Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 17 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

“Ben bilmem paşaport maşaport!”

Türkiye-Suriye, Türkiye-Irak, Irak-Suriye, Suriye-Ürdün, Suriye-Lübnan vs, vs, vs sınırları saçma sapan sınırlardır.

Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, statükocu yaklaşımlar yüzünden küreselleşme sürecinin doğru okunamadığını, Türkiye’nin kendisini olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip olmadığını, bulunduğumuz dönemde birçok ulus-devletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybedeceğini, ulus-devlet yapısına yönelen tehditlerin iyi algılanması gerektiğini, küresel meydan okumaların üstesinden ancak güçlü bir ekonomi + kusursuz bir dış politika + caydırıcı gücü yüksek bir orduyla gelinebileceğini söyledi.

Taner’in bu sözleri ulus devleti aşmamız gerektiğine mi işaret ediyor, yoksa ulus devlete her zamankinden daha büyük bir kararlılıkla sahip çıkmamız gerektiğine mi?

Bu konuda bir tartışma var.

Takip edebildiğim kadarıyla tartışmanın iki tarafı da mutlu yarınlarımızı Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut sınırları dahilinde arıyor.

Halbuki, canalıcı sorunlarımızın hiçbirine bu sınırlar dahilinde kalarak çözüm üretemeyiz.

Ara sıra sınır ötesi harekâtlar yaparak da çözüm üretemeyiz.

Emperyalistlerin manipülasyonlarından, sabotajlarından, provokasyonlarından, “böl ve yönet” siyasetlerinden emin olmak için komşularımızla birleşerek büyümeye mecburuz.

Ne var ki, Taner’in sözlerine istinaden ulus devleti aşmamız gerektiğini savunanlar böyle bir mecburiyetten söz etmiyorlar.

Türklerin yanı sıra Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların vs, vs, vs de yaşadığı Türkiye’yi ulus devlet olmaktan çıkarıp başka bir yapıya sokmaktan söz ediyorlar sadece.

Diyelim ki kültürel hakların önü sonuna kadar açıldı, hatta Türkiye Cumhuriyeti bir federasyona dönüştü ve Türkiye Kürtlerinin federe bir devleti oldu; “etnik sorun” çözülecek mi?

Türkiye Kürtlerinin Irak, İran ve Suriye Kürtleriyle siyasi bir etkileşimi olmayacak mı?

Kuzey Irak’taki bağımsız Kürdistan süreci bütün Kürtleri ve dolayısıyla bütün bölge devletlerini etkisi altına almayacak mı?

Ulus devlette ısrar etmenin manası olmadığı gibi, sınırları aşmadan ulus devleti aşmanın da manası yok; zira, ulus devlette ısrar “Herkesin ulus devleti varsa Kürtlerin de olacak!” tavrını beslemekten başka bir işe yaramazken, sınırları aşmadan ulus devleti aşmak da İslam dünyasının başına bela olan ulus devlet furyasına ivme kazandıracak yeni gelişmeleri tetiklemekten ve bölgedeki çatışma ortamını beslemekten başka bir işe yaramayacaktır. (Birinci Cihan Harbi’nden sonra Ortadoğu’ya yeni bir şekil veren emperyalistler, bölge ülkelerinin çaresizliğinden istifade ile Kürtlerin çoğunlukta olduğu toprakların tamamını kapsayan bir Kürt devleti kurdurmuş olsalardı, o devlet bugüne kadar kanıksanmış olabilirdi; ama bugün bu yönde bir gayret -veya gayret algılaması- emperyalistlerin Ortadoğu’daki manevra alanını genişletecek amansız düşmanlıklara yaldızlı davetiye mahiyeti taşıyacaktır. Bu konuyu yarınki yazımızda ele alacağız inşaallah.)

Mevcut sınırları biz çizmedik, Birinci Cihan Harbi’nde topraklarımızı işgal edip Osmanlı devletini parçalayan emperyalistler çizdi; onlara niçin ısrarla sahip çıkıyoruz?

