Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 18 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

Birlik ruhu için şeffafiyet

Katı yapıların genel karakteri, bulunduğu alanı net kuşatmak ve başkaları ile birlikte olamamaktır. Oysa uzlaşma, kişilikli esnekliği gerekli kılmaktadır. Yükseltilmeye çalışılan memleket tansiyonunda, benlikler ve kısır çekişmeler bir tarafa bırakılmalı, vatanın selâmeti ve İslâmın barış zemininde huzur ve emniyet dolu bir dünya için elbirliği içine girilmelidir.

Ortaklık ve dayanışma, aynı maksat etrafında birlik fıtratın gereği. Ancak hayat ve fıtratların imtihanı, şuur sahiplerinde irade ile birliktelik ve ortaklık ruhunu zorlaştırıyor. Bu noktada, ruhların şeffaflaşmasına ve aslına dönmesine şiddetle ihtiyaç var. Son günlerde en çok sıkıntı yaşanan konulardan biri, uzlaşma olsa gerek. Bu, aslında fertlerin kendi doğruları konusundaki katılıklarından kaynaklanıyor olmalıdır. Katı yapıların genel karakteri, bulunduğu alanı net kuşatmak ve başkaları ile birlikte olamamaktır. Oysa uzlaşma, kişilikli esnekliği gerekli kılmaktadır. Yükseltilmeye çalışılan memleket tansiyonunda, benlikler ve kısır çekişmeler bir tarafa bırakılmalı, vatanın selâmeti ve İslâmın barış zemininde huzur ve emniyet dolu bir dünya için elbirliği içine girilmelidir.

Fertler ve toplumlar arasında uzlaşmanın temel yolu, doğrular ve yanlışlar konusunda bir esneklik içinde muhatabiyet olmalıdır. Gerçek boyutu ile algılanan varlık âleminin özünde bu esneklik zaten mevcuttur. Belki de ferdî planda ve sosyal hayatta barış, varlığın genel ritmine, zerrelerden yıldızlara uzanan fıtrî ahenge uyum sağlamaktan geçmektedir. Kâinatın ömrü içerisinde bir kesiti teşkil eden insanlık, yeryüzünde bulunduğu sürece muhtemelen hep bu uyumun arayışı içinde olmuştur. Uyumun yakalanabildiği durumlar ve zamanlar güzellik kavramının içinde ele alınmıştır.

Ferdin anlık ruh halinin algıladığı her hangi bir nesne ya da olayın güzel veya çirkin tanımlama açısından çok önemi olmalıdır. Aynı iki olay, farklı ruh halleri ile farklı şekillerde tanımlanabilir. Bu ve benzeri şartlar içerisinde, güzelliğin mutlak tanımı ya da mutlak güzelliğe ulaşma imkânı maddî âlemde ve varlıklar planında pek mümkün gözükmemektedir. İnsan-oğlu mülk âlemine geldikten sonra, beyin ve algıların gelişimi ile varlık âleminin işleyiş kurallarına muhatap oluyor. Bu çerçevede iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi tanımlamaları öğrenmektedir. Bu şekilde mülk âlemini tanımlayan insanın, bu âleme muhatap oluşunun çerçevesi çizilmekte ve bu çerçeve içinde yaratılışın asıl gayesi olan Hâlık-ı Âlem’i tanıyıp, O’na muhatap olma ve sevgiyle, samimiyetle yönelme sonucu hedeflenmektedir. Bu sonun gerçekleşmesi yolunda kâinat denen zemin, insanın idrakine göre hazırlanmış ve mülk onun sınırlı algılarına mânâ ifade edecek tarzda şekillenmiştir.

İnsanlar genellikle esbab âleminin sınırlılığında ve darlığında varlıkları anlamak konumunda oldukları için, Hâlık-ı Kâinatı da bu yapı içerisinde idrak etmeye çalışmanın doğurduğu problemleri sıklıkla yaşamaktadırlar. Zaman ve mekândan münezzeh, dolayısıyla zaman ve mekân içinde yapılmış tanımların dışında olan O Zât-ı Mukaddes’i maddî boyutun değer yargıları ile anlamaya çalışmak O’nu maddî âlemin darlığında görmeye çalışmak ve sebep sonuç ilişkileri içinde anlamaya çalışmak gibi büyük bir yanlıştır.

