Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 14 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Sivil Toplum

Yeni bakanlar ve Anayasanın 114. maddesi

Geçtiğimiz günlerde seçim kararı alınmış olması ile birlikte 1982 Anayasasının 114. maddesinin gereği olarak “Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları” çekildiler. Bu vesile ile İçişleri Bakanlığına atanan Kayseri Valisi Osman Güneş, Ulaştırma Bakanlığına atanan Denizcilik Müsteşarı İsmet Yılmaz ve Adalet Bakanlığına atanan Müsteşar Fahri Kasırga’ya yeni görevlerinde başarılar diliyorum.

Bakanların istifası 1961 Anayasası ile hukukumuza ve dolayısı ile siyasetimize giren bir durum. İlk anda her seçimde olan ve olağan bir şey gibi görünse de, bakanların istifasının neden gerektiği konusunda dinlediğim bir sohbet zihnimde canlandı.

1961 Anayasasını yapanlar Demokrat Parti’nin özellikle bu bakanlıklardaki (güya) çok yoğun baskı ve usulsüzlüklerini görmüşler, bu sebeple tedbir almak için böyle bir düzenlemeye gitmişler (!). Bu bile, bizdeki anayasaların tepki düzenlemeleri olduğunu gösteriyor.

1961 Anayasasındaki düzenlemede bakanların Meclis içinden olması benimsendiği için bağımsız üyeler-milletvekilleri şeklinde düzenleme yapılmış. Fakat, Meclis’te bağımsız vekil veya başbakanın birlikte çalışmayı tercih edeceği vekil bulunmaz ise, ne olacağı meçhul kalmıştır. Bunun için 82 Anayasası bu bakanların dışardan atanmasına imkân verdiği için üç bürokrat bakan olarak atanabilmiştir. Aksi halde bile bile lades denilerek, müstakbel bakan partisinden istifa edip, bağımsız kalacak ve bağımsız olduğu içinde bakanlığa atanabilmesinin önü açılabilecekti.

Fakat, böyle bir niyet ile yapılsa bile, bakanlık siyasî sorumluluk taşımaktır. Bu şekilde atananların siyasî sorumluluklarının ne ve nereye kadar olacağını ayırt etmek mümkün değildir. Kaldı ki, son örnekte ve genellikle olduğu gibi atananlar yüksek bürokrat olmaktadır. Yani iki müsteşar kendi bakanlıklarına bakan olurken, yukarıda belirtildiği gibi bir vali de içişleri bakanı oldu.

Bu yüksek bürokratlar iktidar, yani başbakan tarafından atanmış olduğundan, yine başbakanın genel siyasetine muhalif davranmaları zaten beklenemez. Muhalif tavırları olsa yüksek bürokrat olamazlardı. Dolayısıyla bu güya bağımsız bakanlar önlerine bir kanun, tüzük veya kararname geldiğinde koroya en hızlı uyan bakanlar olduklarını göstereceklerdir. Buna ek olarak görevi devraldıkları bakanların gölgesi hep üzerlerinde olacağından, bu düzenlemeden beklenilen faydaya işleyen bir sistemde görmek biraz zor olmuştur.

Yok eğer bu konuda çok kaygılı iseniz ve iktidarın seçimlere müdahalesi olabilir diyorsanız, içişleri bakanlığı iç güvenlikle sorumlu ve adalet de Yüksek Seçim Kurulu ile ilintili diyebilirsiniz fakat ulaştırma bakanının istifa etmesini nasıl izah edeceksiniz? Buldum. Haberleşmeyi kontrol ediyor, onun için…

Eğer olaya böyle bakılıyorsa, şifa bulunmaz bir derde girilmiş demektir. O zaman bu bakış açısı ile her bakan ve özellikle başbakan için bu iddia edilebilir ki, seçim dönemlerinde (sanırım Yunanistan’da uygulanıyor) bürokratlardan ve bağımsızlardan oluşan siyasî sorumluluğu olmayan, dolayısıyla millete hesap vermek mecburiyeti de olmayan bir yönetimin başa gelmesini, bu uygulamayı doğru bulanların içine sindirmesi gerekir.

Kısa süreli de olsa seçim dönemlerinde üç bakanın bağımsızlardan atanması uygulamayı “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olması ilkesi ile çelişir buluyorum. Kısa süre dedim fakat, ANASOL-M Hükümetinde seçim tarihi öne alındığı için bu bakanlar 7-8 ay görev yapmışlardı.