Niçin zihinlerimizde bile aşamıyoruz bu sınırları?

Yüzyıllar boyunca birbirini boğazlamış olan Almanya ve Fransa, aralarındaki sınırı kaldırdı; biz, yüzyıllar boyunca barış ve huzur içinde beraber yaşamış olan Müslüman Ortadoğu halklarını birbirinden ayıran suni sınırları kaldırmayı niçin tahayyül dahî edemiyoruz?

Sinan Çetin’in “Propaganda” filminde bir köy pat diye ortadan ikiye bölünüyor; köyün bir tarafı Türkiye toprağı, öbür tarafı komşu ülke toprağı oluyor; akrabalarını ziyarete gitmekte olan yaşlı bir adam, köyün ortasında jandarma tarafından durduruluyor; jandarma ile yaşlı adam arasında şöyle bir diyalog geçiyor:

- Dur!

- Niye ki?

- Pasaport!

- Ne?

- Pasaport!

- Ben bilmem paşaport maşaport, çekil önümden!

Türkiye-Suriye, Türkiye-Irak, Irak-Suriye, Suriye-Ürdün, Suriye-Lübnan vs, vs, vs sınırları böyle saçma sapan sınırlardır ve bize yakışan da bu sınırlara “Ben bilmem paşaport maşaport!” diyen o yaşlı adam gibi isyan etmektir.

Öz kardeşlerin birbirinden ayrı kalmasını makul karşılıyor ve mevcut sınırları içimize sindiriyorsak, onlara yenilerinin eklenmesini de içimize sindireceğiz!

Yeni Şafak, 16.1.2007

Hakan ALBAYRAK

17.01.2007


 

GAP’a tek çivi çakılmamıştır

Enerji yatırımlarının ve GAP gibi büyük bir bölgesel kalkınma hamlesinin neden atıl hale geldiğini bilmek istiyoruz.

“Hükümetin acil eylem planında “acil” bir GAP vizyonu görülmüyor” diye başlayan yazımı hükümet kurulduktan kısa bir süre sonra yayınlamıştım. “Bölge kalkınma ve kalkınma işi DPT tekelinde ya! Şimdi yeni düzenlemelerle bölge kalkınma işi yerel uç beylikleri kurularak çözülmeye çalışılıyor.

AB’nin istatistiki bölge düzeyleri (NUTS) sınıflandırması için oluşturulan alt bölgeler şimdi bazı bölge kalkınma ajansları için dikkate alınmış durumda. Bölgesel kalkınma ajansı kanun tasarısı için ocak ayında olur istendi. Sekizinci beş yıllık kalkınma planının Bölge Kalkınma bölümünde; “planların, programların ve bölgesel planların hazırlık, uygulama, koordinasyon ve izleme aşamalarında etkinliği artırmak için DPT Müsteşarlığı’nca ihtiyaç duyulan merkezlerden birimler oluşturmak için düzenlemeler yapılacak” diye yazıyor. Bunlar Kamu Yönetimi Reformu ile birleştirilerek “yerinden yönetim” için düşünülmüş gibi gösterilmekte. Bunun için 10 yıllık GAP uzmanlığına da ihtiyaç duyulmamakta. GAP 2010 Master Planı yapılırken sürdürülebilir kalkınma amacıyla ve katılımcılık modeli devreye sokularak binlerce insanla toplantı yapıldı. Bu çalışmalar sayfalarca rapor haline geldi. Birçok deneyim kazanıldı. Bölge kalkınma ajansları teorisi çerçevesinde. Ayrıca yönetimin yerelleşeceği iddiasına karşın DPT müsteşarlık temsilcisi yönetim kurulunda görev yapacak. Bölgesel kalkınma ajansı teşkilat yapısı mini birer DPT yaratma hevesi olduğunu gösteriyor. Bu nasıl özgürleşmeyse! Bu yerelleşen yönetim kurulunda belediye başkanları yer almıyor. Böylece yerel güç, valiler ve DPT temsilcileri oluyor. DPT’ye bağlı 26 minik şubeye kendi adamlarını atamak hoş bir duygu olmalı elbette. Yeni kadrolara yer açmak için müsteşar Ahmet Tıktık, İran planlama müşavirliğinden atandı bu göreve. Uzun süredir GAP’ta gelişme olmuyor, sulamalar artmıyor. GAP Abdüllatif Şener’e bağlı. Eminim kendisi DSİ tarafından ihale edilen su projelerinin topunun neden iptal edildiğini açıklayabilir kamuoyuna. DSİ’ye İSKİ’den atanan genel müdür de Ilısu Barajı projesinin geleceğinin belirsiz olmasının Cizre barajının yapılmaması anlamına geldiğini biliyor elbette. Bunun anlamı da önemli bir sulama ve enerji kaynağından yoksun kalacağımız. “

