Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

İslâm dünyasının bugünü - IV

Risâle-i Nur ekolü, hizmet anlayışında şiddet ve çatışma yerine, demokrasi ve müsbet hareketi ikame etmiştir. Müslümanların içine düştüğü sıkıntılardan kurtulabilmeleri için en çok hürriyet, meşrûtiyet ve demokrasi kavramlarına vurguda bulunmuştur. Cemaat-devlet ilişkisinde Risâle-i Nur ekolünün temelleri iki ana çizgiyle belirlenir. Bunlar; iktidara talip olmama, şiddet ve çatışmayı reddetmedir. Nur ekolünün bu özelliği, orijinaldir.

5- İSLÂM DÜNYASINDA DÜŞÜNCE

HAREKETLERİ VE HİZMET METODLARI

Genel bakış

İslâmî düşünce hareketlerinin zemininde onlara kaynaklık eden, temelde dört akımı görüyoruz. Bunlar;

1. Mısır, Afrika ve Araplarda taraftar bulan “Müslüman Kardeşler” cemaati; hedeflerine hukuk yoluyla ulaşmaya çalışmaktadırlar.

2. Hind Yarımadasından Uzakdoğu'ya kadar olan bölgede ses getiren “Cemaat-i İslâmî” hareketi; hedeflerine hukuk yoluyla ulaşmayı amaçladıkları halde, zaman zaman şiddet ve çatışmaya girmekten kaçınmamaktadırlar.

3. İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde “Mezheb”e ve “Tarikat”a bağlı olarak gelişen hareketler; illegal yollardan çatışmayı ve hedeflerine ulaşmayı tercih etmektedirler.

4. “Risâle-i Nur” ekolü; siyaset yolu ile iktidarı ele geçirme gibi bir amaçları kesinlikle bulunmamaktadır. Siyasetten ve çatışmadan şiddetle kaçınmaktadırlar. Müsbet hareket yolunu tercih ederek toplumun fertlerini tek tek aydınlatmayı amaçlamaktadırlar.

Bu dört eğilimin en temel dayanağı ve birleştiği nokta da, İttihad-ı İslâm düşüncesidir. Gayeleri, iman hakikatlerinin inkişafı ve idrak edilmesidir.

İslâmî hizmetlerde kuvvet kullanımında ise iki yaklaşım vardır:

1- Amaca ulaşmak için her türlü şiddete cevaz veren, yukarıdan aşağıya nüfuz etmeyi hedef edinen ihtilâlci yaklaşım. Tepeden inmeci ve kestirme bir yol izleyerek kolaycılığa kaçtıklarından, İslâmî esaslara uymadıklarından, hem Müslümanlara, hem de başkalarına zarar verdiklerinden pek de tasvip edilmeyen ve çabuk çökmeye mahkûm olan bir yaklaşımdır.

2- Peygamberî yaklaşım. Ferdi esas alıp, ferdin donatılmasına hizmet ettiklerinden ve büyük zulümleri doğuran kuvvetten ve siyasetten kaçındıklarından daha etkin, kalıcı ve kabul gören bir yaklaşımdır.

Düşünce hareketlerinin temel

amaçları ve hizmet metotları:

1. İhvan-ı Müslimin

(Müslüman Kardeşler) hareketi:

1926 yılında Hasan el-Benna tarafından kurulan İhvan-ı Müslimin Cemaati, aslında siyasî bir teşkilâttır. Tümden İslâmî geleneklerin yok edildiği bir dönemde İslâm Birliğini diriltme misyonu ile ortaya çıkmıştır. İhvan-ı Müsliminin fikrî öncülerinden biri Muhammed Abduh’dur. Halkı hesaba katmadan bir yere varılamayacağının bilincinde olan Müslüman Kardeşler hareketi, çıkış döneminde diğer birçok harekette görüldüğünün aksine halkı kucaklayan bir tavrı kendisine şiar edinmiştir.

