Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Azâbı onlardan kaldırdığımızda ise sözlerinden dönüveriyorlardı.

Zuhruf Sûresi: 50

06.06.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Ölülerinizi salih kimselerin arasına gömün. Çünkü tıpkı dirinin kötü komşudan sıkıntı çektiği gibi ölü de kötü komşudan sıkıntı çeker.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 184

06.06.2007


Bediüzzaman’ın ağladığı liseli gençler

(İbretli Bir Hadise)

Bir zaman Eskişehir hapishanesinin penceresinde oturmuştum. Karşısında bulunan lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat, birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri, elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki hallerini mânevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi kabirde azap çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.

Fitne-i âhirzamanın mahiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor.

Ben birgün sokağa bakarken, o fitnenin tesirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: “Bu biçareler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar” diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve tâlim eden irtidatkâr bir şahs-ı mânevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:

Ey Cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefihâne dalâleti severek irtikâb eden ve hevesât-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı kabul eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına getirmek istemeyen ve irtidada yüz tutan bedbaht! Kat’iyen bil ki: Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan sonra, bilumum senin bu kâinatın ve mâzi ve müstakbelin ve geçmiş nev’in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamamen ölüdürler. İşte, insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyar dünyalar ve seyyal kâinatlar, mütemadiyen senin dalâletin sûretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini yakıyor. Ruhun varsa, yandırıyor. Aklın sönmemiş ise, gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatçık sarhoşça sefahetin ve pis lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o sefahette kal. Yoksa aklını başına al!

Gençlik Rehberi, s. 28-29

Lügatçe:

raks: Oynama, dans etme.

elîm: Acı veren.

inkişaf: Gelişme, açılma.

nazar-ı nefret: Nefret bakışı.

fitne-i âhirzaman: Kıyamete yakın zamanın bozuklukları, fitneleri.

selb: Ortadan kaldırma, zorla alma.

hayat-ı bâkiye: Sonsuz hayat, ahiret.

irtidatkâr: Dinden çıkan.

şahs-ı mânevî: Tek bir şahıs olmayıp, kendisine bir şahıs gibi muamele edilen şirket, cemaat.

tecessüm: Cisimleşme, maddileşme.

mülhid: İlhad eden, dinsiz.

sefihâne: Haram zevk ve eğlencelere düşkün olarak.

dalâlet: Hak yoldan sapma.

irtikâb: Kötü bir iş yapma.

hevesât-ı nefsiye: Nefsin kötü arzuları.

ilhad: Dinsizlik.

perestiş: Tapma, tapar derecede bağlanma.

mübadele: Değiştirme.

06.06.2007


Yağmur duâsı

“Ben geldim geleli açmadı gökler / Ya ben bulutları anlamıyorum / Ya bulutlar benden bir şeyler bekler / Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum / Ben geldim geleli açmadı gökler” diyen Sezai Karakoç, Yağmur Duâsı isimli şiirinde, günümüz insanlarının yağmursuzluğa karşı takınmış olduğu genel tavrı dile getirmektedir.

“Ah bir yağmur yağsa”, “İnşallah yağmur yağar” gibi birbirine benzer ifadeleri dilinden düşürmeyen insanların; “Duâ edelim. Allah bizden duâ bekliyor” şeklinde verilen cevaba karşı da sessiz ve umursamaz kalmaları veya “Tabiî, tabiî” sözleriyle geçiştirmeyi tercih ederek hiçbir harekete geçmemeleri, acizlik ve fakirliğin rahmet hazinelerini açacak birer anahtar olduğunun farkına varamamalarının bir göstergesidir.

Zahirî sebeplere bakarak hüküm veren insanlar, küresel ısınma gibi mevcut sistemin dışındaki gelişmeler karşısında haklı olarak korku ve endişeye kapılmaktadırlar. Bir yandan tuzlu buz dağlarının eriyerek karaları istilâ etme meyli, diğer taraftan da tatlı suların azalması, elbette korku ve endişe verici bir durumdur.

Coğrafya ilmine göre yeryüzündeki suların yüzde 97’si tuzlu, yüzde üçü tatlıdır. Bu yüzde 3’ün de binde 997’si yeraltında, binde 3’ü de yer üstünde bulunmaktadır. Cenâb-ı Allah tarafından yeraltında depolanmış olan bu sular, ihtiyaca göre azar azar kaynak suyu olarak yeryüzüne çıkartılmaktadır.

Bol olduğu zaman kıymetini bilemediğimiz suların tükenmeye yüz tutması, bizleri birtakım tedbirler almaya ve İlâhî düsturlara uymaya sevk etmektedir. İktisat, hayatımızın yirmi dört saatinde uymamız gereken bir düsturdur. Yemede, içmede, kısacası kullandığımız her şeyde iktisatsızlığın neticeleri ağır olmaktadır. Hayatın kaynağı olan suların hiç bitmeyecekmiş gibi bol bol harcanması, çoğu zaman da boşa akıp gitmesine göz yumulması kıymet bilmezliktir. Yokluğa düşene kadar farkına varılamayan şeylerin elden yavaş yavaş çıkıp gitmesi elbette elem vericidir. Bunun ağır faturasını ödemeye hazırlıksız olan insanın korku ve endişeye kapılması da yersiz değil. Büyükşehirlerin su ihtiyacını karşılayan barajların tükenerek dibe vurması, insanların başını göğe çevirmelerine vesile olmaktadır.

