Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 20 Aralık 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

28 Şubat artığı bir asparagas

Gazete: Hürriyet.

Nam-ı diğer, Türk medyasının amiral gemisi.

İmza: Uğur Dündar.

Nam-ı diğer araştırmacı gazeteci...

Bir ay önceki bir olaydan pişirilmiş bir tesettür asparagası.

Ak Parti iktidarının “islamileşme” ortamına, Çankaya geriliminin gerektirdiği gazla Hürriyet usulü bir dalış... Hem de araştırmacı gazeteci tarafından...

Taa 28 Şubat’ın “Topyekün Savaş” manşetlerinden bugünlere fırlayarak...

Savaş devam ediyor.

Hürriyet’in göbek altı vuruş misyonu da...

Bir ay önceki olaydan pişirilmiş dedim.

“Testis diye çekmediler” manşetine konu olan olay, taa 13 Kasım 2006’da yaşanmış.

Bir ay süreyle neden uyumuş? Meçhul. “Pişirilmiş” demem o yüzden... Demek bu tür asparagaslar ancak bir ayda servis edilecek hale geliyor.

Ne hallere düşmüş araştırmacı gazetecimiz bakın şuna, çok mu kesat hale geldi bu günlerde araştırma konuları?

Alın size bir bilgi daha:

Başörtülü oldukları öne sürülen ve “Testis diye çekmediler” şeklinde suçlanan bayan radyologlar, 2006 içinde bir çok erkeğin ultrasonunu çekmişler.

Bir bilgi daha:

O gün nöbetçi olan radyoloji uzmanı söz konusu bayan radyologlar değilmiş.

Bir bilgi daha:

Uğur Dündar’a servis yapan doktor, teşhiste hata yapmış.

Ve bir bilgi daha:

Habere konu olan hasta, herhangi bir başörtülü doktorla muhatab olmadığını ifade ediyor.

İşte bu... Neresinden tutarsanız dökülen ama “Türk medyasının amiral gemisi!”ne manşet olan, dolayısıyla o günkü siyasi tartışmalara zemin teşkil eden bir haber.

Evet altı boş, ama aynı zamanda stratejik nitelikte olduğunda kuşku bulunmayan bir haber.

Neye denk düşüyor bu haber? Şunlara:

-İslamileşen bir Türkiye’ye... El altından başörtülü memur çalıştırıldığı iddiasına...

-İslamileşme boyutu kamu kurumlarına kadar uzanan bir Türkiye’ye..

-İslamileşme boyutu, hastane gibi din, dil, renk, cinsiyet ayrımı gözetilmemesi gereken kurumlara kadar uzanan bir Türkiye’ye..

-İslamileşmenin nasıl saçma boyutlar kazanabileceği iddiasına.

-Başörtü aleyhine yürütülen insafsız kampanyada, “Başörtülü doktor” olgusunun doktorlukla bağdaşmayan işler yapabileceği şeklindeki dezenformasyona... Oradan Tıp alanında eğitim gören başörtülü öğrencilerin yollarını kesmenin meşru bir iş olduğuna.

-Ve Konya’dan vuruşa.

32 kısım tekmili birden bir 28 Şubat artığı propaganda ürünü bu...

İnsan bu tür bir haberin, küçük, marjinal, vurdu kaçtı gazetelere yakışacağını düşünüyor.

Ama işte, Hürriyet yapıyor bunu.

Uğur Dündar gibi bir imza kullanılıyor burada.

Ne denir?

Filler savaşa girmiş... Piyonlar çoktan harcanmış.

Amiral gemisi borda bordaya vuruşmak için hazır.

İnsafın, iz’anın, ahlakın, insanlığın işi zorlaşmış.

Türkiye - 2007...

Zor zaman.

“Son kale”yi “millet”e kaptırmamak için vur - kaçlar gelecek.

Ama, bir yanda da gözaltında bir eylem bu. Bütün şifreleri çözülmüş bir eylem. Bugün manşet atıyorsunuz, yarın ipliğiniz pazara çıkıyor. Nasıl yürüteceksiniz bu kirli eylemi?

Millet için bir zorluk olduğu muhakkak ama, bu kirli eyleme katılanlar için daha da zor iş.

(...)

“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir,

Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir”

demiyor mu şair, diyor.

Yarın Türkiye’nindir, milletimizindir. Hiç kuşku duymuyorum. Filleri savaşa sürmüşler, baksanıza...

ahmettasgetiren.com.tr, 19.12.2006

Ahmet TAŞGETİREN

20.12.2006


 

Testis

Birileri bizimle testis geçiyor açıkça.