İhvan’ın liderlerinden El-Benna sınırsız bir kuvvet kullanımına taraftar olmamakla birlikte, kuvvetin belirli şartlarda kullanılabileceğini savunur. Ona göre gaye ne kadar meşrû olursa olsun, sınırsız kuvvet kullanımı dinî açıdan hiçbir zaman tecviz edilemezdi.

2. Cemaat-i İslâmî hareketi:

20. yüzyılda Hind Yarımadasındaki önemli çağdaş İslâm düşüncesi hareketlerinden birisi de Mevdudî’nin kurduğu Cemaat-ı İslâmî’sidir.

Cemaat-i İslâmî hareketinin kültürel öncelikli ve geleneğe bağlı bir çıkış noktası olmasına rağmen, gerçekleştirdiği faaliyetlerinin sonunun gelmemesi ve belirsizliğini koruması, hareketin akim kalması sonucunu doğurmuştur.

3. Mezheb ve tarikat hareketleri :

Mezhebler: Peygamberimiz’in (asm) ve ashabının dönemlerinde içtihada gerek görülmediği gibi, mezheplere de ihtiyaç duyulmamıştır. Zamanla İslâm devletinin sınırlarının genişlemesi, ashabın azalması ve yeni yeni meselelerin ortaya çıkması farklı görüşleri de beraberinde getirmiştir. Ümmeti dinin kaynağında birleştirip vahdeti sağlamak için Peygamberimizin (asm) hadislerini toplamak, tasnif ve tahlil etmek, birbirleri ve Kur’ân ile karşılaştırmak sureti ile hüküm çıkarma çalışmalarına girişilmiştir. Mezheplerin aralarındaki görüş ayrılıkları, teferruata ait meselelerde olmaktadır. Dinin zarurî hükümlerinde ve tevili mümkün olmayan muhkematında bütün hak mezhepler ittifak halindedirler..

Mezhepler, amelî ve itikadî olmak üzere iki ayrı alanda oluşmuştur. Bunlardan Peygamber'in (asm) sünnetine uyan ve ashabını takip edenlere Ehl-i Sünnet mezhepler, bu yoldan sapanlara da Bid’a mezhepler denilmiştir.

Amelî mezheplerde Ehl-i Sünnet olan dört büyük mezhep; Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Malikî’dir. İtikadî hak mezhepler ise; Selefîlik, Maturîdilik ve Eş’arîlik’tir.

Bid’a mezhepler: Yorumlarını daha ziyade kendi görüş ve fikirlerine dayandıran, bazı sahabeleri sevgide aşırıya kaçan, bazılarına karşı da nefret duyan mezheplerdir. Ancak sünnete tam uygun olmadıklarından mensupları Ehl-i Bid’a olarak tanımlanmaktadırlar. Bu mezhepler her ne kadar Ehl-i Sünnet dışında olsalar da, her biri bir hakka ve hakikate dayandığı için bütün bütün dışlanamazlar.

Tarikatlar: İslâmî görüşlerin hâkim olduğu ve yaşandığı zamanlarda hizmet etmişler, kalbi işlettirmek suretiyle Allah’a ulaşmayı hedeflemişlerdir. Gayeleri, Peygamberimiz’in (asm) Sünnet-i Seniyyesi dairesinde ve Mi’rac’ının gölgesinde kalp yoluyla, ruhânî bir seyahat neticesinde imânî ve Kur’ânî hakikatlere sahip olmak ve şirin, nurânî, neşeli, ruhânî, kutsî hakikatleri yaşamaktır. En mühim esasları, dünyayı sevmeyerek ihlâs ve muhabbetle hizmet etmektir. Zamanla tarikatlarda da bid’a ehli olanlar olmuştur.

4. Risâle-i Nur ekolü:

Risâle-i Nur ekolü, hizmet anlayışında şiddet ve çatışma yerine, demokrasi ve müsbet hareketi ikame etmiştir. Müslümanların içine düştüğü sıkıntılardan kurtulabilmeleri için en çok hürriyet, meşrûtiyet ve demokrasi kavramlarına vurguda bulunmuştur. Cemaat-devlet ilişkisinde Risâle-i Nur ekolünün temelleri iki ana çizgiyle belirlenir. Bunlar; iktidara talip olmama, şiddet ve çatışmayı reddetmedir. Nur ekolünün bu özelliği, orijinaldir.

Ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik ifsada başladığından siyasal, toplumsal ve dinî bakımdan büyük bir tahribat vardır. Bu tahribata karşı durabilmek için iki yol vardır: Birincisi; siyaset yoluyla tamire çalışmak, ikincisi de; mânevî cihad tarzında iman hakikatlerini neşretmek. Bu tamiratın büyük bir kısmı, mânevî cihad yolunu seçen Risâle-i Nur ekolüne düşmektedir.

Birinci yol tamirden çok tahribe sebep olabilir, dinin siyasete alet edilmesi söz konusu olabileceğinden, eldeki elmas değerindeki hakikatler, insanların nazarında cam parçalarına dönüşebilir. Ayrıca dine, bütün siyasal oluşumların ihtiyacı vardır. Din bir partiye veya bir zümreye münhasır kılınırsa, o parti veya zümrenin muhalifleri dine de muhalefet etmeye başlayabilir. Bu bakımdan siyaset yoluyla dine hizmet yarardan çok zarar getirir. Bediüzzaman, Hz. Hasan’ın (r.a.) cepheleşmelere ve çatışmalara zemin hazırlamamak için hilafetten feragat ettiği gibi, siyasetten feragat etmiştir. Çatışma yerine müspet hareket ya da Hasanî tavır sergilemiştir. İkinci yol olan iman hakikatlerini neşretme vazifesini üstlenmiştir. Bunu da “cihad-ı mânevî” tarzında yapmıştır.

Bediüzzaman, genel olarak tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet konularının ispatı yönünde gayret sarf etmiştir. Muhatapları; yakın planda avam tabakası, uzak planda materyalist ve ateist filozoflardır. Temel amacı, gelenekten koparak materyalist düşüncenin etkisi altına giren ve sadece gördüklerine inanır duruma düşen insanları, yani avamın imanını kurtarmaktır.

Bediüzzaman, Risâle-i Nur akımının Kur’anî ve Peygamberî, diğerlerinin ise; temelde Kur’ânî olmakla birlikte, özünden farklılaşmış bir akım olduğunu ifade eder. İhvan-ı Müslimin her ne kadar tedricîliği esas alıp, iman, hayat, şeriat ve ittihad hiyerarşisine riayet etse dahi, kullanılan yöntem noktasında Bediüzzaman gibi dakik davranamamış ve burada hiyerarşiyi bozmuştur. Dolayısıyla İhvan hareketinde iltibas vaki olmuş ve cemaat içinden bir takım ifrat ve tefrit akımları zuhur etmiştir.

6- SONUÇ VE DEĞERLENDİRME :

İnsanlık tarihi şahittir ki, Müslümanlar ne zaman dinlerine sıkı sıkıya sarılmışlar ve “İslâma lâyık doğruluğu ve doğru İslâmiyeti” yaşamışlarsa, o zaman bütün insanlığa üstad ve rehber olmuşlardır. Ne zaman İslâmdan uzaklaşmış, İslâmın özünü teşkil eden eğitim, hoşgörü, birlik, yardımlaşma, dayanışma, hak ve hürriyetlerin serbestliği, güven, v.s. gibi güzel ahlâk ve hasletleri terk etmişlerse bağnazlığa, cehalete, ihtilâfa ve zarurete düşmüşler, geri kalmışlar ve parçalanmışlardır. İslâm dünyasının içinde bulunduğu geri kalmışlıktan kurtulmanın yolu yine “doğru İslâmiyet”ten ve mevcut zengin maden kaynaklarını teknoloji yardımıyla işletmekten geçmektedir.

İslâmın özünde var olan ferdî ve sosyal hayat tarzına ilişkin düsturlar ve eğitim, birlik, dayanışma, yardımlaşma gibi sahip olduğumuz mânevî değerler ile mutluluğun zirvesine ulaşacak, yeryüzünde genel huzur ve barış temin edilecektir. Yetmiş milyonu aşkın genç, dinamik ve inançlı bir nüfusa sahip Türkiye’nin AB’ye katılımı, İslâm dünyası ile Batı dünyasıyla arasında bir köprü vazifesi görecek ve İslâm dünyasının terakkisine, hatta daha da ileri gitmesine vesile olacaktır.

