul fıtraten tahdit edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor.

Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

Evvela: Şahıs itibarıyla, bir şahıs çok evsafa câmidir. Onların içinde bir sıfat, adâveti celb etse, birinci âyetteki kanun-u İlâhî iktiza eder ki, adavet o sıfata inhisar etsin, mecma-i evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin.

Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zâlimaneyle, bir câni sıfat için, o evsaf-ı mâsumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husûmet, hattâ onda da iktifa etmiyor; akrabasına da, hattâ meslektaşına da zulmünü teşmil eder. Birşeyin müteaddit esbabı olduğundan; olabilir, o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O halde sıfat caniye değil, kâfire de olsa, o zat câni olamaz.

Cemaat itibarıyla görüyoruz ki, bir şahs-ı muhteris, bir intikamla veya muntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikirle demiş ki, “İslâm parçalanacak veyahut hilâfet mahvolacak.” Sırf o meş’um sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enaniyetini, tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini—el’iyazübillah—uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfirânesini, hayale gelemez cerbezeli tevillerle adalet suretinde göstermek ister.

Sünûhat, s. 39-42

Lügatçe:

kuvâ: Kuvveler, hisler.

müyul: Meyiller, arzu ve istekler.

tahdit: Sınırlama, hudutlandırma.

hubb-u nefis: Nefis sevgisi.

ene: Benlik, ego.

eşkâl-i habîse: Pis şekiller.

hodgâmlık: Kendini düşünmek, bencillik.

hodbinlik: Kendini görmek.

hodendişlik: Kendisi için endişe etmek.

inzimam: Birbirine ilâve olunmak, katılmak.

ekberü’l-kebâir: Büyük günahların en büyüğü.

evsaf: Vasıflar, sıfatlar.

adâvet: Düşmanlık.

mecma-i evsaf-ı masume: Masum vasıfların toplandığı yer.

zalûm-u cehûl: Çok cahil ve çok zalim.

mevsuf: Vasıflı, sıfatlı.

Bediüzzaman Said NURSİ

07.07.2006


Müneffis

Allah (c.c.), Müneffis’tir. Yani acı ve ıztırap esnasında kulunu yardımsız bırakmaz, rahmetini lütfeder, nefes aldırır, kederlilere sabır verir, sıkıntılarda ferahlık ve hafiflik ihsân eder. Cenâb-ı Allah dertli kullarına dertleri içinde ferahlık ve teneffüs verir. Mahlûkâtına musîbetler arasında merhamet eder. Âfetler altında inleyen kullarına bir iltifât bahşeder, bir tebessüm lütfeder. Umûmî celâl tecellîlerinden acı çekenleri husûsî rahmetine alır.

Müneffis ismi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebir’de vârit olmuştur.1

Cenâb-ı Hakkın, kâinat sarayının teşekkülünde muazzam ve küllî kanunları câri kıldığını, bu kanunların hükümlerini hiçbir şeyin geçersiz kılamayacağını, küllî ve umûmî kanunların baskısı ve tazyiki altında sıkılan ve feryat eden ruhlara ise hususî olarak yine bizzat Cenâb-ı Hakkın imdat ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, küllî ve umûmî düsturlar içinde hususî ihsanları, husûsî imdatları ve husûsî cilvelerinden dolayı her şeyin her vakit her ihtiyacı için Allah’tan imdat isteyebildiğini ve her dertlinin Allah’ın yardımına baktığını kaydeder.2

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, ne kadar iyilik, ne kadar güzellik ve ne kadar nîmet varsa hepsi, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın rahmet hazinesinden ve husûsî ihsânlarından gelmektedir.3

