Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 01 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Eğitim

Çöken binadan aldığım dersler

Kişi başına millî geliri Yunanistan’dan 65 basamak geride olan, özgürlükler açısından, Freedom House’un verilerine göre gizli diktatörlükle yönetilen yarı özgür bir ülkede yaşamanın dayanılmaz ağrılarını siz de hissediyor musunuz? Kendisi gibi düşünmeyeni düşman ilân eden Halkçı zihniyetin ırkçıları da yanına alarak 70 yıldır gizli ya da açık yönettiği bu ülkede insanları birbirine düşürdükleri yetmiyormuş gibi, halkın iradesini hiçe sayıp demokrasi ve cumhuriyet kavramlarının içini boşaltma girişimleri de sürüyor kısacası. Mesleği tahrip etmek, yıkmak, bozmak; yani bir tür zihin hastalığı olan bu durumun ilâcı, demokrasi ve açık rejim ile içi demokrasi dolu bir cumhuriyetten başka bir şey değil aslında.

Geçen hafta Şirinevler’de 8 katlı bir bina çöktü. Hoş bu çöküş ne ilkti ve ne de son olacak. Depremlerden sarf-ı nazar, daha önceki yıllarda da çöken binalar olmuştu hatırlarsınız. Binaların temelinden çatısına değin her yanı öylesine müteahhit hırsızlığına maruz ki, en küçük sarsıntılarda bile binalar hak ile yeksan oluyor. Bu binaların çökme sebepleri neler? İlk bakışta sayabileceğimiz sebepler arasında, temeli zedeleyen kazı işlemleri, bina yapılırken çalınan demir ve çimento, bir de bunlara diğer malzeme eksikliklerini sayarsanız binaların çökme sebepleri kısaca açıklanabilir. Kümülatif olarak biz buna müteahhit hırsızlığı diyebiliriz.

85 yılı deviren Cumhuriyetimiz ise, önce 25 yıllık CHP zihniyetiyle yaşadığı müteahhitlik hırsızlıklarından muzdarip. Sistem binasını hem ekonomik ve hem de kurumsal açıdan sağlamlaştırmaya çalışan demokrat zihniyetlerin iktidarları 60, 70, 80 ihtilâlleri ile 28 Şubat muhtırasıyla yeniden deforme oldu. Parlamenter demokratik sistemle yönetilme konusunda rüştümüzü; ayakta dimdik durmayı bir türlü beceremedik. Çünkü Halkçı zihniyet hem siyasal iktidarlarıyla ve hem de darbelerle cumhuriyetten çalmıştır. Onu cumhurdan koparmıştır. İsimden ibaret bir hale getirmiştir. Demokrasiden çalmıştır. Her on yılda bir siyasete müdahale ederek parlamenter sistemden çalmıştır. O çok söylenilen birlik ve beraberliğimizi ifade eden, üniter yapımızı ayakta tutan ve sistemin çimentosu olan kardeşlik ve barış, ırkçı kafalar yüzünden çalınmıştır. Osmanlının 6 asır yaptığını bunlar bir asır bile yaşatamamıştır. Birinci Mecliste yaptığı konuşmasında, “Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek” diyen Bediüzzaman ne kadar haklıydı! Bu halkın değerlerine ve görüşlerine saygılı olmayan, hatta tahammül bile edemeyen sevgiden, saygıdan, kardeşlikten, olumlu düşünmeden, sevimlilikten uzak sözde Halkçı ve ırkçı partilerin tahribatından Allah bu binamızı korusun.

Tamirciler demokratlardır. Onlar da süreç yönetiminde başarısız olurlarsa defolu binamızın Halkçı zihniyetin elinde dibe yığılma ihtimali var. Siyasal partiler öncelikle TBMM’nin şerefini korumalı ve sistemi işletmelidirler. Şimdilerde gündemde olan cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı partiler arasındaki uzlaşmazlıklar, sistemin tıkanmasına sebep yapılmamalıdır. Bunu özellikle demokrat misyonu temsil ettiğini bildiğimiz tamircilerden DYP mutlaka sağlamalı. Yoksa Halkçılar ırkçıları da yanlarına alıp yıkım müteahhitliğine devam edeceklerdir.