KAYNAKÇA:

Nursî, Bediüzzaman Said, Sünûhat

Nursî, Bediüzzaman Said, İçtimai reçeteler-ı

Nursî, Bediüzzaman Said, Tulûat

Köprü dergisi

Büyük Larousse

Nursî, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfi

Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lâhikası -2

Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lâhikası

http://ekutup.dpt.gov.tr/kuresell/oik444.pdf

http://www.cankaya.gov.tr/tr-html/Konusmalar/24.11.2005-446.html

http:// www.finansalforum.com

04.05.2007


 

İç sesler

İnsandaki düşünce ve tefekküre yönelik kuvve ve akıl, tarafsız bir hâkim konumunda işler. Bu yüzden hükmü koymadan önce, doğruyu ve yanlışı tartabilmek için olayları ve fertleri eşit uzaklıkta tutar ve tarafsız bir muhâkemenin sonucunda doğru olduğunu kabul ettiği tarafta tercihini ortaya koyar. Bu tarafsız muhâkeme esnasında henüz kanaat ortaya çıkmamışken, küfrü çağrıştıran haller de diğer hallerle kabulden eşit uzaklıktadırlar. Böyle bir durumda iç âlemine yönelen ya da içten dışa yansımaları algılayan fert, diğer durumlarla küfür halinin tasdike eşit mesafede olması sebebiyle küfrün tarafında olduğu gibi yanlış bir algıya kapılır. Bu durumu imanla bağdaşmıyor zanneder. Aslında bu zanlar, tamamen şeytandan kaynaklanmakta ve onun stratejik oyunlarının bir sonucu olarak açığa çıkmaktadır.

Nefs-i emmare ve kalp insan iç dünyasının iki hakikati gibidir. Bir başka deyişle bunlar iki iç sesi temsil eder. Biri Cenâb-ı Hakk’ı tanımayan boyutu, diğeri ise Samed’e ayine olan boyutu, O’ndan başkasına razı olmayan yönüdür. Hayat imtihanı bu iki sesin karşılıklı mücadelesi ve kalbin nefs-i emmareyi ikna ve nefs-i emmarenin arzuları ve hevesleri için Rabbi’nden kaçma serüveni gibidir. Nefs-i emmareyi şımartan şeyler arttıkça mücadele çetinleşir ve nefis ağırlığını hissettirir. Bu insanın dünyasındaki iç sesler şeklinde tezahür eder.

