Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 09 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Yanlış değerlendirme

Dünkü yazıdan sonra bazı okurlarımız “ Atatürk döneminde Kemalizm yoktu... Kemalizm daha sonra, Atatürk’ün vefatının ardından oluşturulmuş bir ideolojidir” dedi.

Doğrusunu isterseniz ben de... Atatürk’ün ‘Kadro’ dergisine karşı çıkmasına, “doktrin oluşturursak inkılapları dondururuz” türü değerlendirmeler yapmasına, pragmatizmine, hiç kompleks duymadan yanlışlardan kolayca dönmesine, Serbest Fırka denemesine filan bakarak böyle olduğunu düşünüyordum.

Hatta bu fikirden hareketle bazı yorumlar da yapmıştım.

Ancak tarih üzerine uzmanlaşmaya çalışan bir okurumuz (adını hatırlamıyorum, gönderdiği epostayı yanlışlıkla silmişim) 1930’ların başında, dönemin Milliyet gazetesinde bir hafta kadar süren “Kemalizm Nedir” başlıklı bir yazı dizisi çıktığından söz etti. Birkaç başka örnek daha verdi.

Dolayısıyla “Atatürk döneminde Kemalizm yoktu” iddiasına artık kuşkuyla bakıyorum.

Kemalizm-Atatürkçülük farkı

Bazı okurlar da Kemalizm ile Atatürkçülük arasında fark olduğunu söylüyor. Sosyolog Prof. Nilüfer Göle de aynı saptamayı yapar.

Peki iki kavram (ya da iki kitle) arasındaki farklar tam olarak nelerdir? Hangi noktalardadır?

Mesela “Kemalistler darbe heveslisidir, Atatürkçüler ise ‘Ne şeriat, ne darbe’ sloganını atar” deniyorsa...

1980 darbesini yapan Kenan Evren’in, Kemalizm yerine Atatürkçülük kelimesini tercih ettiğini hatırlatırım.

Bir başka nokta: Darbe atmosferi oluşturmak amacıyla düzenlenen cumhuriyet mitinglerine katılanlar Atatürkçü olabilir ama unutmayın ki onları harekete geçiren Kemalistlerdi.

Bu konuyu daha fazla tartışmak gerekiyor.

Sabah, 8 Ağustos 2007

Emre AKÖZ

09.08.2007


 

AKP oyu milletten almadı mı?

Gazetelere yansıdığına göre AKP’nin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) 5.5 saat toplantı yapmış ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığı konusunda tereddütler doğmuş.

Bazıları 22 Temmuz’da yeni koşulların oluştuğunu düşünüyorlarmış. Bazı MYK üyeleri de Gül’ün icracı bir görevde kalmasını istiyorlarmış. Ancak, diğer bazılarına göre de Başbakan’ın ünlü “Dolmabahçe Toplantısı”nda Genelkurmay Başkanı’na verdiği bazı sözler de bu “teredütte” etkili oluyormuş. Başbakan’ın yakınları Gül’ün aday olmaması için kulis yapıyorlarmış!

* * *

Eğer bu haber doğru ise; ben çok üzülürüm.

Millet 1954’te DP’ye gösterdiği teveccühün ardından ilk kez 53 yıl sonra, AKP’ye iktidarda iken oylarını artırma sevinci yaşattı. %47 oranında oy alan AKP muazzam bir zafer kazandı. Ülkede oy kullanan her iki kişiden birisi bunca parti arasında AKP’yi tercih etti.

Bu tercihte AKP’nin önemle ekonomi alanında başarıları rol oynadı. Ama, AKP’ye yaşatılan “cumhurbaşkanı seçimi krizi” de çok büyük rol oynadı. Millet tercihini AKP lehine kullanırken TSK’nın 27 Nisan’da verdiği muhtıraya da tepkisini gösterdi. Hatta, bazı vatandaşlar sırf bu muhtıra nedeni ile AKP’yi tercih ettiler. AKP de meydanlarda cumhurbaşkanı mağduriyetini alabildiğine kullandı. Gül’ü bu uğurda ortaya sürdü. Gül de içine düştüğü mağduriyet durumunu partisi lehine kullanarak AKP’ye şahsen oy kazandırdı. Şimdi ise partinin en yüksek organlarından MYK “tereddüt” yaşıyormuş!

İşte bu olmadı!

* * *

Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın gündemi gizli toplantı yapmalarının hangi koşullarda makul karşılanabileceğini başından beri sorguluyorum. Bence gizli toplantı sadece güvenlik konusunda yapılabilir. Diğer konuların gündemi açık olmak zorundadır.

Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın Dolmabahçe’de ne konuştukları, karşılıklı ne sözler verdikleri, Başbakan’ın ifadesi ile; Abdullah Gül’den bile gizli tutulduğuna göre bu toplantı hakkında spekülasyon yapmak serbesttir ve hatta etik kurallara uygundur.

Bazılarına göre; Başbakan 22 Temmuz öncesi 200’e yakın AKP milletvekilini Dolmabahçe’de Büyükanıt’a verdiği söz çerçevesinde elemişti.

Şimdi de aynı toplantıda Gül’ü cumhurbaşkanı adayı yapmayacağına dair Başbakan’ın Büyükanıt’a başka bir söz verdiği bizzat AKP kulislerinde konuşuluyor.

* * *

Bu spekülasyon bana bazı tatsız sorular sordurdu:

1) Bir insan, Başbakan dahi olsa, milli iradeyi hiçe sayan bir söz verebilir mi?