B. Sait ÇİFTÇİ

01.05.2007


Değişmezler ve biz

İçinde yaşadığımız şartlara geniş ölçüde müdahalede bulunup onları normal seyirleri dışına çıkarmamız mümkün değildir. Bu konuda yapabileceklerimiz, sınırlı bazı makyajlardan ve küçük rötuşlardan ibarettir. Günler hep yirmi dört saattir. Gece ile gündüz belli bir sistem içinde uzayıp kısalır. İnsanoğlunun bu sistemi değiştirmesi imkân dışıdır. Karanlık bütünüyle yok edilemez; ancak belli yer ve zamanlarda yapay ışıklar kullanılabilir. Her mevsim, miadını doldurunca, yerini yeni bir mevsime terk eder; buna engel olamayız. Bizim yapabileceğimiz, ürettiğimiz ısıtıcı ve soğutucuları mevsimine göre devreye sokmaktan ibarettir.

Bir an için şöyle düşünelim: Geceleri yok edip bütün mevsimleri bahara dönüştürebilsek, yaşantımız açısından nasıl bir sonuç çıkar ortaya? İlk bakışta sanıldığı gibi çok da iyi sonuçlar alınmayacak; sürekli hale gelen aydınlık ve bahar, monotonluktan sıkılan ve daima değişiklikler yaşamak isteyen insanı zamanla sıkmaya başlayacaktır. Aydınlıktan ve bahardan bıkan insan, bir bakıma yaşamaktan da bıkmış olacaktır. Ayrıca dinlenmeye ve uyumaya ihtiyaç duyan insanın, bu özelliği devam ettikçe, geceye de ihtiyaç duyacağı kuşkusuzdur.

Şurası belli ki, kendimizi içinde bulduğumuz şartlar; fıtratımıza, zevklerimize, arzu ve ihtiyaçlarımıza en uygun şartlardır. Bu sistem, ancak küçük müdahalelere açıktır. İnsanın, kendisini içinde bulduğu şartlara küçük müdahalelerde bulunabilmesi, sahip olduğu cüz’î iradenin tabiî bir gereği ve sonucudur. Böylece hem lehine olan bazı tedbirleri alabilir, hem de yaratılış gayesine uygun olarak tabi tutulduğu dünya sınavını yaşamış olur.

Kişiliğimizi oluşturan ögelerden birçoğunu da tercih etme, belirleme imkânımız yoktur. Bu imkânsızlıkla doğru orantılı olarak çoğu konuda övünmemiz veya yerinmemiz de hem yersiz, hem anlamsız, hem de çirkin olur. Kimse cinsiyetinin ne olması gerektiğine karar veremez. Sarışın, esmer, kızıl, beyaz, siyah olup olmamak da kimsenin elinde değildir. Kimse annesini, babasını seçmemiştir. Çocuğunu seçebilen de yoktur. Bütün bunlarda kararlarımızın, tercihlerimizin ve çalışmalarımızın hiçbir payı yoktur.

Varlığında payımız bulunmayan özelliklerimizden dolayı sorumlu tutulmayı istemeyeceğimiz gibi, takdir edilmeyi de beklememeliyiz. Sahip olacağımız sorumluluk ile hak edeceğimiz takdir, hazır bulduğumuz bu özellikler karşısında takınacağımız tavırlar ve tercih edeceğimiz davranış biçimleri sonucunda ortaya çıkar.

Bazen zevklerimizi bile kontrol edemeyiz. Sevdiğimiz renkler, müzikler, yemekler farklıdır. Kabiliyetlerimiz, ilgilerimiz, sevgi ve nefretlerimiz ayrı ayrıdır.

Görülüyor ki içinde bulunduğumuz şartlardan çoğu, isteğimiz dışında meydana gelmiştir. İşleyiş kanunlarına müdahale edemeyeceğimiz; günlerini, mevsimlerini, elementlerini değiştiremeyeceğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu değişmez şartlarla birlikte, değişmesi mümkün olmayan asrımız, rengimiz, soyumuz, kabiliyetlerimiz ve zevklerimiz bütünleşiyor. Müdahale edilemeyen, değiştirilemeyen bir kader oluşuyor böylece. Bütün bu değişmezler içinde yerimiz ve görevimiz nedir?