“Testis diye çekmediler” diye haberi manşete çekiliyor, akıllarda başörtülü kadın doktorların erkek hastalara bakmadığı kalıyor.

Efendim olay şu. Hürriyet gazetesi pazar günü çarpıcı bir manşetle çıktı. Konya’da başörtülü iki kadın doktorun testisleri şişen bir gencin röntgenini çekmeyi reddettiğini, bunun sonucunda da geç müdahaleye neden olduklarını iddia etti.

Müdahalede geç kalınınca da gencin bir testisinin alındığını yazdı.

Ama şimdi anlaşılıyor ki, olayın meydana geldiği gün, yani 13 Kasım gecesi o serviste değil başörtülü, kadın doktor yokmuş. Nöbetçi doktorun adı Levent Kaya imiş.

Üstelik olaya müdahale eden doktor “acil” kaydı düşmediği için nöbetçi doktor bile çağrılmamış.

Yani, testis üstü irtica olayı. Hastane üzerinden rejim krizi yaratma çabası gibi bir hava var.

Türkiye “manşetler”in kolay atıldığı bir ülke.

Attığınız manşetin altının ne kadar dolu olduğu önemli değil.

Bizim gazetede de “Başbakana ölüm tehdidi” manşeti vardı dün ama içini okuyunca öfkeli bir vatandaşın mektubu olduğu anlaşılıyordu.

Tabii attığınız manşetin tetikleme etkisi önemli.

“Testis diye çekmediler” manşetinin ağırlık katsayısı, toplumda korku yaratma, şüpheleri artırma ağırlığı diğerinden daha fazla.

Bu inanç üzerinden muhalefet.

İktidara açıkça bir tavır almanızı gerektirmeyen ama toplumda gerilimi yavaş yavaş tırmandırmaya yarayan bir tavır.

Başörtülü kadınların kamu hizmeti yapmasına karşı çıkanları bir dereceye kadar anlarım. Çıkar bunu anlatırlar, ikna ederler, edemezler ama en azından tartışırlar.

Fakat bir olaya müdahalesindeki zamanlama ve yöntem tartışmalı olan bir doktorun raporundan yola çıkarak “Bakın işte gördünüz mü?” havası yaratmayı anlayamam.

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi geliştirilen bir tavır mı, şüpheliyim.

Bu daha çok köktenlaikçi bir tavır.

Başörtülü kadına yakıştırılan bir rolün, doğruluğunu fazla kurcalamadan, tek bir rapordan yola çıkarak manşete çıkarma anlayışı bu.

Bizde araştırmacı gazetecilik tek bir raporu bulmaktan ibaret olduğu, kimse hastaneye kadar zahmet edip işin perde arkasını araştırmadığı için ortaya çıkan bir durum.

Önyargı, kolaycılık, tembellik anlayışının sayfaya yansıması.

Bu işte testisin suçu yok, suç kafalarda, yerleşmiş değer yargılarında, başörtülü kadınla ilgili iddiayı verili doğru kabul etme anlayışında.

Bir kısmınız bu satırlara kızacak ama unutmayın, bir insanı insan yapan kıyafeti, saçının şekli ve rengi değildir.

Doğruluğu, dürüstlüğü, işine ve insana verdiği değerdir.

Sabah, 19.12.2006

Ergun BABAHAN

20.12.2006


 

Şaşırtıcı bir karar

Her şeyden önce şu tespit: “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu”, hazırlık aşamasından birçok maddesinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptaline kadar geçen süre içinde, hakkında en az laf edilen konulardan birisiydi. Medyasından siyasal partilerine kadar ülkenin toplumsal ve siyasal odaklarının “Kanun” karşısında takındıkları bu son derece kayıtsız tavır, her şeyden önce, bin bir çeşit “gevezelik”le vakit geçirmeyi tercih eden Türkiye’nin “çağdaş toplum”un hâlâ ne derece gerisinde olduğunun bir delilidir. Oysa bakın, “sosyal güvenlik” gibi bir bahis “çağdaş toplumlar”da yaşanan siyasal ve toplumsal mücadelenin en başta gelen savaş alanıdır. Hükümetler bu bahis çerçevesinde gelişen tepkilerle yıkılır ve kurulur... Siyasi partiler bu bahse ilişkin politikaları esas alınarak seçmenlerin önüne çıkar... Emeklilik yaşında 1 yıllık ya da emeklilik ve sağlık sigortası primlerinde 1 puanlık oynamalar, yani “sosyal politikalar”a ilişkin en ufak müdahaleler çok kısa sürede yüz binleri sokağa döker...