Cenâb-ı Hak, Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için, âdetullah dediğimiz küllî düsturları icrâ etmekte ve umûmî kanunları uygulamaktadır. Ancak bu umûmî kanunlarının uygulanışı sırasında az sayıda bir kısım mahlûkat zarar görebilmekte, ıztıraba düşebilmektedir. Musîbet ve şer denilen tecellîler esasen bundan ibârettir. Bir başka ifâdeyle, Cenâb-ı Hak küllî maslahatlar getiren o kanunları korumak ve onlara riâyet etmek için o cüz’î, fakat şerli neticeleri de halk etmektedir. Ancak bu hilkat neticesinde, musîbete düşen fertlerin feryatlarına, ağlamalarına ve yardım çağrılarına yine bizzat kendisi husûsî, Rahmânî imdatları ile yetişmekte ve husûsî, Rabbânî ihsanları ile kucak açmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, Kendi irâdesine bağlı umûmî kanunların tazyikinden acı çeken ve elem duyan mahlûkatının feryatlarını bizzat Kendisi dinlemekte ve imdat çağrılarına merhametiyle cevap vermektedir. Rabb-i Rahîm, zarar gören ve elem duyan fertlere, husûsî ihsan’at, husûsî rahmet, husûsî sevgi ve husûsî tecellî kapılarını açmış, her kalp içine bir telefon bırakmıştır. Herkes, her istediğinde doğrudan Cenâb-ı Hakka yönelebilmekte, ulaşabilmekte, derdini ve kederini Allah’a arz edebilmekte, böylece sonsuz bir ferahlık bulmakta, ıztıraplarına karşı rahat bir nefes almaktadır.4

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Mecmuatü’l-Ahzab, 2: 245.

2- Sözler, s. 597.

3- Şuâlar, s. 33.

4- A.g.e., s. 34.

07.07.2006


Kâinat, noktalama işaretleri ve Tevhid

Nokta:

Hiçbir şey yoktu, zaman yoktu, mekân yoktu. Sadece “O” vardı. Ezel ve Ebed Sultanı, kâinat kitabını yazmayı murad etmişti. Önce Nur-u Muhammedî’yi yarattı. Ve sonra…

Her şey bir nokta ile başlamıştı. Patlamayı, açılmayı ve yayılmayı bekleyen bir noktayla… Kâinat kitabı hece hece yazılmaya başlanmıştı. Noktanın saltanatı sona ermek üzereydi. Kâinat nokta nokta nakşediliyordu. Nokta, kâtipsiz olmazdı. Nokta kimin ise kâinat da onundu. Kâinatta bir nokta hükmünde olan her bir mevcut, vazifelerini eksiksiz yerine getirmeleriyle, hikmetli iş görmeleriyle, nizam ve intizamlı dizaynlarıyla son noktayı koymaya hazırlanıyordu. Aynı zamanda mânâ-i harfînin de açılımıydı bu:

Hiçbir nokta yoktur ki O'nu övüp O'nu tesbih etmiş olmasın.

Virgül:

Deniz, hırçın ve dalgalıydı. Kıyıya “Celâl”in tecellîleri yansıyordu. Kıyıya vuran sadece dalga değildi. Dalga, mesaj demekti. Mevcsiz evc olmazdı. Kıyı boyunca dalgalar ritimsel bir hat oluşturuyordu. Her bir dalga arası yaklaşık üç saniyeydi. Dalgalar çekildikçe köpükler, kum taneleri üzerindeki saltanatını güneş ışığına kaptırıyordu. Bir önceki deniz dalgasına vuran güneş ışığı ile bir sonraki dalgaya vuran güneş ışığı farklıydı. Havada hafif bir esinti vardı. Rüzgârı taşıyan hava zerreleri uyum içindeydi. Üç saniye içinde insan vücudunda iki yüz milyon hücre ölüp bir o kadarı da yerine geliyordu. Meğer üç saniye ne kadar da uzundu. Virgül, durağanlığı reddediyordu. An be an yaratılışı simgeliyordu. Her an yeniden yeniye yaratılışlar, virgülü gerekli kılıyordu. Her bir deniz dalgası, güneş ışığı, vücut hücresi ve hava zerresi âhenkli dizilişleriyle farklılığın buluşma noktasını virgül olarak belirliyordu.

Hiçbir deniz dalgası, güneş ışığı, vücut hücresi ve hava zerresi yoktur ki O'nu övüp O'nu tesbih etmiş olmasın.