Bulutların toplanarak yağmur yağmadan dağılmaları, insanlara verilen birer mesajdır. Suya ihtiyacı olan bütün bitkilerin, ağaçların ve hayvanların hal dilleriyle yaptıkları duâları, yeryüzünün halifesi olarak insanların Cenâb-ı Allah’a takdim etmeleri ve talepte bulunmaları beklenir. Bu vazife, yerine getirilmediği takdirde İlâhî rahmetten bir lütuf nasıl beklenebilir? Talep olmadan cevap verilmesi söz konusu değildir.

İnsanın bu vazifesizliğinden ve hukuk bilmezliğinden kaynaklanan kuraklığın cezasını masum varlıkların da çektiğini görmemek mümkün değildir. Bu sebeple Sezai Karakoç gibi biz de; “Yağmur duâsına çıksaydık dostlar / Bulutlar yarılır hava açardı / Şimdi ne ihtimal, ne de imkân var / Göğe hükmetmekten kolay ne vardı? / Yağmur duâsına çıksaydık dostlar” diyerek hayıflanmak zorunda kalmayalım.

İnsan önce, kendi içindeki kuraklığa bir son vermelidir. İçinde toplanan bulutlar, kopan fırtınalar ve gürültüler, çakan şimşekler, bütün duygularını ve varlığını harekete geçirerek sağanak sağanak yağmalı ki, İlâhî merhameti celp edebilsin, bulutlar da; “Yağmur başına arş!” emrini alabilsin, vazifesini bihakkın yapıp gidebilsin.

Yağmurun yağma zamanı gaybîdir. Ne zaman yağacağı, asırların verdiği tecrübelerle ve teknolojinin sağladığı imkânlarla tahmin edilebilir ama, kesinlikle bilinemez. Onu ancak Allah bilir. Bütün zahirî sebepler ortadayken yağmur yağmadan ya da ihtiyacı tam olarak karşılamadan bulutların dağılıp gittiği çoklukla görülmektedir. O halde yapılacak tek şey, ihlâs ve samimiyetle ihtiyaç karşılanana kadar Allah’a yalvarmak, şiddetle ve hayırlısı ile bol bol yağmur talep etmektir. Bu talebe, Esmâ-i Hüsnâ ve Habibullah da vesile kılınırsa, ayrıca kâinatın ve içindeki bütün varlıkların hâl dilleriyle yapmış oldukları duâlarla da birleştirilirse, rahmet hazinelerinin kapılarının ardına kadar açılacağını ümid edebiliriz.

Kadir AYTAR

06.06.2007


BİR KISSA, BİN HİSSE

İsrail oğulları içinde ömür dakikalarını Allah için harcayan ve Allah için yaşayan salih bir adam ile onun salih bir karısı vardı. Allah o zamanın peygamberine bu kişilerle ilgili şöyle vahyetti: “Kullarıma sor. Zenginlik mi istiyorlar, fakirlik isteyip sabır mı diliyorlar? Ne istiyorlar?”

Allah’ın elçisi adama bunu bildirdi. Adam karısına gelip, durumu anlattı. Dedi ki:     

“Allah bizi elçisine bildirmiş. Allah’tan zenginlik mi isteyelim, fakirlik isteyip sabır mı dileyelim? Bu hususta fikrin nedir?”

Karısı: “Sen ne dersin?” dedi. Adam: “Ben fakirlik verecekse gençlikte versin derim. Çünkü gençlikte yoksulluğa ve Rabbime ibadet etmeye sabredebilirim. Zenginliği ise ihtiyarlıkta versin isterim. Çünkü ihtiyarladığım vakit, zengin olursam geçim sıkıntısı çekmem, yiyeceğim bulunur, Rabbime ibadet ve taatte bulunmaya da gücüm, kuvvetim olur.” dedi.

Bunun üzerine karısı şöyle dedi: “Kocacığım! Eğer gençlikte fakir olursan, Allah’a ibadet etmeye gücün yetmez, çünkü biz o vakit, geçim derdi ile meşgul olur, Allah’a ibadet ve taatta bulunmaya eremeyiz, sadaka verecek güce de ulaşamayız. İbadet gençlikte güzeldir. Eğer zenginliği gençlikte verirse, vücutlarımızın ve bedenlerimizin kuvvetli olmasından dolayı, Allah’a ibadet ve itaat etmeye de gücümüz yeter.”

Adam karısına: “Fikrini beğendim. Öyleyse ben de böyle isteyeceğim” dedi. Bunun üzerine Allah Peygamberine şöyle vahyetti: “Siz, Biz Azimüşşan’a itaati tercih ettiniz. Siz bütün isteklerinizi Bana ibadet etmeye dönük yaptınız. Sizin her ikinizin de niyeti hayır işlemekte birleşti. Ben de sizin bütün ömrünüzü zenginlik içinde geçirmenizi takdir ettim.”

Adamlar Allah’a şükrettiler ve ömürlerini şükür içinde geçirdiler.

Süleyman KÖSMENE

06.06.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004