Varlık âleminin başlangıcında iyiyi ve kötüyü tanımlayan kudret, zamanın her bir anında, aynı tanımlamalara devam ediyor ve tanımlar O’nun istekleri doğrultusunda şekilleniyor olmalıdır. Başlangıçta her şey nasıl O’nun ilmi, iradesi ve isteği doğrultusunda bir değer almış ve kıymet ifade eder hale gelmişse, aynı şey, zamanın en küçük dilimlerinde de geçerlidir. Her şey genel bir değerlendirmenin yanında, ânda da, yani zamanın en küçük dilimlerinde de ezelî irade doğrultusunda yeniden kıymet almakta ve bir değer ifade etmektedir. Bu değerlendirmeyi yapan Adil-i Mutlak herhangi bir şeyin bağlayıcılığı ve sınırlılığı altında değildir. Maddî boyutta çirkin olarak gözüken bir şey O’nun güzel demesi ile güzelleşir, aynı şekilde maddî âlemin en güzeli sadece O’nun çirkin demesi ile çirkinleşir. Eşyanın aslî değerlerini ve esas kıymet-i harbiyesini belirleyecek olan yalnızca İlâhî hükümdür. Çünkü, bütün vasıfları her anda ve zamanın bütününde tanımlayan, değer atfeden ve kıymet veren O’dur. Nefsü’l-emiri de esas olarak belirleyen o irade ve Rabbü’l-Âlemîn’in kabulleri ve yüklediği değerlerdir.

Bu açıdan bakıldığında, gerçek taassup, varlığın kendinden kaynaklandığı vehmiyle yüklenen değerlerde ısrarcılıktır. Her gün yeniden şekillenen varlık tablosunda, güzellik ve doğruluğun da yeniden şekillendirilebileceğini hep nazarda tutmak ve önümüze çıkan verilere bu esneklik içinde bakmak, eşyaya uyum içinde muhatap olabilmenin temel şartıdır. Bu esnekliğin bugünkü sosyal yaşantıya yansıması, demokrasi kavramı ile uyumlu gibidir. Bu anlamda demokrasinin âlemin fıtrî ritmine en uygun idare şekli ve toplumların şekillenmesinde şu ana kadar karşılaşılan rejimlerin en uygulanabiliri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Varlık âleminde her şeyin en doğru ve genel ile ahenkli olanı fıtrî olanıdır. Bu çizgi yakalandığında ferdî ve sosyal mutluluk da elde edilmiş olacaktır. Belki de doğruları bulmak için yapılması gereken tek şey, fıtratın sesini dinlemektir. Çünkü fıtrat hep doğrunun yanında yer alıyor ve sesi dinlenebildiğinde hep doğruları hissettiriyor. Aslında toplumlar ve milletlerin de, fıtratın sesini dinlemeye ve ortak ruhun hissedilmesine ihtiyaçları var. Belki de kavgaların ve kısır çekişmelerin ilâcı bu. Her şey gibi, milletler de aslına dönünce güzelliğini ve olması gereken fıtrî halini yaşıyor.

18.05.2007


 

İslâm dünyasının yarını - II

Batı medeniyeti, İslâm medeniyetinin de etkisi ve katkısıyla 14. yüzyılın ikinci yarsından itibaren ortaya çıkıp, kaynağını pagan kültüründen, Grek felsefesi ve rasyonalizmi ile Roma hukuku ve Hıristiyanlıktan almıştır. Ancak bu medeniyet bozulmuş Hıristiyanlığı kendisine araç yaparak eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin temelinde yükselmiştir.

