Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Ekim 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Dilersek onları boğuveririz de, ne yardım eden bulunur, ne bir kurtaran.

Yâsin Sûresi: 43.

15.10.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim ki Allah onu iki çenesi ve iki bacağı arasındakilerin şerrinden korumuşsa, Cennete girer.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3756

15.10.2006


İktisat ile cimriliğin farkı

Altıncı Nükte

İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise, sefillik ve bahillik ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız sureten bir benzeyiş var. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:

Sahabenin Abâdile-i Seb’a-i meşhuresinden olan Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resulullah olan Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer’in (r.a.) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zât-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona bakmış. Rû-yi zeminin halife-i zîşânı olan Hazret-i Ömer’in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister.

Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti.

Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. Gitti, o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?”

Herbirisi dedi: “Bana bir altın verdi.”

O Sahabe dedi: “Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl-i rıza-yı nefisle versin!” diye düşündü. Gitti, Hazret-i Abdullah ibni Ömer’i gördü, dedi:

“Ya imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın.”

Ona cevaben dedi ki:

“Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”

İmam-ı Âzam, bu sırra bir işaret olarak, “Lâ isrâfe fi’l-hayri kemâ lâ hayra fi’l-isrâfi” demiş. Yani, “Hayırda ve ihsanda—fakat müstehak olanlara—israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.”

Lem’alar, 19. Lem’a, s. 205

Lügatçe:

hısset: Cimrilik.

ahlâk-ı seyyie: Kötü ahlâk.

tezellül: Zillet içine girme, alçalma.

haslet-i memdûha: Övülmüş, methedilmiş haslet.

bahillik: Cimrilik.

Abâdile-i Seb’a-i meşhure: Hadis, İslâm hukuku, Tefsir gibi ilimlerde otorite kabul edilen “Yedi Abdullahlar” ismiyle şöhret bulmuş sahebe-i kiram (r.a.).

15.10.2006


Tüketen bir canavar mı, şirin bir emanet mi?

“Nazarla niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder.”

(Bediüzzaman)

İnsanların kalp ve ruh aynasına göre dünyaya ve olaylara bakışı çeşitlenir. Yani insan ne düşünüyorsa öyle nazar eder. Bu duruma göre çeşitlilik arz eden algılamalar, evlilik ve evliliğin en güzel meyvesi ve nimeti olan çocuk yorumlarında da farklılıklara sebebiyet verir. Keza bu nazarların bir vechesi noktasında, Batıda ‘özgürlük’ sloganı adı altında bazı kesimlerce evlilikten ve çocuktan uzak bir hayat tavsiye edilmekte ve özendirilmeye çalışılmakta.

“Kimseye bağlı yaşayamam” mânâsındaki bir özgürlük algısına insanları götüren en önemli hususlardan biri salt dünya anlayışı olsa gerek. Hayatın sonunu sıfır görmekten ya da hazır lezzetlere meftun kör hissiyâtların ölümden sonrasına gaflet vermesiyle gelen yaklaşımlar insanı bireyselleştiriyor, bencil, sadece kendi hayatını ve şahsî menfaatlerini düşünen bir insan profili çıkarıyor ortaya. Bu durumda da en popüler eğilimler; lüks yaşantı, keyfince yaşama ve dünyaya endeksli idealler oluyor. Dolayısıyla bu istek ve heveslere, kendince mani unsurlar ne olursa olsun feda edilip inkâr edilebiliyor.

Bu hal, özellikle insanların evlenmemesinin ve evliliklerin çoğunun kısa sürede boşanmayla sonuçlanmasının en büyük sebeplerinden biri olsa gerek.

“Ben özgürüm, eşime bağlı yaşayamam, zevklerimi sınırlandıramam, kariyerime engel teşkil edecek unsurlara tahammül edemem” gibi yaklaşımlar evliliği ve beraberinde gelen bebeği çekilmez hale getiriyor. Ferâgat, paylaşmak, fedakârlık gibi kavramlar kendinden ödün verme olarak algılanabiliyor ve mahrumiyetlere sebebiyet veren, özgürlüğe ket vurucu hasletler olarak çıkabiliyor karşımıza.

Bir dergide dikkatimi çeken bir yazının tüyler ürperten başlığı şöyleydi: “En güzel bebek oyuncak olandır.”

Neden? Çünkü bebek sizi kendinize bağlar, egonuzu yer bitirir, dünyaya dair bir çok arzunuzdan sizi koparır, kendinizden ödün verirsiniz, özgürlüğünüzü sınırlar, dünyevî hedeflerinize manidir! Halbuki bu dünyada yaşamak ve tutmak istediğiniz çok şey vardır! Dolayısıyla bebek sahibi olmak, yaşamak ve yapmak istediklerinize manidir! Verilecek olan bebek sanki sizi tüketip bitirecek küçük bir canavar gibidir! Dolayısıyla onun için yaşayamaz ve kendinizi harcatamazsınız!