“Sosyal”in öne çıkmadığı bir “siyaset”in düşünülememesi, bu toplumların temel özelliklerinin başında gelir. Bu ülkelerde “sosyal”siz bir siyaset alıcı bulamaz; hele de “sosyal haklar” denilen “ikinci kuşak” hakların “sosyal devlet” çerçevesi içinde birer temel hak özelliği kazanmasından sonra...

Sonuç olarak şöyle: Bu devirde “sosyal”i merkeze almadan yürütülen her “siyasi mücadele” son kertede siyaseti yabancılaştırıcı bir rol üstlenmiştir.

Biliyorsunuz; “sosyal güvenlik” meselesi bizde çok uzun yıllar siyasi partilerin seçim mitinglerinin has konularından birisi olmanın ötesine geçememiştir. Ancak unutmayalım ki, kimin primleri ya da emeklilik yaşını daha aşağı çekeceği gibi teknik düzeydeki konuların partilerin elinde “gönül zenginliği” rekabetine sokularak ülkenin sosyal güvenlik sisteminin çökertilmesinde “hatipleri” dinleyen toplumun katkı payı da vardır. Uzun yıllar başta işçi sendikaları olmak üzere toplumsal merkezler sosyal güvenlik bütçesi söz konusu olduğunda “Değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunu sormamış ve sordurmamıştır.

Radikal’den Fatih Özatay (17 Aralık), Türkiye gibi genç nüfusa sahip bir ülkenin sosyal güvenlik sisteminin “yaşlı Avrupa”dan bin beter bir hale nasıl geldiğini “bir havuz problemi” olarak güzel özetlemiş. Sosyal Güvenlik havuzundaki suyu kurutan neden başta tabii ki erken emeklilik sistemidir. “Su” bitince Hazine’den alınan yardım, orada su bitince de “suyu olanlar”dan yüksek faizle taşınan su... Özatay’ın bu çerçevede yaptığı tespit şöyle: “... düzgün bir sosyal güvenlik sistemimiz olsaydı, bugün kamu borcu sorunumuz olmayacaktı!”

Özatay, Türkiye’nin sosyal güvenlik sistemini bu hale sokma “becerisi”ni de şöyle açıklıyor:

“...Türkiye literatüre geçecek bir ‘katkıya’ sahip. Nüfusu genç olup da çok büyük miktarda sosyal güvenlik açığı veren bir ülke! Bu kaynaklarını (mesela) yoksulluğu azaltmak için kullanabilecekken sistemin açıklarını finanse ediyor. Üstelik emekli maaşlarının düzeyi de kimseyi memnun etmiyor.”

Şimdi de gelelim “Şaşırtıcı karar”a:

Anayasa Mahkemesi, “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu”nun 23 maddesinin iptali için Cumhurbaşkanı ve CHP’nin ayrı ayrı yaptığı başvuruları karara bağladı. Mahkeme’nin kanunun birçok maddesini iptal eden ve iptal ettiği hükümlerin yürürlüğünü de 1 Ocak 2007 tarihinden geçerli olmak üzere durdurmasının pratik pek çok soruna yol açması bir yana, kararın kanunun sadece “memurlar”ı ilgilendiren maddelere ilişkin olarak alınması gerçekten şaşırtıcıdır. Oysa bildiğiniz gibi, söz konusu kanun çalışanları tek bir çatı altında toplamayı da amaçlıyordu.

Anayasa Mahkemesi’nden çıkan karar -gerekçeyi henüz bilmediğimizden- bu hali ile şu soruları haklı olarak akla getirmektedir: Kanun’un sadece “Memurlar”ı ilgilendiren maddelerinin iptali, yani “memurların kollanması” hangi gerekçe ile temellendirilmiştir? (Fatih Özatay’ın verdiği şu önemli bilgiyi hatırlamanın zamanıdır: “Emekli Sandığı’na bağlı çalışanlar (memurlar) SSK ve Bağkur kapsamında olanlara kıyasla çok daha az sayıdalar (yüzde 18’e yüzde 82). Oysa 2005’de Emekli Sandığı’na bütçeden aktarılan kaynak diğer iki kuruma aktarılan kaynak kadardı!”) Kanunu işçilere müstahak bulan ve dolayısıyla iptal başvurusunu memurlar üzerinden yapan CHP’nin bu “memur aşkı” sosyal demokrasinin hangi ilkesinden türetilmiştir? Ve de tabii ki şu temel soru:

Anayasa Mahkemesi’nin hükümetin hazırlayıp Meclis’ten geçirdiği bu kanuna karşı bu derece “sert çıkması”, ülkenin sosyal güvenlik sistemini canlandırmakla da yükümlü olan hükümetin elinin kolunun “yargıçlar hükümeti” tarafından sıkıca bağlanması demek değil midir?