II. BÖLÜM

2.1. BATI MEDENİYETİ

KAYNAĞI

Batı medeniyeti, İslâm medeniyetinin de etkisi ve katkısıyla 14. yüzyılın ikinci yarsından itibaren ortaya çıkıp, kaynağını pagan kültüründen, Grek felsefesi ve rasyonalizmi ile Roma hukuku ve Hıristiyanlıktan almıştır. Ancak bu medeniyet bozulmuş Hıristiyanlığı kendisine araç yaparak eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin temelinde yükselmiştir. Hıristiyan din adamlarının bütün çabalarına rağmen, Hıristiyanlık, Yunan ve Roma medeniyetinin varisi olan Batı Medeniyetinin ancak bir unsuru olmuş, kendi başına bir medeniyetin kurucusu olma imkânını bulamamıştır. Yayıldığı alanlardaki eski Grek ve Roma medeniyetlerinin sonradan katılma unsuru olmuştur. Başlangıçta bunlarla mücadele etmiş, fakat daha sonra uzlaşarak bu medeniyetlerin bir parçası haline gelip sâfiyetini yitirmiştir. Ortaçağ’ın sonlarına doğru, yani Rönesans ile birlikte yeniden Grek–Roma kültürüne dönülmüştür. Gerçi Roma ve Yunan medeniyetleri de su ve yağın karışımı gibi hiçbir zaman tam anlamıyla birleşememiştir.

17. ve 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’ndaki bilim ve teknolojideki gelişmelerle beraber Batı Medeniyeti yeniden inşa edilmiştir. Tanrı ve dinin dışında yepyeni bir âlem olduğu, bütün insanlığı zenginlik ve huzura ulaştıracak en son medeniyetin bulunmuş olduğu ve bundan başka medeniyet olamayacağı inancına ulaşılmıştır. Ancak keşfedildiği sanılan âlem, giderek meçhule karışmıştır. İnsan aklı Ortaçağ’dan çıkarken, insan ruhu yeni bir ortaçağa girmiştir. İnsandaki bu bölünmüşlük, insanlığı “bunalım çağına” sürüklemiştir.

ÖZELLİKLERİ

Batı Medeniyetinin özelliklerinden bahsederken, herhalde dikkatli davranmak ve toptancı bir bakış açısıyla değerlendirme yapmamak gerekir. Çünkü Bediüzzaman, Batı Medeniyetinin eski Roma ve Yunan dehalarına istinad ettiğini, bu medeniyetin ruhunun ise, Roma dehası olduğunu, bazı iyiliklerini takdir etmekle beraber, doğruluk ve üstünlüğünü kabul etmediğini belirtmektedir. Dolayısıyla onun; “Bizim muradımız medeniyetin güzellikleri ve insanlığa faydalı olan iyilikleridir. Yoksa günahları ve kötülükleri değil” derken, insaflı bir ayrıma gittiğini ve Batı Medeniyetini ikiye ayırarak incelediğini görürüz. Birisi kaynağını hakikî İsevîlik dininden alarak insanlığa faydalı san’atlar sunan ve hakkaniyetle yaklaşan dindar İsevî Batı Medeniyeti; diğeri, kaynağını Yunan ve Roma putperestliğinden alan ve küreselleşmenin imkânlarını da sonuna kadar kullanarak insanlığın büyük çoğunluğuna zulüm ve adaletsizlik getiren muzır Batı medeniyetidir.

ESASLARI

Bediüzzaman, hakikî İsevî dininden uzaklaşmış ve insanlığın umumuna mutsuzluk getirmiş olan sefih Batı Medeniyetinin temelde beş esas üzerine kurulduğunu belirtir. Bunlar:

1. HIYANET

Batı Medeniyeti, sefih Roma felsefesinden kendisine armağan kalan, “Galebe edende bir kuvvet var.”, “Kuvvette hak vardır. Öyleyse güçlü her zaman haklıdır” anlayışı ile zayıf ve masumların her zaman ezilmesine sebebiyet vermiştir. Zulmü manen alkışlamış, zalimleri cesaretlendirmiştir. Bu anlayıştan yola çıkarak güçlüler kendinden zayıf olanı ezerek, sömürerek ve en küçük bir fırsatını bulduğunda, en yakınlarına dahi tecavüze kalkışarak, hıyanet etme gibi bir alçaklığa düşmüş, bir hıyanet ve güvensizlik medeniyeti oluşmuştur.

