Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Nisan 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

İşte mücrimlerin yalan saydıkları Cehennem! Onlar o Cehennem ateşiyle kaynar sular arasında dolanıp dururlar.

Rahman Sûresi: 43-44

25.04.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Allah katında amellerin en sevimlisi, dili muhafaza etmektir..

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 122

25.04.2007


Vazifeniz şeâiri ihyâ ve muhafazadır

Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal_i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tembellik hâsiyetiyle, bir ihtimal, zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?

Bâhusus bu gürûh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.

Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlinin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı âsâ ise, “Allah’ın dinine ve Kur’ân’a hep birlikte sım sıkı sarılın.” (Âl-i İmran Sûresi, 3:103) âyetine zıttır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve, tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinadla vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder.

“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

“O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.” (Enfâl Sûresi, 8:40)

Mesnevî-i Nûriye, s. 86;

Tarihçe-i Hayat, s. 126

Lügatçe:

ihtimal-i helâket: Helâk olma ihtimali.

ihtimal-i necat: Kurtuluş ihtimali.

sülûk: Yol alma.

zaruriyat-ı diniye: İman edilmesi mutlaka gerekli olan dinin esasları.

ferâiz: Farzlar.

gürûh-u mücâhidin: Mücahidler grubu.

ef’âl: Fiiller.

hukukullah: Allah’ın hukuku.

hukuk-u ibâd: Kul hakları.

tazammun: İçine alma.

sırr-ı tevatür: Bir sözün nesilden nesile sözüne güvenilir büyük bir kalabalık tarafından nakledilmesi sırrı.

icmâ’: Fikir birliği.

delâil: Deliller.

safsata-i nefis: Nefsin saçmalaması, yalan ve uydurması.

vesvese-i şeytan: Şeytanın vesvesesi.

inkılâb-ı azîm: Büyük değişim.

meclis-i âli: Yüce meclis.

şahsiyet-i mâneviye: Manevi şahsiyet.

an’ane-i müstemirre: Devam ede gelen örf, âdet ve gelenekler.

lâakal: En azından.

lehviyat-ı medeniye: Medeniyetin gayrimeşrû eğlenceleri.

hâcât-ı diniye: Dinî ihtiyaçlar.

inşikak-ı âsâ: Birliğin bozulması, bölünme.

tenfiz-i ahkâm-ı şer’iye: Dini hükümlerin yerine getirilmesi.

tehâvün: Ehemmiyet vermemek, önemsememek.

tevkif: Tutma, durdurma.

teşci: Cesaretlendirme.

25.04.2007


Ayna-misâl ene (Şecere-i tûbâ tahlili)

30. Söz - ene bahsi, içinde muazzam hakikatlerin bulunduğu bir derstir. Hem insanın içindeki maddî ve manevî cihazları (vücud-u insâniyeyi), hem de âlem-i insaniyeti tahlil eden mizanlar, ölçüler ve hakikatlerden oluşmaktadır.

Emanet olarak verilen enenin ne olduğu, ne işe yaradığı, nasıl kullanılması gerektiği, mahiyeti, enenin zakkum ve tûbâ ağacı çekirdeği olduğu, meyveleri ve bu çekirdeğin beslendiği kaynaklar tahlil edilmiştir.

Ahzab Sûresi 72. âyeti tefsir eden Bediüzzaman, ene için ayna-misâl, vahid-i kıyâsî, âlet-i inkişaf, mânâ-yı harfî tabirlerini kullanır. Bunlar, her biri ayrı ayrı açılmayı bekleyen terimlerdir. Bediüzzaman’ın bu risâleden başka bir çok yerde kullandığı ayna kelimesi, çok anlamlı ve bir çok hakikatin çözülmesine vesile bir terimdir.

Aynanın yapılışı düşünüldüğünde aynayı camdan ayıran nokta, yani ona ayna özelliği veren şey, camın arkasındaki yoğun siyah kısmıdır. Yani aynanın bir yüzü yoğun bir şekilde kararmadıkça, onda şekiller, sûretler aksedip görünmez.

Buradan hareketle; bizi hayvanlardan, meleklerden ve cinlerden ayıran noktalar olarak sınır konmamış kuvveler (akıl, gadap, şehvet); bizim insânî hallerimizi oluşturmaktadır. Ancak şeriatla bir sınır konan bu kuvvelerin ifrat, tefrit ve vasat mertebeleri mevcuttur. İşte tam bu noktada insanın ayna olması veya aynanın gösteren yüzünü kirletmesi veyahut da yoğun kısmının çözülmesi söz konusudur.