Soru işareti:

Herkes onu toprak kölesi sanırdı. O ise “O”nun kölesiydi. Kendisi çamurla iktifa ederken yavrularına süt içirirdi. İnsanlara ise lezzetli ve gıdalı meyvelerini takdim ederdi. Bu kanaatkâr halin sırrı neydi?

Saatte yüz sekiz bin km hızla giderdi. Yola çıktığı günden bu yana hiç rötar yapmamıştı. Devamlı olarak yolculardan inenler ve binenler vardı. Bir kısım yolcuların edepsizliğine rağmen o, mesafe kat etmeye devam ediyordu. İyi de bu gidiş nereyeydi?

Güneş ışığı yüz elli milyon km öteden sekiz dakikalık bir zaman diliminde insanın göz bebeğinde noktalanıyordu. Güneş ile gözü böylesine uyumlu kılan neydi? Kâinatta her şey niçin insanın hizmetine koşturuluyordu? Arının bir gram bal için kırk bin km yol yapması kimin içindi? İneğin yeşil ot yiyip beyaz süt vermesi neyin mesajıydı? Fosfor göze, potasyum tırnaklara gitmeyi nereden öğrenmişti? Önce sorular yaşanmalıydı. Sorular yumağı çözümlenmeyi bekliyordu:

Hiçbir şey var mıdır ki O'nu övüp O'nu tesbih etmemiş olsun.

İki nokta üst üste:

Sorular karşısında herkes bir cevap bekliyordu. Soruları soranlarla cevabı verenler aynı birimlerdi. Tabiat bir san'at eseriydi, sanatkâr olamazdı. Sebepler acizdi, iktidardan eli kısaydı. Kendi kendine oluş ise zaten imkânsızdı. Kâinat, her karesinde ve her keresinde “O”nu soluyordu. Yeryüzü çiçeklerle, gökyüzü yıldızlarla bezenmişti. Yapan, yapılan cinsinden olamazdı. Kitap, müellifini gösteriyordu:

Hiçbir şey yoktur ki O'nu övüp O'nu tesbih etmiş olmasın.

Ünlem:

Hayretler içindeydi. Ağzı bir karış açık kalmıştı. Bitkilerin incecik kök ve damarları nasıl oluyor da sert olan taş ve toprağı delip geçiyordu? Hayret! Dev küreler gökyüzünde süratli hareketleriyle direksiz durmaları nasıl mümkün oluyordu? Hayret! Babasız doğum nasıl oluyordu? Hayret! Kundaktaki bebeğin konuşması neyin nesiydi? Hayret! Hayret edilecek o kadar çok şey vardı ki… Kanun koyan koyduğu kanunların esiri değildi. Hz. Yahya’nın (a.s.) doğumuyla sebepler bir derece yırtılmış, Hz. İsa’nın (a.s.) doğumuyla da tamamen ortadan kaldırılmıştı. Anne baba sebep, çocuk müsebbeb, “O” müsebbipti. Toprak sebep, ürün müsebbeb, ‘O’ müsebbipti. Sebepler, içinde boğulmak için değil “O”nu göstermek için vardı.

Fesübhanallah! Hiçbir şey yoktur ki O'nu övüp O'nu tesbih etmiş olmasın.

Tırnak işareti:

Kâinatta kendine ait hiçbir şey yoktu. Her bir şey ‘O’nu gösteriyordu ve bir nizamın esiriydi. Sadece insana cüz-i irade verilmişti, o da “Dikkat et mesulsün yapan sensin” demek içindi. Kader ise “Gururlanma, yapan sen değilsin” diyordu. Her bir şeyin ademinde vücudu, vücudunda ademi vardı. Hasılı kâinattaki her bir şey tırnak içindeydi. Tırnak bile “O”nundu.

“Hiçbir şey yoktur ki O'nu övüp O'nu tesbih etmiş olmasın.”