Yeni Şafak, 18.12.2006

Kürşat BUMİN

20.12.2006


 

Anayasa Mahkemesinin kararına katılmak mümkün değil

Cemiyetin birçok alanında kargaşa olabilir. O kargaşaları meşru zeminine hukuk oturtur. Ama hukuk eliyle kargaşa çıkarsa onu kim nereye oturtur? Bir Türk deyimi şöyledir: “Deri kokarsa tuzlanır, tuz kokarsa ne yapılabilir?”

Anayasa Mahkemesi, 27 mayıs 1960 darbesinden sonra hukuk hayatımıza girmiş bir kurumdur. Ne var ki her anormal dönemden sonra kurulan müesseseler gibi bu yüksek yargı mahkemesinin de tartışılmaya ihtiyaç duyulan tarafları var.

Anayasa Mahkemesi bir ceza mahkemesi mi, iş mahkemesi mi?

Hakkında suç iddiası olan bakanı o muhakeme ediyor.

Sosyal güvenlik kanununu o iptal ediyor?

O halde bizatihi mahkemenin görev tarifinin yapılması gerekir.

Bir mahkeme, hem ceza, hem hukuk, hem iş, hem ticaret dâvâlarına bakamaz.

Böyle bir uygulama ihtisasa, uzmanlığa aykırıdır.

Türkiye’de üç sınıf çalışan var.

SSK’lılar, Bağ-Kur’lular, Emekli Memurlar.

Birinciler işçi, ikinciler serbest meslek mensubu, üçüncüler zaten belli. Emekli memurların aldığı emeklilik maaşı işçi emeklilerinden, hatta birçok çalışandan çok çok fazla. Bağ-Kur’lularla arada uçurumlar mevcut.

Bu mesele, bu üç emekli sınıfın maaşları, sosyal hakları, sağlık problemleri, hastanelerden istifade imkânları senelerin kangrenleşmiş derdiydi. (...) Eşitsizliğin olduğu yerde adaletsizlik var demektir. O adaletsizlik ortadan kaldırılıyordu. Yasa 1 Ocak 2007’de yürürlüğe girecekti. Milyonlarca emekli ümitle beklerken Anayasa Mahkemesi yürürlük tarihine 10 gün kala bu kanunu iptal etti.

İptalde memur hakları muhafaza altına alınıyor. Diğerleri, SSK’lılar, Bağ-Kur’lular ne halleri varsa başlarının çaresine bakacaklar.

Ağırbaşlılığıyla bilinen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, haklı olarak infial içinde. Sendikalar ateş püskürmekte. İşçi sözcüleri Anayasa Mahkemesi üyelerine Anayasa nasihati ediyor. Karar nihai olduğu için ne tashihi mümkün ve ne de temyizi.

Bu alandaki üç farklı tatbikatın vicdanları yaraladığını, sosyal dengesizliğe yol açtığını senelerden beri yazıp durmaktayız. Sadece biz değil. Eline kalem alan hemen herkes yazdı. Bu ülkenin hakimleri nasıl böyle bir karar verirler?

Mahkeme hükmü, vatandaşın vicdanında red değil, kabul görmelidir.

Yargılama bitip son söz söylendiğine göre hukukçuların bu kararı çok esaslı şekilde tartışmaları şart. Hem ortadaki karar ve hem de mahkemenin kendisi tartışılmalı. Her ne olursa olsun millet menfaatine, kamu yararına aykırı düşen bir karar en azından o hükmü veren merci tarafından geri alınabilir, alınmalı.

Milyonlarca emekli AİHM’ye dava açarsa bu ne kadar yakışır?

Türkiye, 19.12.2006

Rahim ER

20.12.2006


 

Yola devam...

Son günlerde yaşanan sıcak gelişmelerle birlikte hem AB ilişkilerinde önemli bir sınavdan geçiyor, hem de bu sınavın da etkisiyle iç politikamızda ortaya çıkan küçük siyasi hesaplara tanık oluyoruz.

Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen noktadan ziyade, iç politika açısından yaşananlar daha önemli bir sorun teşkil ediyor. Zaten son beş yılın en kritik dönemine giren Türkiye, bu küçük hesaplar nedeniyle siyasi kaoslara daha da açık hale getirilmemeli. Türkiye-AB ilişkilerinde yaşananları, kimi kesimlerin kendi siyasi pozisyonuna göre değerlendirme yaklaşımının ve bundan yapay muhalefet üretilmesinin, AB’nin haksız kararının altında kalır yanı olmadığını düşünüyorum. Gerek ülkemizin gerekse KKTC’nin geleceği açısından son derece önemli olan bu sürece fikirlerle ve yeni açılımlarla katkıda bulunmak yerine; gereksiz tartışmalar yaratmayı, bunu küçük hesaplarla iç politika malzemesi yapmayı, siyasi anlamda etik ve yararlı bulmuyorum. Sürecin empati kurularak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü gelinen noktada, bütün iyi niyetimize rağmen, Türkiye’ye yapılan bir haksızlık gerçeği var. 8 başlıkta müzakerelerde ayak sürtme yaklaşımı, sonucu engellemekten ziyade, AB ülkelerinin ulusal duygularının okşanmasından başka bir şey değil. Nitekim, Kıbrıs meselesinin adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturması için ülkemiz ve KKTC, uzun yıllardır diplomasi zemininde mücadele ediyor. Kimilerinin hafızalarından silinmiş olsa da, Nisan 2004’de yapılan referandumda çözüm çabaları açıkça ortaya çıkmıştı. Özellikle referandum sonrası AB yetkilerinin beyanlarının, en çok da Verhaugen’in “Rumlar tarafından aldatıldık” açıklamasının hatırlanmasında da yarar var.

Diğer taraftan, AB’nin kabul ettiği halde, henüz yerine getirmediği sözler de hatırlanmalı. AB, Annan Planı’nın Rum kesimince reddedilmesi üzerine, AB Konseyi’nde 26 Nisan 2004 tarihinde aldığı kararla Kuzey Kıbrıs’a yönelik ambargoların kaldırılması taahhüdünde bulunmuş olmasına rağmen bu taahhüdünü yerine getirmemiş, tabiri caizse yan çizmiştir. Oysa Türkiye, ek protokol taahhüdünü üstlenirken, KKTC’ye uygulanan izolasyonlara son verileceği düşüncesiyle hareket etmiştir. Ayrıca, ek protokolü imzalarken bu imzanın Güney Kıbrıs Rum yönetimini tanıma anlamına gelmediğine dair bir deklarasyon da yapmıştır. Kıbrıs meselesinin milli menfaatlerimizi koruyarak aşmaya yönelik bir yaklaşım benimsenmiştir. Tarihsel konumu gereği, taraf ülkelerle birlikte BM’nin ilgi ve sorumluluk alanında olan Kıbrıs meselesini AB’yi adeta esir almasını, Türkiye-AB ilişkilerinde kilit sorun haline getirilmesini, resmi bir kriter olmamasına rağmen rahatsız edici bir biçimde “siyasi yükümlülük” niteliğine büründürülmesini doğru bulmuyorum.

Alınan karar ve tavır, Türkiye-AB ilişkilerinin ulaştığı boyutla bağdaşmamıştır. Türkiye- AB ilişkilerinin açıklık, dürüstlük ve hakkaniyetle yürütülmesini bekliyoruz. Yaşadığımız güçlüklere duygusal tepkiler vermek yerine akıl ve kararlılıkla ilerlemeye devam etmeliyiz. Hakkımız teslim edilene kadar mücadele etmeli, bu süre içinde uyum çalışmalarımızı kesintisiz sürdürmeli, “müzakere eden ülke” statümüzü korumalı, tam üyelik perspektifinden vazgeçmemeliyiz. Çünkü ne yazık ki biliyoruz ki, gerek kendi içinde olsun gerek Türkiye dahil genişleme sürecindeki ülkelere karşı olsun, AB’nin “çözüm metodu” çoğu zaman “sevimsiz ve zorlayıcı” bir içerikte oluyor. Ancak AB, kendi içinde sorunlara nasıl duygusal değil, realist ve uzun vadeli düşünerek yaklaşıyorsa, biz de aynı kararlılığı ve cesareti göstermeliyiz. Uzun ve çetrefilli bir yolda ilerliyoruz. Önümüze başka barikatlar, çamurlu yokuşlar çıkacak. Bunları, yola “akıl ve kararlılıkla” devam ettiğimiz takdirde aşabiliriz.

Bugün, 18.12.2006

Salim USLU

20.12.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri

Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004