Şehvet, akıl ve gadap kuvvelerini vasatta yani şeriatın tayin ettiği sınırda kullanan insanlar, Allah’ın isimlerine tam bir ayna olurlar. Bu vasattan ifrat edenler ise, aynanın gösteren yüzünü kirletmeye, bozmaya, nefsindeki renklerle boyamaya başlar. Bu halde iken eğer tövbe, istiğfar, duâ, zikir gibi temizleyicileri sık sık kullanmazsa artık o ayna görevini yapamaz hale gelir, onda şekil ve sûretler görünmez olur. Eğer ayna uzun zaman silinmeyip, kir ve pas (günahlar) onun cevherine işlerse, daha artık hiçbir cilâ onu temizleyemez. İşte bu hal enenin mahiyetinin değiştiği, şeffafiyetini kaybettiği, taşlaştığı, koca bir ejderha olup bütün insanlığı yuttuğu haldir.

Tefrit halde ise, yani verilen kuvvelerin tayin edilen hadde (vasatta) bile kullanılmaması, aynanın arkasındaki siyah yoğunluğun çözülmesini netice verecektir. Bu durumda da ayna, ayna olma özelliğini kaybedecektir. İşte 30. Söz’de ene ile ilgili bu bahiste, enenin ayna-misâl olması gerektiği üzerinde durulur.

Vücud-u insaniyede ve mahiyet-i beşeriyede ene

Nefiste yaşanan insânî halleri, tecellîleri, hikmete veya abesiyete dönüştürme yeri enedir. Bütün duyguların, hislerin, arzuların merkezi, yönetildiği yer nefis, nefsin kontrol mekanizması da enedir. Ancak mahiyeti bilinen bir ene, ayna-misâl olmayı başaracaktır. Dolayısıyla vücud-u insâniyeyi oluşturan kalın ipin içindeki şuurlu bir tel olan ene, mahiyetini anladığı takdirde bir tel olarak vazifesini îfâ edecektir. Aksi halde bu tel bütün insan vücudunu yutup, bel’ edecek bir özelliğe sahiptir. Çünkü insan vücudu gerek maddî, gerek manevî pek çok cihaz ve lâtifelerle donatılmıştır. Bütün bu insânî özellikleri birer ip gibi düşünürsek, bunların içinde de ene bir iptir. Bunların birleşimi vücud-u insaniyeyi oluşturur. Yani insanı insan yapan özellikler bütün iplerin birleşiminden meydana gelir. İnsanı bir makine gibi düşünürsek, çıkan hayırlı mahsülatlar, bütün bir fabrikanın çarklarının çalışmasıyla ortaya çıkar. Bu ciheti de yine kendine ait değil, feyze kabil, vereni kabul eder bir mahiyettedir. İnsan fabrikası bu şekilde işlerken, bu fabrikaya gelen her maddenin ne olduğunu, kimin gönderdiğini, sahibini yani etiketi okuma işini, mührü vurma işini ene yapar. Enenin vücud-u insaniyede haddi bu kadardır (hayır cihetiyle).

Mahiyet-i beşeriyete baktığımızda da durum aynıdır. İnsanoğlunun var olduğundan beri kesbettiği san'atı, teknolojisi, kemâlâtı düşünüldüğünde insanın diğer mahlûkata olan üstün tarafları sadece ben diyerek yaptığı kemâlâtlar değildir. Yani insanı, mahlûkata halife-i arz yapan, bütün mahlûkatı onun emrine veren şey, onun enesi değildir. Bu cihetle de insanoğlunun kazandığı kazanımlar feyze kabildir. Vereni kabul eder mahiyettedir (hayır cihetiyle).

Netice olarak; vücud-u insaniyeye ve mahiyet-i beşeriyeye bakıldığında ene sadece tasdik edici, gelen malûmatı hikmete ve nura dönüştürücü bir mizancık olmaktadır. Zaten hakikî bir vücudu dahi yoktur. Bu da akla, enenin her duyuş, hissediş, düşünüş, heves, arzu… gibi hallerde yani imtihana tabi tutulduğumuz her anda, yaprak yaprak inşâ edilen bir özelliğinin var olduğunu gösterir. Fakat şer cihetinde ise durum farklılaşır, bu cihette faildir ve şerre bakar. Vücud-u insânî içinde ince bir tel iken, bütün vücudu yutar, mahiyet-i beşeriyenin hullesinde bir ip iken, sanki bütün mahiyet-i beşeriye eneden oluşmuştur gibi bir vaziyet alır.