9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel yeni bir televizyon programında bu konuda ağır eleştiriler yöneltti: “GAP’a tek çivi çakılmadı”. Enerji yatırımlarının ve GAP gibi büyük bir bölgesel kalkınma hamlesinin neden atıl hale geldiğini bilmek istiyoruz. Başbakan ve Dışişleri Bakanımız “Irak her şeyden önemli şu anda” demediler mi? Irak yani Kürt devletinin varlığı ve su meselesi birbirine sıkı sıkıya bağlı değil mi? İsrail’in suyu Kürt devleti aracılığıyla kontrol edeceği ise hiç gizli saklı değil. Isınmakta olan dünyada yeni savaşın sudan çıkacağı da aşikar. Biz yıllar öncesinden bölgesel kalkınmayı düşünüp önem vermiş ve buna vergilerimizi akıtmışız, beklentimiz olacak herhalde, yoksa olmamalı mı? Hükümetin ilk kurulduğu günden bugüne yıllar geçti ve sadece ‘kalkınma ajansları kurulacak’ lafı iki açılışa bağlandı gitti. Bölgesel kalkınmaya yeni formül bulunmuş “sev ve kazan”! Çok yaratıcı durmuyor; ama demek bu kadarı başarılıyor... Yoksa merkezî yönetim bütçesinden ve AB yapısal fonlarından aktarılacak kaynak mı kalkınma ajanslarını cazip kılıyor?

Yılların birikimini çöpe atıp yeni süslerle oynamak eğlenceli olabilir; ancak Türkiye’nin yapısal hiçbir dönüşümü hükümet döneminde gerçekleştiremediğini de hatırlayalım. Kadın da kadın diye herkes yeni bir keşif içinde. GAP İdaresi STK’larla ortak “kadın odaklı kalkınma modeli”ni hayata geçirmişti. Neden tıkandı?

GAP tüm Ortadoğu’ya model oluşturacak altyapı ve bilimsel, kültürel çalışmalarla yüklü idi. Biz hep maddi ve manevi birikimimizi çöpe atarak mı gelişmeyi umuyoruz? Üç dört yıl sonra sınırın ötesinde yaşayanların kişi başına milli geliri 4.000-5.000 dolar olursa ne yapmayı düşünüyor Türkiye? Hani zavallı dediğimiz Bulgaristan’ın AB üyesi olması gibi. Bakakalacak mıyız? Yoksa slogan; bakakal ve kazan mı?

Zaman, 16.1.2007

Nevval SEVİNDİ

17.01.2007


 

Üstgeçitte gerilim, Yaşar Öz’de uzlaşma

Reformlarla hukuk devleti olma yolunda ilerliyoruz derken, aslında Susurluk zihniyetinden bir adım bile ileri gidemedik mi?

Kıbrıs’ta Lokmacı Üst Geçidi’nin yıkımı büyük olaylara neden oldu.

