Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Erkekler sizin de, kızlar Allah'ın mı? Nasıl da zâlimâne bir taksim bu?

Necm Sûresi, 21-22

06.02.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kâmil mü'min, Müslümanların malını zimmetine geçirmez.

Câmiü's-Sağîr, c: 3, 3888

06.02.2007


Laiklik nedir?

Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki; laik, mânâsı bîtaraf kalmak; yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telakki ederim.

Tarihçe-i Hayat, s. 358

***

Nasıl ki, hükûmet-i cumhuriye “dini dünyadan tefrik edip bîtarafane kalmak” prensibini kabul etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbâtındandır.

Tarihçe-i Hayat, s. 212

***

Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize “lâdinî” ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz?

Mektûbat, s. 416

***

Eğer, faraza, laik cumhuriyetin mahiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: “Senin risâlelerin, kuvvetli bir dînî cereyan veriyor, ladînî cumhuriyetin prensiplerine muaraza ediyor. “

Elcevap: Hükûmetin laik cumhuriyeti dîni dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hatıra gelmeyen dîni reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder.

Tarihçe-i Hayat, s. 204

***

Hem, bu mübarek vatanda bu fıtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlığa taraftar olması ve teşvik etmesi, vazife-i hakimiyet cihetiyle lâzımdır. Hem madem, laik cumhuriyet, prensibiyle bîtarafane kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi bahaneler ile ilişmemek gerektir.

Tarihçe-i

Hayat, s. 194

Lügatçe:

bîtaraf: Tarafsız.

hürriyet-i vicdan: Vicdan hürriyeti.

sefahetçi: Haram eğlencelere düşkün olan.

tefrik etmek: Ayırmak.

nev-i beşer: İnsan nevi, insanoğlu.

asr-ı hürriyet: Hürriyet asrı.

06.02.2007


Ahiretini dahi feda eden bir zât

-Dünden devam-

Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki, dünyasını değil, ahiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”

Büyük adamdan sadır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım. Vaktâki aynı sözü Bediüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca, anladım ki, büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor.

Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan mücahidleri, Erhamürrahimîn olan Allah-ı Zülkerîm Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bırakır mı? O fedâî kulunu lütuf ve kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek şanına—hâşâ—yakışır mı?

İşte, Bediüzzaman, bu müstesna tecellînin en parlak misâlidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşrû lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mesut bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat, Cenâb-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki, fanî kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.

Bugün, dünyada hangi bir aile reisi manen Bediüzzaman Hazretleri kadar mesuttur? Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sahip olmuştur? Hem de nasıl evlatlar!. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?

Bu kudsî ve rûhî rabıta—Biiznillâhi Teâlâ—dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü, bu İlâhî dâvâ, Kur’ân-ı Kerîm’in nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi, Kur’ân’dan doğmuş ve Kur’ân’la beraber yaşayacaktır.

Şefkat ve Merhameti

Büyük Üstad, hak ve hakîkati ta çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryadını ve rûhunun münacatını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile, ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir “Ârif-i Billah” idi.

Lâkin, karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kabusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir aslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydanına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes dâvâya feda etti. Ve işte bu hikmete mebnîdir ki, o günden beri, her sözü bir dilim lav, her fikri bir ateş parçası olmuş; düştüğü gönülleri yakıyor, hisleri, fikirleri alevlendiriyor.

Büyük Üstadın tam bir uzlet ve inzivadan sonra, tekrar irşad ve cemiyet hayatına atılması, aynen İmam-ı Gazalî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir. Demek ki, Cenâb-ı Hak, büyük mürşitleri, böyle, bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebepledir ki, bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalplere akseder etmez, bam başka tesirler icra ediyor.

Arz ettiğim gibi, İmam-ı Gazalî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazîlet sahasında yapmış olduğu fütuhatı, bu asırda, Bediüzzaman îman ve ihlâs vadisinde başarmıştır.

Evet, Hazret-i Üstad’ı bu müthiş cihad meydanlarına sevk eden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:

“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!..”

—Devam edecek—

06.02.2007


ESMA-İ HÜSNA

Şefîk

Allah (c.c.), Şefîk’tir. Yani, Cenâb-ı Hak mahlûkatına karşı müşfiktir, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Kullarına karşı acıması, merhameti, şefkati ve bağışlaması sonsuzdur. Onun merhameti her şeyi kuşatmıştır.

Şefîk ismi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebir’de vârit olmuştur.