Sanırım bu soruya karşılık olarak aşağıdaki cevapları verebiliriz:

Bize düşen; içinde bulunduğumuz şartları kendimiz için bir sınav olarak kabul edip yanlış değerlendirmelere ve bencil duygulara sapmadan doğru tercihlerde bulunmaktır. Bize düşen; insanlık âleminin bir üyesi olmanın önemini ve yaratılış hikmetlerini iyi bilerek, “eşref-i mahlûkat” olmanın sırrına ermektir. Bize düşen; gece ile gündüz, çalışma ile dinlenme, uyku ile uyanıklık arasındaki bütünlüğü ve uyumu görerek bütün bunların hikmetini kavramaya çalışmaktır. Bize düşen; hem kendimizi ve çevremizi, hem de dış âlemi inceleyerek, değişmez şartların değişmez hâkimini tanımaktır. Bize düşen; içinde bulunduğumuz bütün nimetlerin, elde ettiğimiz bütün başarıların ve sahip olduğumuz bütün zenginliklerin gerçek sahibini unutmadan zikir, tefekkür ve tedebbürle yaşamaktır.

Ali BOZKURT

01.05.2007


Üstün yetenekli çocukları keşfetmek...

Üstün yetenek konusu çok geniş ve bir o kadar karmaşık muhtevaya sahiptir. Bu sebeple konuya genel hatlarıyla değineceğiz. Üstün zekâ, normal insanlar arasında en ileri olan (normalüstü) zekâ olarak tanımlanmaktadır. IQ (Intelligence Quotient) olarak 90’ın üstü normal, 130 üzeri üstün zekâdır. Üstün zekânın genetik faktörlerle ilgisi vardır ancak, doğuştan üstün zekâya sahip bireyin içinde bulunduğu hayat şartları, geçirdiği rahatsızlıklar bunun ortaya çıkmasını engelleyebilir. Üstün yetenek ve üstün zekâ her zaman bir aradadır diyemeyiz. Bazen kişiler çok yetenekli olup, zeki olmayabiliyorlar. Zekânın geleneksel IQ testleriyle sınırlandırılamayacak kadar çok boyutu vardır. Üstün yetenek ise kısaca, belirli alanlarda diğer insanlardan farklı algılama, daha hızlı ilerleme olarak tanımlanabilir.

Eğitim sisteminin yapısı doğrultusunda sözel-dilsel ve matematik mantıksal zekâ daha ön plana çıkmaktadır. Üstün yetenekli insanlara baktığımızda ise bunun dışında pek çok alanda kendilerini ıspatladıklarını görüyoruz. Bu zekâ alanları: Sözel-dil zekâ, mantık-matematik zekâ, görsel -uzaysal zekâ, müziksel-ritim zekâ, bedensel-kinestetik zekâ, sosyal zekâ, doğa zekâ, özel zekâ alanı şeklinde sayılabilir.

Üstün yetenekli çocukların

fiziksel, bilişsel ve sosyal yönleri

Üstün yetenekli çocukların beden (fiziksel) gelişimleri diğer çocuklardan farklı değildir. Konuşmaya daha erken başlarlar. Kendilerini çok rahat ifade ederler, kelime hazneleri gelişmiştir. Soyut kavramları yerli yerinde kullanırlar, espri yetenekleri güçlüdür. Çoğunluğu okuma yazmayı erken yaşlarda ve okul öncesi dönemlerde öğrenirler. Yaşıtlarına göre daha kolay öğrenir, bağıntı kurar ve benzerlikleri rahatlıkla fark ederler. Arkadaşlarına oranla daha geniş düşünürler, gelişim yaşlarının üzerinde kitapları okurlar. İlgilerini ve motivasyonlarını uzun süre muhafaza edebilirler, meraklıdırlar. Her gördüklerini hafızalarına işlerler, çokbilmiş ve uyanık aynı zamanda girişken yapıdadırlar. Herkesi çok rahat etkilerler, bilgilerini karşı tarafa kolay aktarırlar. Kendilerine güvenleri her zaman tamdır ve kolay kolay pes etmezler. Problem çözmeyi (birkaç sınıf büyük ağabeyinin matematik ve fen ödevleri gibi), okulda yüksek not almayı severler. Yalnız çalışmaktan hoşlanırlar. Bununla birlikte arkadaş canlısı ve sosyal bireylerdir, pek çok faaliyet ya da hobiyle uğraşmaktan büyük keyif alırlar.