“Bağımsız” KKTC’nin Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, geçidi yıkabilmek için Ankara’ya kadar gelip Genelkurmay Başkanı’ndan izin almak durumunda kaldı.

Hem güçsüz, hem doğru söylemeyen bir siyasetçi olarak ortaya kondu. Çünkü Genelkurmay Başkanı ile üst geçidi konuşmadıklarını söyledi ama Büyükanıt gazetecilere bunun tam aksini söyledi.

Yani, Kıbrıs’ın seçilmiş yönetimi ile Ankara’nın silahlı bürokrasisi arasında Lokmacı Üst Geçidi yüzünden ciddi gerilim yaşandı.

Olan KKTC yönetimine oldu, itibarsızlaştırıldı.

Bir üst geçit yüzünden yaşanan gerilim, iki kişinin ölümüyle sonuçlanan kumarhane baskınına adı karışan Yaşar Öz’le ilgili yaşanmadı.

Susurluk Davası’na adı karışan ünlülerden olan Öz, beşaltı gün tutuklu kaldıktan sonra sınır dışı edildi.

Şimdi dün KKTC’nin eski başbakan yardımcısı ve Barış ve Demokrasi Hareketi Partisi Başkanı Mustafa Akıncı’nın bu konuya ilişkin değerlendirmelerini okuduk.

Radikal’den Neşe Düzel’e konuşan Akıncı, bakın ne gibi tespitlerde bulunuyor:

“Bütün ana konularda Türkiye’nin asker ve sivil bürokrasisinin sözünün geçtiği bir yer burası. Adı Susurluk’ta da geçen Yaşar Öz’ün KKTC’deki casinosunda geçenlerde bir çatışma oldu ve iki kişi öldü, bir kişi ağır yaralandı.

Yaşar Öz, bu davanın sanıklarından biriydi. Beş-altı günlük bir tutukluluktan sonra Bakanlar Kurulu ansızın bir karar verdi ve onu sınır dışı etti.

Yaşar Öz, Türkiye’ye gitti ve orada serbest bırakıldı. Soru şu: Bu adam suçlu mu? Suçluysa niye bıraktınız? Suçsuzsa niye sınır dışı ettiniz? Üstelik Öz, bir Kıbrıslı Türk kızıyla evlendi burada.

En azından bakanlar kurulunun üzerinde bir güç bunu yaptı. ‘Yaşar Öz bakanlar kurulu kararıyla sınır dışı edildi’ deniyor ama bu işin formalitesi.

Kimse bizim bakanlar kurulumuzun kendi iradesiyle bu kararı ürettiğine inanmadı.” Yani, Lokmacı Üst Geçidi’nin yıkılmasına benzer bir irade devreye girdi ve iki kişinin ölümüyle sonuçlanan bir çatışmanın başlıca zanlısını Ada’dan kaçırdı.

Geçit için kıyameti koparan sivil yöneticiler de suspus olup kaldı. Hiçbiri ağzını açmadı.

Şimdi burada sorulması gereken asıl soru şu: Yaşar Öz’ün bu davadan kurtarılması kararını kim verdi, bu yasal kaçırma işini kim organize etti.

Bu kararla Öz’e Susurluk’taki hizmetleri için teşekkür mü edildi, borç mu ödendi?

Bir başka deyişle, biz son beş yıldaki reformlarla hukuk devleti olma yolunda ilerliyoruz derken, aslında Susurluk zihniyetinden bir adım bile ileri gidemedik mi?

Türkiye’nin demokrat güçleri, sivil güçleri bu sorunun cevabını verebilir mi? Yoksa “gizli dokunulmazlar” listesinin bir başka ismine yapılan özel bir muamele olarak unutulup gidecek mi bu olay?

Ne dersiniz?

Sabah, 16.1. 2007

Ergun BABAHAN

17.01.2007


 

Kerkük tuzağından korunmak gerek

Türkiye’nin ateşi körükleyecek bir girişimden çok, sorunun tüm taraflarını kuşatacak bir yaklaşım sergilemesi bekleniyor.