Seyfeddin GÜLTEKİN

07.07.2006


Kisrâ’nın ölümünü haber verdi

* Hem Sürâka’ya ferman etmiş ki: “Kisrânın iki bileziğini giyeceksin.” Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka’ya giydirdi. Dedi: “Bu iki bileziği Kisrâ’dan alıp Sürâka’ya giydiren Allah’a hamd olsun.” İhbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.

* Hem ferman etmiş ki: “Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak.” Haber vermiş; hem öyle olmuş.

* Hem Kisrâ elçisine demiş: “Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü.” O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz’dur.

Mektûbât, s. 109

07.07.2006


Evrâd-ı Kudsiye’den

102. O Allah ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O Melik’tir, bütün kâinatın mülkü Onundur. O Kuddüs’tür, her türlü noksandan münezzehtir ve her şeyi kirlerden arındırır. O Selâm’dır, bütün eksikliklerden uzaktır ve her türlü kötülüklerden selâmet Ondan gelir. O Mü’min’dir, her türlü korkudan emniyet Ondandır. O Müheymin’dir, herş eyi görüp gözetir. O Azîz’dir, kudreti her şeye galiptir. O Cebbâr’dır, irâdesine kimse karşı çıkamaz. O Mütekebbir’dir, büyüklük kendisine mahsustur. O her şeyi yaratan Hàlık, her şeyi yoktan var eden Bâri, her şeyi şekillendiren Musavvir, kullarının günahlarını çokça bağışlayan Gaffâr, her şeyi hiçten yaratan, gizli şeyleri açığa çıkaran Mübdi’, yaratıkları öldükten sonra yeniden dirilten Muîd, nîmetleri herkese ihsan eden Berr, her şeyin ölçü ve sayısını bilen Muhsî, bütün yaratıklarının rızkını veren Rezzâk, dilediğinin maddî ve mânevî rızkını kısan Kàbıd, istediğinin rızkını bollaştıran Bâsıt, haddini bilmeyen insana haddini bildiren ve dilediğini alçaltan Hâfid, son derece yüce olan ve dilediğini yükselten Râfi, kullarını aziz kılan Muiz, dilediğini alçaltan Müzill, amelleri zâyi etmeyip koruyan ve yaratıklarına gıdâ veren Mukît, doğruyu söyleyen Sâdık, varlığının sonu olmayan Bâkî, yarattıklarına karşı son derece şefkatli olan Raûf, kullarına fayda dokunduran Nâfî, her türlü zarar elinde bulunan Darr, düşmanlarını helâk eden ve kullarını ölüme mazhar kılan Mühlik, istediğini öne geçiren Mukaddim, dilediğini geri bırakan Muahhır, kullarını çok çok bağışlayan Afüvv, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan ve hazineleri tükenmeyen Ganî, kullarını maddî ve mânevî zenginliklere mazhar kılan Muğnî, düşmanlarından intikam alan ve mazlûmun hakkını zâlimde bırakmayan Müntakim, kullarının tevbesini çokça kabul eden Tevvâb, her şeyi işiten Semi’, sonsuz ilim sahibi Alîm, her şeyi gören Basîr’dir.

07.07.2006


Kur’ân talebelerinin özellikleri-3

Nur-u Kur’ân, tahkikî iman ve İslâmiyet, şefkat ve merhamet, adalet ve hakkaniyet, hak ve hakikat dersi alan bu talebeler, hadisât ve vukuatın mahiyet ve künhüne, menşe ve menbaına nüfuz etmekte ve vâkıf olmakta fevkalâde bir şuur ve ferasete, dirayet ve kıyasete, tedbir ve temkine mazhardırlar. Zira tahkikî ilm-i iman ve marifetullah dersleri, iman ve İslâmiyeti, fehm ve feraseti, basiret ve iz’anı inkişaf ettirir. Muhakeme ve muvazene melekesini ihya eder ve kuvvetlendirir. Buna binaen, Kur’ân hizmetkârlarının mücadelesi, müsbet metodların tatbikatından ibarettir. Onlar çok masumların kanını ve hukukunu zayi eden fitnelere girmezler. Kur’ân talebeleri fitnelere zıt ve emniyet ve asayişi temine medardırlar.

07.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004