Yasemin YAŞAR

25.04.2007


Mehmet Emin Birinci'den Hatıralar

Ankara Medrese-i Yusufiyesinde...

Mektûbât’ın son formaları basılırken Nazilli’de bir hâdise olmuş, bunun üzerine gazeteler Nur Talebeleri aleyhinde yalan beyanlarda bulunup havayı bulandırmak istemişlerdi. Üstadımızın hizmetinde bulunanlar, gazetelerin bu yalan ve iftiralarını ortaya koyup hakikatı bildiren bir lâhika mektubu neşredip, Nur Talebelerine göndermişlerdi. Daha okunaklı olması ve daha fazla kimsenin istifade edebilmesi gayesiyle Mustafa Türkmenoğlu, bu lâhika mektubunu matbaada bastırmıştı. O esnada Mektubât’ı kamyona yüklemiş, İstanbul’a götürmek için hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Türkmenoğlu ile ikimiz İstanbul’a hareket ettikten sonra matbu mektubu bahane ederek ‘Nurcular beyannâme dağıttılar’ şeklinde gazeteler hücuma geçtiler. Ankara C. Savcılığı mektupta ismi bulunanların derhal gıyabî tevkifatını kesmiş, Türkmenoğlu ve benim tevkifim için de İstanbul emniyetine haber salmış. Ertesi günü âşina olduğumuz polisler bizi 1. Şubeye götürdüler. Bir gece misafir kaldıktan sonra trenle polis nezaretinde Ankara’ya gittik. Gıyabî tevkif, vicâhîye çevrilerek Ankara merkez hapishanesine gönderildik. Bizden evvel Zübeyir Gündüzalp, Ceylân Sungur, Ahmed Kalgay Ural ve Tahirî Mutlu ağabeyler orada idiler. Kaderde tayin edilen rızkımızı orada yemek varmış. Ürpermeden, çekinmeden ve aslâ fütur getirmeden Medrese-i Yusufiye’ye alıştık. (...)

Dr. Tahsin Tola, İstanbul Barosu avukatlarından Av. Bekir Berk’e bizim dâvâmızı almasını rica etmiş, o da memnuniyetle kabul ederek vekâletname tanzim edilmek üzere ziyaretimize geldi. Vekâletname tanzim edildi. Bize ilk sorusu şöyle olmuştu:

“Arkadaşlar! Biz sizlerin bir an önce hapisten çıkmanız için mi çalışalım; yoksa inandığınız dâvâ için mi müdafaa yapalım?” Biz hep beraber, “Bizler burada on sene yatsak razıyız. Siz Risâle-i Nur’daki ulvî dâvânın müdafaasına çalışınız” dedik. Bu şekildeki cevabımız, genç avukatın ruhunda şimşekler çaktırdı. (...) bizim o şekildeki cevabımız karşısında takdir duygularını ifade etti. Ve bize bu ruhu nakşeden kuvvetin menbaını, Risale-i Nur’u okuma ihtiyacı duyarak Nur Külliyatını kısa zamanda mütalaa etmişti. Artık müdafaa kolaydı.

Maznun sandalyesinde oturan masum insanların tek suçu iman hakikatlarına susamış bir milletin mânevî yardımlarına koşmaları, vatan, millet din sevgisinin kalblere nakşedilmesi için Risâle-i Nur’larla hizmet etmeleri, her türlü şer kuvvet ve materyalist zihniyetle Allah rızası için mücadeleleri idi.

Müdafaa bu çerçeveler mucibince hazırlanadursun savcılık makamı da iddianamesini tanzim etmiş, şahsî nüfuz ve menfaat temini gayesi ile propaganda yaptığımızı ileri sürerek tecziyemizi istemişti. En ufak bir telaşımız yoktu. Bütün düşüncemiz Risâle-i Nur’u en güzel şekilde müdafaa edebilmekti, onun hakikatlarını mahkeme heyetine ve dinleyicilere duyurabilmekti.

Nitekim öyle de oldu. Bütün maznunların müdafaalarının mihrak noktasını, Risâle-i Nur’un hakikatlarını beyan, Muhterem Üstadın gaye ve maksadını izah ve onun yüksek şahsiyetini bir nebze olsun dile getirmek teşkil ediyordu.

Son Şahitler, c. 4, s. 395

25.04.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004