|
Son irtica tartışmaları, Türkiye’de kriz çıkartmak ve kriz yönetmek konusunda canlı bir laboratuvar değerinde idi. Bu laboratuvardaki deneylerden ve gözlemlerden herkes bazı sonuçlar çıkartmış olmalı.
Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Muhalefet liderleri ve analizcilerin kahir ekseriyeti bu tartışmaların cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik rekabetten kaynaklandığını öne sürdüler. Durgun sularda fırtınalar kopuyor. “Çankaya Kalesi”ni hedef alan bir savunma ve saldırı savaşından söz ediliyor. Bu iddiaya göre, rejim meseleleri, laiklik prensibi ve irtica tehdidi bu savaşın cephanesi olarak kullanılıyor.
Gücün, zenginliğin, itibarın, geleneksel olarak devlete yakınlık ile elde edildiği bir ülkede devlet iktidarı etrafında dönen güç mücadelesinin sert geçmesi doğal. Hatta bu mücadelede kullanılan araçların, seferber edilen fikirlerin sık sık mantık sınırlarını zorlaması ve saçmalığa dönüşmesi de normal. Daha da önemlisi, bu güç mücadelesi içinde hak, hukuk, adalet gibi prensiplerin yara alma ihtimali mevcut. Bütün bunlar devlet iktidarını kullananlar veya devlet iktidarına talip olanlar için geçerli. Ya vatandaşlar?
Başbakan, ortalığı yatıştıran, yumuşatan sözler söylerken “İrtica tartışmalarını kamuoyu önünde yapmamak lâzım.” dedi. “İrtica” yerine “aşırılık” kelimesini önermenin, irticayı tanımlamaya çalışmanın problemi çözmesi ve tartışmaları sona erdirmesi imkânsız. Birileri için ortalıkta dolaşan ve herkesin ikna edildiği “öcüler” lazım. “Öcülerin bizi yememesi için” güç sahiplerine daha fazla güç verilmesi veya ellerindekini muhafaza etmeleri gerekiyor. İrtica, laiklik gibi alanlarda yürütülen tartışmaları hukuk çerçevesi içine yerleştirebilmek için kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Peki o zaman “kamuoyu önünde tartışmamak” bize ne kazandıracak? Halkın, yani kamunun oyu ve desteği ile iktidarda olan bir başbakanın, üzerinde fırtınalar kopartılan bir tartışmada kamuoyunu dışarıda bırakması ne anlama geliyor? Hele söz konusu olan tartışmanın kendisi güç mücadelesinin bir vesilesi ise kapalı kapılar arkasındaki müzakere halkı temsil edenleri zayıflatmaz mı? Kamuoyuna kapıları kapatmak demokrasiye aykırı bir talep değil mi?
Son irtica tartışmaları, cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik bir güç savaşına işaret ediyorsa; rejim tartışmalarının tamamı devlet iktidarının yeniden paylaşımı mücadelesinden çıkıyor demektir. Öyleyse içinden çıkamadığımız tartışmalardan kurtulmak için, devlet iktidarının kullanımı konusunda bir uzlaşmaya ihtiyacımız var. Rejimin temel esasları üzerinden yürütülen güç mücadelesi ülkemize, devletimize ve halkımıza zarar veriyor. Üstelik demokratik siyasette, bir tarafa rekabet üstünlüğü sağlıyor. Son tartışmaların AK Parti’ye diğer partiler karşısında avantaj sağlaması gibi.
Siyasî iktidarın, devlet iktidarının belirleyici ilkesi halk iradesidir. İktidarı halkın tercihleri belirleyecektir. Ancak bu ilke, temsilî demokraside halkın yönetmesi anlamına gelmez. Demokrasi, halkın yönetmesinden çok halkın devlet iktidarını denetlemesidir. Kamu gücünü ve iktidarını belirleyen her makam halk tarafından denetlenecektir. Seçimle gelen yasama ve icra gücünün aslî görevi ise bu denetim görevini halk adına ifa etmekten ibarettir. Bu denetimin çerçevesini tayin eden ise hukuktur. Temel hakları anayasa ile garanti altına almış bir devlet, iktidarı da hukuk çerçevesinde paylaşacak ve denetleyecektir. Devlet içindeki güç mücadelesinin kamuya (hem devlete hem de halka) zarar vermesi ancak böyle engellenebilir.
İrtica tartışmalarını, dolayısıyla iktidar mücadelesini devletin zirvesinde, kapalı kapılar arkasındaki müzakerelere havale etmek, seçimle gelenlerin halkı temsil niteliğini ortadan kaldırır; bu, iktidar mücadelesini güç pazarlığına, kişisel bir uzlaşma konusuna dönüştürür.
Son tartışmalardan çıkan sonuçların başlıkları şöyle: Silahlı gücün demokratik ve hukukî denetiminin daha sıkı yapılması gerekiyor. Cumhuriyet Halk Partisi, siyasî sorumluluğunu ifa etmekten kaçındığı için hem kendisi hem de demokrasi güç kaybediyor. Hükümet arkasındaki halk desteğini, kapalı kapılar arkasında avantaja dönüştürmeye niyetleniyor. Sonuçlardan istifade edemese de kazananları ve kaybedenleri halk belirliyor. O zaman, her şeyin kamuoyunun önünde yapılması lâzım.
Şeffaflığın olmadığı yerde demokrasiden söz edilebilir mi?
Zaman, 9.10.2006
|