2. CİNAYET

Batı Medeniyeti insanına bir hedef koymuştur. Bu da menfaatini diğer menfaatlerin üstünde tutmak. Hedeflediği menfaatine ulaşmak için, insanı makineleştirip, sadece kendi menfaatine kurguladı. Bundan dolayı, bilgi ve bilim hayatında olduğu gibi, toplumsal hayatta ve kültürel hayatta da güvensizlik oluştu. Çünkü sadece kendi kazancı için başkalarına güç baskısı uygulaması gerekiyordu. Aslında sosyal, siyasî, hukukî, kültürel ve bilimsel kurumlar, bu kurumların getirdiği kavramlar ve bu kavramlara dayandırılan doğrular, sadece menfaat içindi. Menfaatle çatıştığında da hiç çekinmeden cinayet işleyen, eli kanlı, Batı Medeniyetinin gerçek yüzü ile karşılaşılıyordu.

3. SEFALET:

Batı Medeniyeti kâinatta her şeyi birbirine düşman görmektedir. Hayatta kalmak için devamlı mücadele etmek, önüne gelen her şeyle kavga etmek ve kendisini savunmak gerekliliğini duyar. Kendisinden başka her şeye düşman olarak bakan bu anlayış, her şeyi yakmış, yıkmış, yok etmiş ve insanlığı açlığa, yoksulluğa ve sefalete atmıştır.

4. HELÂKET:

Batı Medeniyetinin menfî milliyet ve ırkçı yaklaşımı sonucu; tüm dünya, sıcak ve soğuk savaşlarla sarsılmıştır. Bu savaşların getirdiği yıkım, Batı dünyasının ahlâkî değerlerini alt üst etmiştir. O zamana kadar entelektüel çevrelerde geniş kabul gören dünya görüşü ve anlayışı (bir zamanlar ona “modern düşünce” deniyordu) geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. Daha iyi ve daha güzel bir dünyaya duyulan özlem ve kurulan hayaller, artık sona ermiştir. İnsanlık Batılı tarihçilerin deyimiyle, “bunalım çağı”nı Bediüzzaman’ın deyimiyle “helâket asrı”nı yaşamaktadır.

5. SEFAHET:

Akıldan ziyade hissiyatın hakim olduğu zamanımızda, Batı Medeniyeti tam da bu silâhı kullanarak insanların heva ve heveslerini, nefis ve arzularını tatmin etmek için, elinden gelen her şeyi yapmış ve bütün imkânlarını seferber etmiştir. Ancak doymak bilmeyen nefis ve tatmin edilemeyen arzular, insanlığa mutluluk vereceğine büyük bir ruhî girdaba sürüklemiştir. Neticede Batı Medeniyeti kokuşmuş ve çürümüş, bu esaslarıyla insanlığı huzurdan ziyade, sıkıntı ve sefahete sürüklediğini kendisi de kabullenmiştir.

YANLIŞLARI

1. İnsanlığın yüzde seksenini sıkıntı ve darlığa atmış; sadece yüzde onunu sahte saadete ulaştırmış; geriye kalan yüzde onunu da iki arada bırakmıştır.

2. İnsanın, maddî ve mânevî yönünü dikkate almadığından, fıtratından uzaklaştırmıştır.

3. Birçok ihtiyacı zarurî hale getirmiştir. Eskiden, bir adam dört şeye muhtaçken, şimdi yüz şeye muhtaç olur hale gelmiş ve çalışması masrafına yetmediğinden, hile ve harama başvurmaya zorlanmıştır.