Yazarlıkla ilgili üstün yetenekten kesin olarak söz etmek doğru olmaz. Çünkü yazmak, birikim ve gözlem işidir. Bu tür yetenekler ancak uzun süre çalışmayla geliştirilebilir. Erken okuma üstün zekâ belirtisi olarak görülse de; erken okuyan bazı çocuklarda otizm belirtileri ve sosyalleşme eksiklikleri görülebilmektedir. Bazen de IQ’ su yüksek çocuklar disleksi gibi rahatsızlıklar sebebiyle yaşıtlarına göre daha geç okumakta ya da yazmaktadırlar.

Aileler çocuklarını doğru

yönlendirebilmeli

Üstün yetenek ya da zekâ çocuğun başarılı olması için yeterli değildir. Bu özellikler dikkate alınmadığında zamanla kaybolup gider. Çocuğunun farklı olduğunu keşfeden aileler, çocuğun üzerine çok fazla gitmemelidirler. Çocuğun mükemmel olmasını planlamak da doğru değildir. Çocuğun hangi zekâ veya yetenek alanında potansiyele sahip olduğu gözlenmeli ve o alana yöneltilmelidir. Çocuk, üstün yeteneğe ya da zekâya sahip diye baskı altına alınmamalı ve arkadaşlarından uzaklaştırılmamalıdır. Çocukların içerisinde bulundukları şartları nasıl en verimli biçimde kullanacakları, neleri yapıp neleri yapamayacaklarını öğrenmeleri teşvik edilmelidir. Erken çocukluk döneminden itibaren çocukların yeteneklerini keşfedebilecekleri materyaller (kitap, san’atsal faaliyet, tanıtıcı CD, ses kasetleri, görsel araçlar) sunulmalıdır.

Üstün yetenekli çocuklar, zor durumları çok severler. Belirsizlikler ve daha iyisini yapmayı sağlayıcı faktörlere ilgi duyarlar. Bu çocukların düşüncelerini dinlemek ve onların düşüncelerine değer vermek gerekir. Aileler de çocuğun gelişimine katkı sağlayacak faaliyetlere katılmalıdırlar. Durumlar arasındaki benzerlik ve farkların bulunmasına dayalı çalışmalar faydalı olacaktır. Çocuğa nasıl yaklaşılması ile ilgili bütün kaynakların araştırılması ve öğrenilen bilgilerin diğer ailelerle, öğretmenlerle paylaşılması çocuğun gelişimini hızlandıracaktır. Türkiye Üstün Yetenekli Çocuklar Vakfı (TUYÇEV)’e www.tuycev.org adresinden ulaşarak bilgi alabilmek de mümkündür.

Sınavlarda özellikle sözel-dilsel ve matematik mantıksal zekânın değerlendirmeye tutulması diğerlerinin göz ardı edilmesine sebep olmaktadır. Eğer diğer alanların bir önemi olmasaydı, üniversitelerde özel yetenek sınavları ve uygulamaları gerçekleşmezdi. Einstein, Newton, Edison, Michael Jordan, Stephen Hawking, Beethoven vb. hangi alanlarda kendilerini gösterdiklerine dikkat edersek durum daha kolay anlaşılmaktadır. Çocukların potansiyelini açığa çıkarmada çoklu zekâ teorisini de vurgulamak gerekir.

Aileler çocuklarını tek başına bırakmamalı, onun gelişimine ne ölçüde katkı sağlayabileceklerini sürekli araştırmalıdırlar. Demokratik ortam hazırlanmalı, çocuğun da görüşü alınmalıdır. Ona bilimsel ve tabiat kitapları okutmak, onunla müzelere ya da san’at faaliyetlerine katılmak, klasik müzik dinletmek önemlidir.

mustafaoguz1@gmail.com

Mustafa OĞUZ

01.05.2007


Eğer okusaydın...