Gündeme gelmeden sorunlara tedbir almak gerektiği için belirtiyorum. Yoksa, bizim son iki anayasamız süngü ile dayatıldığından deve örneğini hatırlatmaktadır. Hani demiş ya “Nerem doğru ki…”

[email protected]

Emin Talha KARAMUSA

14.05.2007


Osmanlı’dan günümüze vakıf anlayışı

Vakıf, bir şahsın herhangi türdeki bir malını, mal sahibini hiçbir etki altında bırakmaksızın, kendi arzusu ile sadece Allah’ın rızasını kazanmak için, yaratılanlar yararına sunmasıdır. Vakıfları kuranlar insanlardır, fakat onlardan yararlananlar sadece insanlar değil, bütün yaratılanlardır. Kuşlara kış aylarında yem dağıtmak, köpeklere ekmek ve et dağıtmak, leyleklere yiyecek dağıtmak, kimi zaman bazı vakıfların kurulma amacı olmuştur.

Hayvanlar için bu derece çaba gösterilirken, tabiî ki insanlara çok daha fazla önem verilmektedir. Özellikle Osmanlı Devleti zamanında; borçluların borçlarını ödemesinde yardımcı olan, çalışamayacak derecede yaşlı veya sakat olan meslek mütehassıslarına fon veren, hatta evlenecek olan kızların çeyizini düzen ve düğünlerini yapan vakıflar bu ülkede kurulmuş ve çalışmalarını en güzel derecede gerçekleştirmişlerdir.

İnsanların, ihtiyacı oldukları bir noktada yardımına koşan bir vakıf mutlaka olmuştur ve bu yolla sorunların daha çabuk çözüldüğü, ihtiyaçların daha kolay belirlendiği bir düzen sağlanmıştır. Bu sayede devletin ilgilenmesi, zaman ayırması, çözmesi gereken meseleleri “tüm yaratılanlara hizmet etmek için” kurulan vakıflar üstlenmiştir ve devletin yüklerinin azalmasında büyük katkı sağlamışlardır.

Sekizinci yüzyılda Osmanlı devletinde kurulmaya başlanan vakıflar, on dokuzuncu yüzyıla kadar sayısı yirmi altı bini bularak hizmetlerini hiç de küçümsenemeyecek bir seviyeye çıkartmışlardır. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde vakıfların eski işlevlerini kaybetmeleriyle devletin düşünmesi, halletmesi gereken meseleler ve problemler artmıştır. Bu da hem devlet işlerinde, hem de halkın işlerinde gecikmelere ve sorunların çözümünde aksamalara sebep olmuştur. İşte vakıflar bu denli önemli kuruluşlardır ki; devletle insanlar arasında kuvvetli köprüler kurmaktadırlar. Vakıfların bu görevlerini yerine getirememesi ise, devletle halk arasında sorunlara sebep olmuştur.

Osmanlı zamanında devlet, asayişi sağlamak, halkın canını, malını korumak, ülkeyi dış tehlikelere karşı kollamak ve düzeni sağlamakla yükümlüydü. Fakat şimdiki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bütün bu yükümlülüklerin yanında sağlık, eğitim, diyanet, sosyal yardım hizmetleri, imar etme gibi meselelerle de sorumludur. Osmanlı devletinde bunları devlet değil, kişi ve kurumların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu.

Günümüzde vakıfların bu görevleri yerine getirememesi, devletin işlerinde yoğunluk meydana getirmektedir. Bu yoğunluk da birçok olumsuz duruma sebebiyet vermektedir. Bu sorunlardan en büyüğü; halkla devlet arasındaki bir takım anlaşmazlıkların meydana gelmesidir. İnsanlar başlarına gelen her olumsuzlukta “nerde bu devlet, biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz, neden bize yardım edilmiyor?” gibi sözler sarf ediyorlar. Fakat şu anlaşılmıyor ki; devletin tüm insanlara, hem de sorunsuz bir şekilde ulaşması ne kadar kolay?