4. Topluluklara verdiği servet ve haşmete bedel, şahısları fakir ve ahlâksız yapmıştır.

5. Bireysel ilişkilerden uluslar arası ilişkilere kadar, riya ve ikiyüzlülük prensip haline getirilmiş, bütün insanlık “ tasannu ve riyakârlığa” sevk edilmiştir.

6. “Mimsiz medeniyetin terbiyesi yüzünden” insanlığın en temel sosyal kurumu olan aile bile bozulmuş, evlât anne-babadan, anne-baba evlâttan şikâyet eder hale gelmiştir.

7. Mülkün temeli olan adaleti tesis edemediğinden ve masumun değil, suçlunun lehine hukuk kuralları oluşturduğundan ve “kötülükleri iyiliklerine, hataları faydalarına” üstün geldiğinden, umumun istirahatini ve dünya hayatının saadetini bozmuştur.

8. İktisat-kanaat yerine, israf ve sefahetin, çalışma ve hizmet yerine, tembellik ve istirahat meylinin ön plana çıkartılması sebepleriyle, insanlık fakirleştirilmiş ve tembelliğe itilmiştir.

9. “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne” ve “Rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim” felsefesiyle; faizin yasaklanmaması, aksine yaygınlaştırılması, zekât gibi yardımlaşma ve yakınlaşma müessesesinin çalıştırılmaması fakir ve zengini daima çatıştırmış; zenginleri zulme, fakirleri isyana sevk etmiştir.

2. 2. İSLÂM MEDENİYETİ

İlâhî kaynaklı olan İslâm Medeniyeti için Risale-i Nur’da “Kur’ân Medeniyeti”, “Hakikî Medeniyet”, “Mü’minlerin Medeniyeti” “Asya Medeniyeti”, “Şeriat-ı Garradaki Medeniyet” gibi ifadeler kullanılmıştır. Bediüzzaman medeniyet için ya insanların tamamına veya en azından çoğunluğuna saadet ve huzur getirmesi gerektiğini belirterek, aslında İslâm Medeniyetinin bütün insanlığa rahmet olduğuna işaret etmektedir.

ESASLARI

İnsanlığın umumuna mutluluk sunmayı taahhüt eden İslâm Medeniyeti Bediüzzaman’a göre, beş esasa dayanmaktadır. Bunlar:

1. Adalet - selâmet

İslâm Medeniyetinin temelinde Hak ve Hakkaniyet kavramı vardır. Bu sır Hz. Ömer’e; “Adalet mülkün temelidir” sözünü söyletmiştir. Bu sebeple de insanlar (hatta hayvanlar) arasında bile, hakkı her türlü hatırın üstünde tutarak, tam bir adalet tesis eder. İnsanların aralarında ihtilâfları adaletle çözer ve şikâyetleri yok eder. Velhasıl her türlü tehlike ve kötülüklerden uzak kavganın ve çatışmanın olmadığı insanların dil, din, ırk ve rengine bakılmadan, kardeşçe bir arada yaşadığı barış ve güven ortamı sunar.

2. Muhabbet – saadet

İslâm Medeniyetinin gayesinde imanlı, irfanlı, erdemli, sadece kendi menfaatini değil, başkalarını da düşünebilen faziletli insanlar vardır. Faziletli insanların oluşturduğu toplum ve devletler, sevgi ve muhabbetle hareket edip, düşmanlığı kaldırarak gerçekten bütün insanlarının mutluluğunu hedefleyen bir sevgi medeniyetini sunar.

3. İttihat - tesanüd

İslâm Medeniyetinin hayattaki prensibi yardımlaşmadır. Herkesin birbirine yardım ettiği ve birbirinin imdadına yetiştiği bir toplumda; birlik, beraberlik ve dayanışma olacaktır. Bu da toplumları ve devletleri, hayattar ve dostluk medeniyetleri olarak devamlı kılacaktır.