Bir baba kızına okuma alışkanlığı kazandırabilmek için ödül vermek ister; ‘Kızım, eğer şu kitabı bitirirsen sana 20 lira vereceğim’ der. Bu teklif çocuğun çok hoşuna gider. Çocuk; ‘En iyisi bu kitabın özetini araştırıp bulayım, iyice ezberleyeyim, babam sorunca özetini anlatırım’ diye düşünür. Ve çocuk gider, kitabın iki sayfalık özetini bulup ezberler. Birkaç gün bekledikten sonra; ‘Babacığım, ben kitabı okudum, ödülü verecek misin?’ diye sorar. Babası kızından kitapta geçen konuyu anlatmasını ister. Çocuk konuyu anlatır ve ardından yine ödülünü ister. Baba, kızına; ‘Sen bu kitabı okumamışsın, beni kandırıyorsun’ der. ‘Eğer okusaydın, kitabın içine koyduğum 20 lirayı bulurdun!’

01.05.2007


Bilmek için öğrenmek

Tarih biyografisi ve monografi sahalarında, dünya çapında bir şahsiyet olan İbnulemin Mahmut Kemal’e sorarlar: ‘Sizdeki bilginin çok azına sahip olmalarına rağmen sizden daha fazla tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?’ Şöyle cevap verir: ‘Ben bilmek için öğrendim, onlarsa bilinmek için.’

01.05.2007


Başarı, ona uzanma cesaretini gösterebilenlerindir

Daima yukarıya bak, bilmediğin şeyleri öğren ve her gün yükselmeye çalış (Louis Pasteur). Yüksektekiler, aşağıdakilerden daha az emniyettedirler (Shakespeare). Başkalarının ardından gitmek, önde gitmekten çok daha kolay, çok daha boştur (Montaigne). Benim en çok dikkat ettiğim şey başarılı olup olmamanız değil, başarısız olunca yine deneyip denemeyeceğinizdir (Abraham Lincoln). Büyük ve üstün insanların yükselişi yukarıya doğrudur. Düşük bir insanın yükselişi ise aşağıya doğru (Konfüçyüs). Dünyada hiçbir şey azmin yerini tutamaz. Yetenek yeterli değildir; yetenekli ve başarısız insandan bol bir şey yoktur. Zekâ yeterli değildir; zekânın ödüllendirilmediği neredeyse bilinen bir gerçektir. Eğitim tek başına yeterli olamaz; dünya eğitimli yoksullarla doludur. Azim ve kararlılığın ise her şeye gücü yeter (Godidge). En yüceye ulaşmak istiyorsan, en aşağıdan başlamalısın (Publılıus Cyrus). Büyük insanların ulaştığı ve koruduğu yükseklik, ani bir sıçrayışla erişilmiş değildir. Onlar, diğerleri uyurken geceleri yukarıya tırmanmaya çalışıyorlardı (Longfellow).

01.05.2007


Hiperaktivite önemli bir psikiyatrik gelişim bozukluğudur

Dikkat eksikliği hiperaktivite; toplumun tamamını ilgilendiren, çocuklarda 3 ya da 4 yaşında başlayan psikiyatrik gelişimsel bozukluklar arasındadır. Bu çocukların yaşları ve zekâ seviyeleri göz önüne alındığında, normal çocuklara göre dikkat ve odaklanma sürelerinin daha düşük olduğu görülmektedir. Çocuk, kendisinden beklenmeyen pek çok davranışı yapar ve ani çıkışları olur. Çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde toplumdan uzaklaşarak; depresyon, aşırı sinirlilik, bağımlılık yapan madde kullanımı ve kural dışı davranışları gerçekleştirebilmektedirler. Bütün bunları göz önüne alarak, bu rahatsızlığın erken yaşlarda tedavi edilmesi çok önemlidir. Aile, okul ve çocuğun arkadaşları, tedavi sürecinde iş birliği halinde olmalıdır.

01.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004