Bir kere devlet siyasî bir örgütlenmedir ve siyasetin ve bürokrasinin getirdiği bir takım gerekli ve zorunlu prosedürler vardır. Bu prosedürler, devletin insanlara yaklaşımında, kusursuz bir çaba ve çalışma gerçekleştirmiş olsa bile, işleri zorlaştırmakta ve çabaların gerçekleşmesinde güçlükler meydana getirmektedir. İşte bu olumsuzlukları her insanın görmesi kolay değildir ve bundan dolayı insanlar, devletin insanlara karşı ön yargılı ve ilgisiz olduğunu düşünmektedirler.

Devlet de hatasız değildir, o da insanlara hizmet etmek mecburiyetindedir ve onlara ulaşımda hata yapabilir; fakat burada önemli olan devletin çalışma alanının çok geniş ve yoğun olduğu, bunun insanların sorunlarını çözmede zorluk çıkardığı ve tüm bunları halletmek için de Osmanlı zamanındaki vakıf anlayışının tekrar zemin bulması gerektiğidir.

İnsanların “nerede bu devlet?” diye, devletin de “bu insanlara yaranılmaz” şeklindeki karşılıklı yaklaşımları faydasızdır, şimdiye kadar hiçbir somut getiri sağlamamıştır. Bu bakımdan özellikle bu tip sivil hareketleri teşvik eden Avrupa Birliği’ne giriş için çaba sarf eden ülkemizde, Osmanlı dönemindeki vakıf anlayışını tekrar canlandırmak, devletle millet arasındaki vazife sorununu halledecektir.

[email protected]

Cemil YÜZER

14.05.2007


Sivilleşme ve demokraside davranış kazanmak

Hangi toplumsal konu olursa olsun gerçekleşmesi ve hayat bulması için önce zihinlerde birliktelik gerekir. O konu bazılarının gündeminde olmayabilir, bazılarının ise ancak hayal âleminde yer bulabilir; fakat gerçek olan şudur ki, böylesi konular bütün insanlığın ortak akıl alanına girmişse, plan ve projelerle uygulanabilir ve gereği yapılabilir konuma ulaşmışsa, bu gelişmelerin önünde durmak artık mümkün olamaz. Sivilleşme ve demokrasi; yani yönetimde sivillerin etkin olması ve onun metodu için de aynı durum geçerlidir.

Ülkemizde daha önce benzerlerini yaşadığımız son krizler, aslında bu konularda zihinlerde birlikteliğe yol açan bir iklim oluşturmuşlardır. Artık her kesim, —küçük bir azınlık hariç—, sorunlarımızın çözümünde demokrasi ve onun üzerinde yükseleceği zemin olan sivilleşmenin en önemli araçlar olduğu konusunda birleşmektedir. Bunlar hayal olmaktan çıkmış, akla uygunluğu ispatlanmış, insanımızın yararına ve huzuruna hizmet edeceğine inanılan konular mertebesine ulaşmışlardır.

Denizler, nehirlerden beslendiği gibi demokrasimiz de bu gelişmelerden olumlu etkilenecek ve beslenecektir. Ülkede kriz çıkartanlar, arzularının aksine olan gelişmelere bilmeden hizmet etmiş olacaklardır. Çünkü yapılan her iş ve girişim sonuçta ya direkt ya da dolaylı olarak insanların şuurlanmasına yol açmaktadır.

Böylesi durumlarda düşüncelerin kaynağı olan zihin, konuyu önce anlamaya, sonra algılamaya ve akıl etmeye başlamakta; daha sonra bütün duygularla kabullenilerek artık o konunun tarafı olunmaktadır. Bir defa taraf olununca da durum davranışlara yansımakta, pasiflikten çıkılarak hem sözde hem özde işin gereği yapılmaktadır. Tarihte böyle olduğu gibi, gelecekte de böyle olacaktır.

Burada şu soruyla karşılaşılabilir: “İçimden hep güç kullanmak, darbeler yapmak, herkese hükmetmek geçiyor. Bunlardan nasıl kurtulurum; sivilleşip, demokrat olabilirim?” İlk yapılacak iş, ön yargılardan arınarak düşünce kalitesini artırmak; biraz sabır, gayret ve pozitif yaklaşımla demokratlık ve sivilleşmenin iyi hayalini kurmak; sonra bu hayallere bir vizyon katarak onu gaye haline getirmek; doğru aklımıza tasdik ettirdikten sonra da yukarıda değinildiği gibi duygular alanında kabullenip, davranışlara yansıtmak olmalıdır. Bu arada vicdanımıza da danışarak onun şaşmaz kontrolünden kendimizi geçirerek test ettirmek gerekir.