İman kabul, tasdik, iz’an etmek anlamlarını içeren bir kelimedir. Bu fiillerin ardından imanın hayata yansıması, inandığı şeylerle amel etmek şeklinde ortaya çıkar. Risâle-i Nur’da ortaya konan tarife ile Şems-i Ezeli’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki; vicdanın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Bu sayede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesbi muarefe eder. İnsanın kalbinde öyle bir kuvve-i mâneviye vusule gelir ki; insan o kuvvet ile her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki; insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. Buradaki tarifi ile imanın hayata yansıması daha çok bir rahatlama, ferahlık ve emniyet hissi şeklinde olmalıdır. Bunun aksi bir durum varsa; ya iman algısında bir problem vardır, ya da kişinin hayatında iman adı altında başka unsurlar fonksiyon icra ediyor olmalıdır. İşte imânî meselelerde gözlenen takıntı ve vesveselerde, iman kişinin hayatında bir huzur, rahatlama ve esenlik kaynağı olmak yerine huzursuzluk, sıkıntı ve azab kaynağına dönüşmektedir. Bu durumda problem imandan ve imanlı olmaktan değil, kişinin kendini tanımlayamamış ve imanı yanlış algılamış olmasından kaynaklanıyordur. Vesveselerin beşinci şekli olan ve sıklıkla gözüken bir şekli, imanî meselelerde şüphe şeklinde ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda kişi, hayallerinin âleminde oluşturduğu çağrışımlarla aklının ürünü olan kabulleri birbirine karıştırıyor olmalıdır. Her şeye ve her farklılığa açık olan hayal âlemi, zihninde oluşturduğu manzaraları kendinin olarak algılayıp aklî melekelerinin ürünü zanneder. İmanıyla hiç alâkası olmayan hayal âleminin ürünü bir düşünceyi ve bir şüpheyi iman zaafından ortaya çıkıyor zannederek yersiz bir telâşa düşer ve gerçekten imandan uzaklaşmaya yol açabilecek tehlikeli bir sürecin başlangıcına gelebilir. İnsanın hayalî ve tasavvuru her türlü düşünceye ve fikre açık bir alandır. Bu alan insanın iç âleminde olmakla birlikte her şeyin rahatlıkla girebildiği bir yer olması sebebiyle buradaki her şey kabul ediliyor anlamına gelmez. Burada bulunanları akıl tasdik etmiş ve bir şüphe ortaya çıkmış demek değildir. O yüzden henüz tartılmak üzere aklın önüne konan hayal ve tasavvur âleminin ürünlerini iman zaafı gibi algılayabilecek haller, kişinin şahsına ait olmayan ve sahiplenmesi gerekmeyen hallerdir. Bunları sahiplenmek kendini ve aklî melekelerini tam olarak tanımamaktan kaynaklanmaktadır. Üstelik kişi zaman zaman dalâlet, sapıklık, inkâr gibi hallerin sebeplerini anlamaya çalışır ve bu tarz bir fiilin akıldan geçmesini küfür gibi algılar. Küfrü düşünüp hayal ettiği esnada tabiî olarak hayal âleminde küfrü çağrıştıran mânâlar dolaşır. Bu mânâların hayal âleminde dolaşması kendinin küfre girdiği ve imandan uzaklaştığı şeklinde algılamak hem anlamsız, hem de büyük bir yanlıştır.

İnsandaki düşünce ve tefekküre yönelik kuvve ve akıl, tarafsız bir hâkim konumunda işler. Bu yüzden hükmü koymadan önce, doğruyu ve yanlışı tartabilmek için olayları ve fertleri eşit uzaklıkta tutar ve tarafsız bir muhâkemenin sonucunda doğru olduğunu kabul ettiği tarafta tercihini ortaya koyar. Bu tarafsız muhâkeme esnasında henüz kanaat ortaya çıkmamışken küfrü çağrıştıran haller de diğer hallerle kabulden eşit uzaklıktadırlar. Böyle bir durumda iç âlemine yönelen ya da içten dışa yansımaları algılayan fert, diğer durumlarla küfür halinin tasdike eşit mesafede olması sebebiyle küfrün tarafında olduğu gibi yanlış bir algıya kapılır. Bu durumu imanla bağdaşmıyor zanneder. Aslında bu zanlar, tamamen şeytandan kaynaklanmakta ve onun stratejik oyunlarının bir sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Bu oyuna düşen insan şeytanın bu telkinlerinin kendi içinden geliyor gibi algılanması sebebiyle kalbinin bozulduğunu ve imanına zarar geldiğini zanneder. Sonra bu hali düzeltmeye gayret eder. Oysa bu alan ihtiyarının dışında ve müdahale edebilmesi mümkün olmayan bir alan olduğundan çoğunlukla düzeltebilme imkânı bulamaz. Sonra da bir ümitsizliğe kapılır ve bu noktadan itibaren şeytanın ağına düşmüştür. Hayatını rahatlatması, kendini huzur içinde hissetmesine vesile olması beklenen iman tam aksine hayatını zorlaştıran ve yanlış algılanması sonucu ferdin hayatında azap sebebi bir uygulamaya dönüşür. Bu ümitsizliğin sonucu ferdin hayattan tamamen uzaklaşması ve ümitsizlik içinde bir problem kaynağı olarak gördüğü imandan yersiz bir şekilde kaçmasıdır. Bunun sonrasında mülkünden çıkamayacağını bildiği bir Yaratıcının huzurundan kaçmak ister ve içinden çıkılmaz duygular anaforuna kendini kaptırır. Bu noktadaki problem imandan değil kişinin imanı ve benliğini iyi tanımlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Gereksiz ve yersiz bir şekilde kendi ile bağlantılı olmayan ve yalnızca zihnindeki işleyişin normal bir parçası olan mânâları küfrün bir alâmeti olarak ve kendisinin imanındaki bir zaaf olarak algılaması bu tarz vesveselerin ortaya çıkış sebebidir.