4. Hidayet - terakki

İslâm Medeniyetinde değer yargısı insanların basit heves ve arzuları değil, İslâmiyetin göstermiş olduğu ulvî değerlerdir. Bu ulvî değerlere dayanan medeniyet, insanları lâyık olduğu refaha ve gelişmişlik düzeyine ulaştıracaktır. İnsanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarına cevap verecek ve yeni bir Asr-ı Saadet modeli oluşturacak olan bir huzur çağını sunacaktır.

5. Uhuvvet

İslâm Medeniyeti en küçük kabileden, en büyük devletlere kadar sınıflara ayrılmış tüm milletlere ve dinlere; onların inanç ve kültürel değerlerine saygı gösterip korur. Ve bu farklılıklarını kavganın, savaşın, ayrılığın değil; kaynaşmanın, barışın ve kardeşliğin sebebi sayar. Bütün yaratılmış insanları abdullah (Allah’ın kulu) olarak kabul eder ve hakikî dünya kardeşliğini sunar.

18.05.2007


 

Sıddık Süleyman (Kervancı) (?-1965)

Çoğu insanın korkusundan yanaşamadığı ve uzak durduğu bir dönemde Bediüzzaman Hazretlerine dost ve talebe olmuştur. Sekiz yıl boyunca gördüğü samîmî hizmeti ve arkadaşlığından dolayı “Sıddık” unvanını Üstadından almıştır. Cennet bahsini konu edinen Yirmi Sekizinci Söz onun bahçesinde yazılmıştır. Bundan sonra bahçesinin adı da “Cennet Bahçesi” olmuştur. Ankara’da vefat etmiş, Barla’ya götürülerek defnedilmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerini Barla’ya sürgün etmenin belki de en büyük gayesi; onu tamamen toplumun dışına atmak, insanlarla irtibatını kesmek ve böylece vefatına kadar silik bir hayat sürmesini sağlamaktı. Özellikle Barla gibi ıssız ve ulaşımı zor bir beldenin seçilmesi bunu açıkça göstermekte idi. Bu dönemde böyle sürgün hayatı yaşatma ve insanları muhtelif yollarla tehdit edip uzaklaştırma, sık sık başvurulan yöntemlerin başında gelmekte idi.

Barla ile ismi birlikte anılan ve Barla denince ilk akla gelen simalardan bir tanesi kuşkusuz Bediüzzaman tarafından verilen “Sıddık” unvanlı Süleyman idi. Yok edilmeye çalışılan bir fikir ve düşünce âliminin, yok edilemeyeceğini sadakatiyle gösteren Sıddık Süleyman…

Sıddık Süleyman’ın nerede ve ne zaman doğduğu hakkında elimizde bilgi yoktur. Barla’da doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir. Biraz erken sayılabilecek bir tarihte vefat etmiş olmasından dolayı özgeçmişi ile ilgili kendisinden bilgi alma imkânı olamadı. Hakkındaki bilgiler 1926 yılı sonrasına dayanmaktadır. Bundan öncesi ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur.

Barla’ya gelen Bediüzzaman’a yakınlık gösterip yardım eden Sıddık Süleyman hem yardımcı, hem de talebe oldu. Sekiz sene boyunca sadakat ve hizmetini devam ettirdi. Sahip bulunduğu bahçesini Üstadına tahsis etti. Sekiz sene sadâkatle Üstadına hizmet etti. Sıddık unvanını aldı. Cennet konusunu işleyen Yirmi Sekizinci Söz onun bahçesinde bir iki saat zarfında yazıldı. Bu risâlenin yazılmasından sonra Süleyman’ın bahçesinin adı “Cennet Bahçesi” oldu. Böylece hem bahçenin, hem de sahibinin adı unutulmazlar arasına dâhil oldu.

Sırf Allah rızası için kendisine büyük bir hizmette bulunan ve Risâle-i Nurun neşrinde katkılarıyla hisse sahibi olan Süleyman, Bediüzzaman’ın övgüsüne mazhar oldu. Her vesile ile hatırı soruldu. Ayrılıktan sonra da unutulmadı ve daima ismi duâya dahil edilenlerden olma bahtiyarlığına erdi; “… Senle (talebesi Sabri) Sıddık Süleyman, benim nazarımda ve fikrimde ve duâmda daima beraber bulunduğunuzdan, seninle konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Mâsum ve mübarek çocuklarınız duâdan hissedardırlar.” (Kastamonu Lâhikası, s. 33).