Nazar ve niyet, eşyanın mahiyetini nasıl da değiştiriyor. Fıtrî güzelliği ve şirinliğiyle insanın şefkatini harekete geçiren bebek nasıl da bir nazarla farklılaşıyor. Sadece dünya için var olma düşüncesi, maddeci anlayışlar ve imandan mahrum olan kalpler, nasıl da ürpertici nazarlar veriyor insanların gözüne.

Bu durumun tehlikeli bir tarafı ise, Batıda oldukça ciddî boy gösteren bu eğilimin, ülkemizde de değişik yayın organları vasıtasıyla toplumumuza mal edilmeye çalışılması. Kezâ bahsi geçen yazıda çocuksuz bir evlilik anlayışının Avrupa’da birçok ailenin, özellikle bayanların tercihi olduğu aktarılmakta ve bu anlayışın geleceğe mal olacağına dair görüşler serdedilmekte. Malûm olduğu üzere bizde alışkanlık halini almış bir husus, çoğu şeyi batıdan doğuya akıtmamız. Her haliyle batıyı örneklemeye çalışmamız. Bunun için meseleleri iyi tahlil edip neyin doğru ya da yanlış olduğunu tesbit edebilmemiz çok önemli.

***

İman, bütün varlıklar arasında bir bağ ve rabıtaya sebeptir. Yani Yaratıcısını bilen insanın her unsurla bir nevî kardeşliği vardır. Çünkü iman vasıtasıyla Yaratıcıyla kurduğu bağ, diğer bütün mevcudatla bir irtibat kurmasına sebeptir. Kendisini kim yaratmışsa, onları da, eşini de ve çocuklarını da yaratan O’dur. Bu mânâdan gelen çok esaslı yakınlıkları vardır. Dolayısıyla eşi de, bebeği de bir nevî Yaratıcının emaneti ve ihsanıdır. Bu bilinçle birbirlerine ve çocuklarına bakarlar. Diyalogları ve birliktelikleri sadece bu dünya için değildir. Yaratıcılarının rızasını kazanma adına ve Onun şefkatine, güzel isimlerine en güzel şekilde âyine olma noktasında birbirlerine karşı hoşgörülü yaklaşırlar, fedakâr ve özverilidirler. Bebeklerine ise biyolojik bağın çok ötesinde bir yaklaşımla nazar eder ve severler. Elbette ki çocuk yetiştirmek fedakârlığı ve ödün vermeyi gerektiriyor. Ama bu dünya ebedî değildir ki bundan kaçalım. Zaten Rabbimizin bebeğe mukabil ebeveynlere verdiği şefkat duygusunun ve lezzetin, o zahmet ve sıkıntıları çok geride bıraktığı da bir gerçektir. Ama maalesef bahsi geçen Batıdaki örnek insanlarda olduğu gibi varolduğu dünyayı kendi adına fırsat görme ve bunun neticesinde doğan ben merkezli yaklaşımlar ve sınırsız eğlence, sefahat arzusu ya da dünyevî kariyer düşüncesi ne yazık ki fıtratı bozuyor, şefkati bastırıyor ve her şartta sadece ‘ben’ dedirtiyor.

Gençlik dönemlerinde şefkat ve merhamet hislerini bastırarak çocuksuz bir yaşantıyı tercih eden insanlar, ileri yaşlarda kendileri adına şefkat, ilgi bekleyecekleri çocuk ve torunlara ihtiyaç hissediyor. Ne yazık ki büyük ihtimalle hatırsız bir yalnızlıkla hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Gerektiğinde kullanılmayan hasletler, bir zaman sonra kendilerine karşı da kullanılmıyor. Çünkü biliyoruz ki başkalarına merhametle yaklaşmayan, merhametten mahrum bırakılacaktır.

Dolayısıyla Yaratıcıyı bilmek ve Onun hikmeti üzere yaşamak olmalıdır gayemiz. Kezâ “Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiştir.”1 İnsanların derecelerini belirleyen; kendilerine verilen maddî ve manevî teçhizatları, duygu ve lâtifeleri hangi hikmet üzere kullandıklarıdır. Nefis ve şeytanın kölesi olmaksızın, Yaratıcının çizmiş olduğu istikamet üzere hayat sürmekle insan gerçek özgürlüğü yaşayacak, kemal bulacak ve insana yakışır bir keyfiyet kazanacaktır.

İmanlı bir nazar da “En güzel bebek, oyuncak olandır” mânâsına hiçbir zaman nazar etmeyecek, “Bebek, en şirin ve tatlı bir emanet!” diyecektir.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi, 2:269

İlker KARDAŞ

15.10.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004