04.05.2007


 

Adnan Menderes (1899-1961)

Cumhuriyet tarihinin mümtaz başbakanlarından olmasına rağmen, öldükten sonra kıymeti anlaşılan şahsiyetler arasında yerini aldı. Yaptıklarından dolayı değil, yapmadıklarından sorumlu tutularak, haksız yere idam edildi. İdamına ihtilâlciler karar vermiş ve onu makamından ettikleri günü resmî bayram ilân etmişken, yine bir ihtilâlci grup tarafından itibarının iade edilmesi ve söz konusu bayrama son verilmesi kaderin garip bir cilvesi olarak tecelli etmiştir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, kendisinden “İslâm kahramanı” olarak söz etmiştir.

Türk siyaset ve devlet adamı olan Menderes, 1899 yılında Aydın’da doğdu. İzmir’de İttihat ve Terakki Okulu ile Kızılçullu Amerikan Kolejini bitirdi. I. Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askere alındı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine, Ay-yıldız direniş grubunun kurucuları arasında yer aldı. Fethi Okyar tarafından kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Aydın’da örgütlenmesi ve il başkanlığını üstlendi (1930). Bu partinin kapatılması üzerine CHP’ye geçerek, 1931 seçimlerinde Aydın milletvekili oldu. Milletvekilliği sırasında eğitimini de sürdürerek Ankara Hukuk Fakültesini bitirdi. Toprak reformu çerçevesinde toprak mülkiyetine sınırlama getirilmesi çalışmaları üzeri partisiyle ters düştü.

Celal Bayar, Fuad Köprülü, Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Partiyi kurdu. 21 Temmuzda yenilenen seçimlerde Kütahya milletvekili seçildi (1946). Halka yönelik faaliyetleri, etkili konuşmaları ve demokrasiyi tabana yayma çalışmalarının neticesinde partisi, 14 Mayıs 1950 seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanarak iktidarı CHP’den devraldı. Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine, parti başkanı ve başbakan oldu (Mayıs 1950). Daha sonra yapılan 1954 ve 1957 seçimlerini de kazanarak iktidarını devam ettirdi. Ancak, vatandaşın oyuyla oturduğu koltuktan 27 Mayıs 1960 ihtilâliyle indirildi ve İmralı Adası’na hapsedildi. Tutukluluğu süresince gayrî insanî muamele görüp, adil olmayan bir muhakemenin neticesinde idam cezasına çarptırıldı ve cezası infaz edildi (Eylül 1961).1

Yıllar süren tartışmalar sonucunda, bizzat ihtilâlciler tarafından dahi savunulamayacak şekilde mağduriyeti tarih önünde aşikâr olan Menderes’in itibarı iade edilerek, yapılan devlet töreniyle naaşı Topkapı’da yaptırılan anıtmezara nakledildi.

Menderes ve Ezan-ı Muhammedî

Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara geldikten sonra yaptığı ilk icraatlardan birisi, on sekiz yıldan beri inananları rahatsız eden ezanın Arapça aslıyla okunması yasağının kaldırılması olmuştur.