Gerekliliğine inanılan davranışlar bu yöntemle kazanılabilir ve aktif hale getirilebilir.

[email protected]

Prof. Dr. Gürbüz AKSOY

14.05.2007


“Bir gün Sünnî bir gün Şiî öldürüyorduk”

Bağdat merkezli Sünnî Alimler Heyeti’nin sitesine bir mail gönderen ve kimliğinin gizli tutulmasını isteyen eski bir Irak askeri, adına “kirli işler” dediği suikast ve bombalı eylemlerin özel Amerikan güçleri tarafında planlandığını ve kendilerinin bu planları gerçekleştirdiğini ayrıntılarıyla anlattı. Irak’ın, Kuveyt’i işgali sırasında Suudi Arabistan’a sığındığını söyleyen itirafçı asker, Saddam rejiminin devrilmesi sırasında ABD’nin kendilerini Irak’a geri götürdüğünü ve gizli planlarını uygulattığını belirtti.

Bağdat dışında yaşadığı belirtilen ve kimliği açıklanmayan itirafçının Çarşamba günü saat 16:56’da gönderdiği itiraf mailinde şu bilgiler yer alıyor: “1992 yılında diğer Iraklılarla birlikte Amerika’da askerî amaçla kullanılan bir adaya götürüldük. Bizimle birlikte olanlardan biri Necef’in eski valisi Adnan ed Darfi idi. Burada askerî eğitim aldık, İngilizce öğrendik ve suikastler konusunda uzmanlaştık.”

ABD işbirlikçisi eski Iraklı asker 2003 yılında Saddam’ın devrildiği savaş sırasında nasıl göreve çağrıldıklarını şöyle anlattı: “Son savaş sırasında bizi yeniden göreve çağırdılar. Suudi Arabistan sınırından üzerimize Irak üniformaları giyerek Irak’a girdik. Amacımız Irak’ta subaylar arasında korku ve kaos oluşturmak, onlara ABD ordusu şu, şu şehirleri de ele geçirdi, Bağdat’ın mahalleleri bir bir düşüyor, Irak ordusu dağılıyor yaygarası çıkarmaktı.”

Saddam’ın düşmesinin ardından ABD askerlerinin kendileri için merkez olarak Azamiye mahallesindeki Başkanlık Sarayını tahsis ettiğini anlatan işbirlikçi asker, “Başlangıçta görevim korumalık yapmaktı. Daha sonra ABD’liler beni Bağdat’ta suikast yapan özel birliğe aldı” dedi.

ABD güçlerin kendilerine bize isimler, fotoğraflar ve onların günlük hareket alanlarıyla ilgili haritalar verdiklerini belirten itirafçı asker, “Biz de örneğin bir gün Şiilerin yoğun olduğu Azamiye mahallesinde bir Şiî, ertesi günde Sadr şehrinde bir Sünniyi öldürüyorduk. Ve böylece sürüyordu.”

Iraklı itirafçı askerin bombalı araçlarla ilgili anlattıkları tüyleri ürpertiyor. “Amerikalıların ‘kirli işler’ ekibi var. Bu ekip, özellikle kalabalık pazarlarda bombalı araç patlatma konusunda uzmanlar. Amerikan güçlerinin kullandığı en yaygın bombalı araç planı, Iraklılara ait araçlarda arama yapılırken bomba düzeneği yerleştirilmesi şeklinde. Bir başka yöntemde ise bombalar araca sorgulamalar sırasında yerleştiriliyor. Bu ekip ABD ordusunun öldüremediği ya da yakalayamadığı kişileri infaz ediyordu.”

Iraklı eski askerin itirafları, bombalı saldırıların arkasında ABD’nin bulunduğu yönündeki kanaati güçlendirdi. Bu konuda İngiliz gazeteci Robert Fisk de Suriye’de görüştüğü bazı Iraklıların benzer görüşlerini aktarmıştı. Mısır’da yayınlanan El Ahram gazetesi yazarlarından Muhammed Hasaneyn Heykel, El Cezire televizyonuna verdiği demeçte, kendilerine Malta Şövalyeleri adını veren ABD’li özel bir grubun Iraklı sivilleri hedef alan saldırıları gerçekleştirdiğini belirtmişti.

14.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004