Bediüzzaman Hazretleri maddî ve manevî sıkıntılar içinde yaşarken özellikle bazı talebelerinin kendisini ziyaret etmesinden büyük bir mutluluk duymuş ve mektuplarına kaydettirmiştir. Bu kayda geçenlerden birisi de yine Süleyman’dır; “Bu şiddetli maddî ve mânevî kışın, sıkıntılı maddî ve mânevî hastalığı vaktinde dünyadan mufarakat ve pek çok alâkadar olduğum Nurcu kardeşlerimden iftirak ihtimalinden gelen elemler beni sıkarken, birden Sıddık Süleyman, Nur Santralı Sabri, umum o havalideki kardeşlerim namına ve nesebi akrabalarımın da hesabına, Abdülmecid ve Abdurrahman mânâsında buraya geldiler. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum, onların gelmesi, bir panzehir hükmünde bana ilâç oldu. Ben de buradaki âdetime muhalif olarak ne olursa olsun yanıma dâvet ettim, geldiler. İki üç saat kadar tam bütün meraklarımı, hususan Barla’daki dostlarımın hallerini anlamakla, Barla’daki eski zamanıma mesrurane bir seyahat-ı maneviye-i hayali yaptık.” (Emirdağ Lâhikası, s. 167).

Sıddık Süleyman’ın hizmetini muhtelif vesilelerle öven, hizmetini takdir eden ve bunu diğer talebelerine yazdığı mektuplarda da dile getiren Bediüzzaman, daima kendisine duâcı olduğunu da ilâve etti. “Mektuplarınızda ara sıra Sıddık Süleyman’ın, eski zamanda hararetli sadakati ve alâkadarlığı ve kuvvetli şakirtliğiyle bahsi geçiyor. O zat, ben ölünceye kadar onun sadakati ve selâmet-i kalbini ve bana ve Risâle-i Nur’a halisane hizmetini unutamıyorum.” (Kastamonu Lahikası, s. 140).

Sıddık Süleyman’ın en önemli özelliklerinden bir tanesi de helâl haram noktasındaki hassasiyetidir. Çamdağı’ndaki Katran ağacının üzerinde bulduğu ekmeği hemen yememiş ve Üstadına sormuştu. Aradan yıllar geçtikten sonra yanına gelen talebelerine Sıddık Süleyman’ı soran Bediüzzaman ne yaptığını sormuş ve Risâle-i Nuru yazmakla meşgul cevabını almıştır. Bunun üzerine; “Bu ekmeği yememiz helâl mi? demesi risâle yazmasından daha ehemmiyetlidir.” diyerek, geçmişteki olayı hatırlatıp talebesinin ihlâsına ve samimiyetine vurgu yapmıştır.

Risâle-i Nurda ismi zikredilen Sıddık Süleyman, bazı hatıralarda da yad edilmektedir. Kendisinden hatıra nakledenlerden bir tanesi Bayram Yüksel’dir. Onun ağzından birkaç hatırayı nakletmektedir; “Bir gün Üstadımıza içimden dedim, “Biz yazıyoruz, biz okuyoruz. Üstad bu kadar zahmeti niye çekiyor.” diye düşündüm. Böyle mülâhaza ediyordum. Üstadım birden, “Kardaşım göreceksin ben bunları bütün dünyaya okutturacağım” dedi. (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3. C., s. 74-75).

Barla’da sekiz yıl sadakatle Bediüzzaman’a bağlanan, ömrü boyunca iman hizmetini devam ettiren Sıddık Süleyman 6 Mayıs 1965 tarihinde Ankara’da vefat etti. Naaşı buradan alınarak Barla’ya götürüldü ve defnedildi.

18.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004