Seçimden 20 gün sonra yayınlanan demecinde Menderes; herkesin dinî vecibe ve ibadetlerini yerine getirebilmesini, vicdan hürriyetinin gereği ve laikliğin esası olarak ifade etmiştir. Bu yüzden ezanın asliyetiyle okunması yasağının devamı laikliğin gereği değil aksine, bunun ihlâli olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca, bu yasak devam ederken cami içinde bütün ibadet ve duâların Arapça olarak yapıldığını ifade ederek, bir bakıma yasağın mantıksızlığına dikkat çekmiştir.2

Menderes Hükümetinin bir ayı dahi dolmadan meclise kanun teklifi vererek yasağın kalkmasını sağlaması ve Ramazan ayının başına tevafuk eden serbestiyetin sağlanması, halk nezdinde büyük bir memnuniyete vesile olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri, Ezan-ı Muhammedi’nin (a.s.m.) neşriyle Demokratların on kat güçlendiğini beyan etmiştir.3

Adnan Menderes ve Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî, çok partili hayata geçişle birlikte siyasetle fikren alâkadar olup Demokratları destekledi.

Menderes’i açık bir şekilde destekleyerek talebelerini de bu doğrultuda yönlendirdi. Bu desteğinin sebeplerini muhtelif vesilelerle izah etmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri bir yandan Demokratları desteklemiş, diğer yandan da ikazlarıyla onlara Kur’ân hakikatlerini hatırlatmaya devam etmiştir. Menderes’e bir mektup yazarak, İslâmın çok önemli olan ancak günümüz siyasî cereyanları tarafından dikkate alınmayan ve ihmali büyük cinayetlerin işlenmesine sebep olan üç hususa özellikle dikkatini çekmiştir:

1- “Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz” (En’am Sûresi, 164. ayet) esası, tarafgirlik ve particilikle ihlâl edilmemeli, bu tehlikeye karşı İslâm kardeşliği esas alınıp Kur’ân’ın söz konusu hükmü dayanak yapılmalı.

2- “Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” şeklindeki Peygamber (asm) emri hayata geçirilmeli, memuriyetin bir hizmetkârlık olduğu şuuru yerleştirilmelidir. Memurluk, hakimiyet ve tahakküm aracı olmamalıdır. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp tahakküme dönüştürmek, kıblesiz namaz kılmaya benzer.

3- “Mü’min mü’mine karşı bir binanın kenetlenmiş taşları gibidir” hadisini esas yapıp hariçteki düşmanlara karşı dahildeki adavet unutulmalı, dayanışma sağlanmalıdır. Bu esas göz önüne alınırsa sosyal hayatı sağlam temele oturtmak mümkün olacaktır.4

Bediüzzaman’ın Menderes’e desteğinden en çok rahatsız olanların başında CHP lideri İnönü gelir. Bu konuda gerek kendisi, gerekse partisinin yayın organı gibi hizmet gören bazı gazeteler çok sert eleştirilerde bulunmuşlardır. Üstad’ın Ankara ziyareti mecliste çok sert tartışmalara sebep olmuştur. İnönü’nün meclis kürsüsünde Menderes’e hitaben: “Siz şeriatı hortlatıyorsunuz, irticayı hortlatıyorsunuz. Bediüzzaman’ı gezdiriyorsunuz...” sözlerine karşılık Menderes’in:

“Allah aşkına, Paşa niçin bu kadar dinden, dindarlardan rahatsız oluyor, öleceğini bilmiyor mu? Şimdiye kadar kendisine ne zararları dokunmuştur. Bütün hayatını dine vakfetmiş bir pir-i faniden ne istiyor? Niçin eziyetinden hoşlanıyor, niçin meşakkat çekmesinden hoşlanıyor, niye bu kadar dine ve dindarlara karşıdır, anlayamıyorum?” cevabı üzerine İnönü:

“Efendim siz, Atatürkçülerle istihza ediyorsunuz. Öyle zaman gelecek ki, sizi ben dahi kurtaramayacağım” şeklindeki meşhur tehdidini savurmuştur.6

Üstad’ın 23 Mart 1960’da vefatından iki ay sonra Demokrat Parti iktidarı da ihtilâlciler tarafından sona erdirildi ve Demokratlara on yıllık hizmetlerinin bedeli hapisler, sürgünler ve üç idamla ödetildi!

Dipnotlar:

1- Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 15. Cilt, s 7995-96.

2- Köprü Dergisi, Sayı: 66, s. 96.

3- Emirdağ Lâhikası, s. 396.

4- Emirdağ Lâhikası, s. 396.

5- A.g.e., s. 277.

04.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004