KErkük bir ateş topu gibi Ankara’nın gündeminde. ‘Kerkük’teki gelişmelere bakınca demografinin değiştirilmesi gayretine seyirci kalamayız. Bu değişiklikten sonra referandum doğru olmaz. Bunlara seyirci kalınamaz.’ Bu sözler Başbakan Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı grup konuşmasından. Zaten ABD ile başlayan restleşmenin merkezine de ‘Kerkük Irak’ın iç meselesi midir, değil midir’ tartışması yerleşti.

Kerkük konusunda rakamlar ve istatistikler üzerinden devam eden tartışmalara şöyle bir gözatalım. Sözgelimi Kürtlerin kendi tezleriyle ilgili en önemli dayanaklarından birisi 1957 yılında Irak’ta yapılan genel nüfus sayımı. Buna göre Kerkük nüfusunun % 48’i Kürt, %28’i Arap ve %21’i de Türkmen’lerden oluşuyor.

Kerkük sorunu, daha doğru ifadeyle ‘Musul Vilayeti meselesi’ Lozan’da çözümsüz kalan konulardan. O günden bu yana birkaç farklı tez Irak’ta gelişen politik şartlara göre güç kazanıyor ya da kaybediyor. Birincisi Kürtler, özellikle Saddam yönetiminin Kerkük’te Araplaştırma politikası izleyerek Kürtleri zorla göç ettirdiğini söylüyor.

ABD’nin Irak’a gelişinin ardından Türkmenlerin gündeme getirdiği tez ise, Kerkük’e Kürt nüfusun göç ettirildiği ve bu yolla demografik yapının bozulduğu yönünde. Kürt partilerinin kabul ettiği 60 bin rakamından yüzbinlere kadar ulaşan çelişkili Kürt göçü iddiaları dolaşıyor Kerkük için.

Elimizde nüfusu doğru dürüst ortaya koyacak bir sayım yok. Ama son iki seçim neresinden bakarsanız bakın Kerkük’teki mevcut durumla ilgili fikir vermeye yetiyor. 2005 başındaki seçimde Irak Türkmen Cephesi, Kerkük’te 75 bin oy aldı. 2005 sonundaki seçimde oyları 75 binden 59 bine düştü. (% 16’dan % 9’lara geriledi.) Kerkük’te sadece bir milletvekili çıkarabildi. Kerkük’te her iki seçimde de 250 bine yakın oy alan Kürt ittifakının oy oranı % 60’a yaklaştı.

Bütün kavga, 2007 yılı sonunda yapılması planlanan referandumla ilgili. İki büyük Kürt partisinin (KDP ve KYB) söylediği, ‘Zorla göç ettirilen Kürtlerin kendi evlerine geri döndüğü.’ Irak’ta şu anda sayılar üzerinden birşeyler söylemek imkansız olsa da bu göçün ‘eve dönme sınırları’nı bir hayli aştığı söylenebilir. Kavganın diğer bir boyutu, Kerkük petrolleri. Çünkü Irak petrollerinin yaklaşık % 42’si bu burada.

Nitekim Ankara’da ilginç bir tesadüfle birbiri ardına yapılan iki toplantıdan (Önce Türkiye Barışını Arıyor, ardından Kerkük 2007) edindiğim izlenimler aynı çizgide buluşuyor. Türkiye’nin bölgede yeni bir ateşi körükleyecek bir girişimden çok, sorunun tüm taraflarını kuşatacak bir yaklaşım sergilemesi bekleniyor. Nitekim sorunun tüm taraflarını biraraya getiremese bile Kerkük 2007 toplantısında da sağduyunun ağır basması, herkes için umut verici bir gelişme sayılabilir.

Star, 16.1.2007

Nasuhi GÜNGÖR

17.01.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004