Şu dünyanın gidişâtına bakıldığında, en âciz ve en zayıftan en kuvvetlisine kadar bütün canlılara muhtaç oldukları rızıkların eksiksiz verildiğinin görüleceğini beyan eden Bedîüzzaman, hattâ rızkın mahlûkatın kuvvet ve kudretiyle ters orantılı olduğunu, yani en âciz ve en zayıfa en iyi rızkın verildiğini, her dertliye ummadığı yerden derman yetiştirildiğini kaydeder.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, böylesine ulvî bir keremle yapılan ziyâfetler ve ikramlar, her şeyde sonsuz bir kerem elinin işlediğini apaçık göstermektedir. Meselâ, bahar mevsiminde bütün ağaçların Cennet hûrileri tarzında ipekli elbiselerle giydirilip, çiçek ve meyvelerle süslenmesi; latîf elleri olan dallarıyla çok çeşitli, en tatlı ve en san’atlı meyvelerin bize takdim edilmesi; zehirli bir sineğin eliyle en tatlı ve şifâ kaynağı bir balın yedirilmesi; elsiz bir böceğin eliyle ipek gibi en yumuşak ve en güzel bir elbisenin giydirilmesi; rahmetin büyük hazinelerinin küçük çekirdekler içinde bizim için saklanması her şeyde ne kadar cemîl bir keremin, ne kadar latîf bir rahmetin hâkim olduğunu apaçık göstermektedir.

Bitki, hayvan veya insan fark etmeksizin bütün vâlidelerin rahîm şefkatleriyle ve süt gibi en latîf bir gıda ile âciz ve zayıf yavrularının beslenmeleri ve terbiye edilmeleri, hiçbir şeyin o geniş rahmet çemberinin haricinde kalmadığına açıklıkla işâret etmektedir. Öyle ki, aç bir vahşî arslan zayıf yavrusunu kendi nefsine tercih etmekte, elde ettiği eti yemeyip yavrusuna yedirmektedir. Korkak tavuk, yavrusunu himâye için gözünü kırpmadan vahşî köpeğe ve arslana saldırmaktadır. İncir ağacı, kendisi çamur yemekte, yavrusu olan meyvelerine hâlis süt vermektedir. Bu misâller artırılabilir. Bütün bu tecellîlerde, nihâyetsiz Rahîm, Kerîm ve Şefîk olan Cenâb-ı Hakkın merhametini, ikramını ve şefkatini görmek için, kör olmamak yeterlidir.1

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, hayvanât âlemi içinde yavruların çok ayrı ve husûsî bir yeri vardır. Yavruların zaaf ve aczleri ile birlikte en iyi şekilde beslenmeleri ve hiçbir şekilde açlığa terk edilmemeleri aslâ gözden kaçmamalıdır. İmdat edilmediği takdirde, ihtiyaç içinde çok hazin ve herkesi ağlatacak derecede çırpınmalarına bakılacak olursa, ne kadar merhamete ve şefkate muhtaç oldukları kolayca görülecektir. Ancak, Cenâb-ı Hak yavruları aslâ ihmâl etmemekte, şefkat burcunda tecellî eden Rahîm ismi yavrular âlemini çok şirin bir sûrette mutluluğa ve sevince boğmaktadır.2

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 65

2- Mektûbât, s. 399

06.02.2007


Bir kıssa bin hisse

Peygamber Efendimiz (asm) hastalığı sırasında Sa’d b. Ebî Vakkas’ı ziyaret etmişti.

Sa’d:

“Ey Allah’ın Resulü! Hastalığım son haddine gelmiştir. Ben gidiciyim. Fakat servet sahibiyim. Mirasçı olarak da bir tek kızım vardır. Acaba malımın üçte ikisini vasiyet edebilir miyim? Malımın üçte ikisiyle sadaka verebilir miyim?” dedi.

Peygamber Efendimiz (asm):

“Hayır” buyurdu. Sa’d:

“Peki, yarısını sadaka verebilir miyim?” dedi.

Peygamber Efendimiz (asm) yine:

“Hayır” buyurdu ve sonra ekledi: “Üçte biri bile büyük ve çoktur. Senin mirasçılarını zengin bırakman, onları fakir bırakmandan, onları insanlara avuç açıp dilenir bırakmandan daha hayırlıdır. Sen Allah rızası için ailene harcadığın herhangi bir nafakadan ötürü sevap kazanırsın. Hatta hanımının ağzına koyduğun bir lokmadan dolayı da sevap kazanırsın.”

Sa’d dedi ki:

“Ey Allah’ın Resûlü! Siz Medine’ye döneceksiniz, ben arkadaşlarımdan geri mi kalacağım?”

Hazret-i Peygamber (asm):

“Sen geri kaldığında, salih bir amel işlersen, dereceni daha arttırmış olursun. Korkma. Umarım ki, sen uzun zaman yaşayacaksın. Öyle ki bir takım kimseler senden fayda görecek, bir takım kimseler de zarar görecekler” buyurdu.

Ardından Sevgili Peygamberimiz (asm):

“Allah’ım! Ashabımın hicretlerini tamamla, onları geri döndürme” diye duâ etti.

(Buhari, 1/73)

Süleyman KÖSMENE

06.02.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004