2) Hele hele, milli iradenin tersine, onu hiçe sayan söz verebilir mi?

3) Eğer, Gül aday yapılmayacaktı ise, neden meydanlarda Gül’ün mağduriyeti defalarca dile getirildi? Millet ile alay mı edildi?

4) Milli iradeye saygısızlığı nedeni ile CHP’ye kızıyoruz, hadi o kaybettiği için ne söylediğini bilmiyor. Seçimi açık ara kazanan AKP de mi milli iradeye karşı duyarsız?

5) Bu andan itibaren; eğer başka bir kişi aday yapılırsa; Recep Tayyip Erdoğan amiri olduğu Genelkurmay Başkanı önünde boynunu bükmüş bir lider durumuna düşmeyecek mi?

* * *

Başbakan’ın bazı sözler verdiğine dair yapılan spekülasyonların yanlış çıkmasını canı gönülden diliyorum. Zira, ben her koşulda “millet kazansın!” istiyorum. Milletin görüşleri kişisel görüşlerden farklı olsa dahi mutlaka milletin dediğine karşı saygılı olunmalıdır.

Başbakan bir an önce “Dolmabahçe zirvesi”nde neler konuşulduğunu ve dahi konuşulmadığını açıklamak zorundadır.

Aksi halde, muazzam bir başarının hemen ardından bir girdaba yakalanmak üzeredir!

Hürriyet, 8 Ağustos 2007

Cüneyt ÜLSEVER

09.08.2007


 

‘Sivil anayasa’ya öneriler

Benim açımdan müjdesi verilen “sivil anayasa” her şeyden önce anayasanın kimin anayasası olduğuna karar vermelidir. Şöyle yani:

Bildiğiniz gibi 82 Anayasası baştan sona değişmesi gereken “Başlangıç” bölümünden sonra “Genel Esaslar” diyerek şöyle başlamaktadır:

“Devletin şekli

Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

Anayasanın “Madde 2”si ise şöyle başlamaktadır: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma...”

“Madde 3”e gelindiğinde ise Anayasa tekrar fikir değiştirmekte ve “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle...” diyerek devam etmektedir. Bu manzara karşısında benim önerim şudur: Anayasa, “Türkiye”nin arkasına “Devlet” sözcüğünü mü yoksa “Cumhuriyet” sözcüğünü mü takarak yola devam edeceğine karar vermelidir...

Aslında olacak iş değildir ve hiçbir cumhuriyetin anayasası “....Devleti bir Cumhuriyettir” diye başlamaz.

Niçin? Cevabı çok basit; çünkü “Cumhuriyet” sözcüğü tek başına yeterlidir de ondan.

Zaten dikkat ederseniz, “Cumhuriyet” sözcüğüne tarihi içinde gözatacak olursanız, bu sözcüğün bir zamanlar “Devlet” anlamında kullanıldığını da hatırlayacaksınız.

Demek ki “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” yanlış bir ifadedir. Demek ki “Devlet” ve “Cumhuriyet” sözcüklerinin münavebeyle kullanılması yanlıştır.

Peki o zaman ne demeli? Tabii ki Anayasa’nın 1. maddesinden itibaren “Türkiye Cumhuriyeti” ifadesini kullanmak gerekmektedir. Peki bu karışıklığın nedeni nedir? Tam da emin değilim ama, anayasa yapıcılarımız, “Türkiye Cumhuriyeti” doğru ifadesinin “Türkiye Devleti”ni tam da karşılamadığı kanaatindedirler! Tuhaf bir durum tabii ki: Bir yanda (ve sıklıkla) “Türkiye Devleti”, arada bir de doğru terim olan “Türkiye Cumhuriyeti”.

Bitmedi; bu hikayenin devamı da ilginç:

Anayasamız, Türkiye’yi “Devlet” mi yoksa “Cumhuriyet” olarak mı adlandıralım tereddütünü yaşarken, başka bir büyük yanlışın da içine düşmüştür.

Bu büyük yanlış da, “Türkiye Cumhuriyeti”nin “Türkiye Devleti” mi yoksa “Türk Devleti” mi olacağı olacağına ilişkindir. İnanılmaz bir biçimde, 82 Anayasası, bazen “Türkiye Devleti”nden, aklına estiği zaman da “Türk Devleti”nden söz etmektedir.

Mesela “Madde 66”: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” (Bu maddenin halis muhlis “totoloji” olduğunu hatırlatmaya gerek yok herhalde.)

Mesela biraz önce andığımız “Madde 1”: “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“Ne fark eder, ha ‘Türk Devleti’ ha ‘Türkiye Devleti’, nasıl olsa ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu?” diyor musunuz, bilmiyorum.

Diyorsanız, bence yanılıyorsunuz, çünkü ikisi farklı kapılara çıkmaktadır. İsterseniz -bugün için- fazla uzatmadan, benim gözümde Anayasa’nın en eğlenceli maddelerinden birisine, “Madde 35”e de değinelim.

Bu madde şöyle: “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir...”

“Sivil anayasa”nın bu “eğlenceli” maddeyi de dışarıda bırakacağını umuyorum.

Haksız mıyım? Bu zamanda böyle bir “hak”ın anayasal hak olarak bahşedilmesi, olacak iş midir?

“Mülkiyet Hakkı” maddesini özelikle seçtim. Çünkü –yine- bana göre, “mülkiyet hakkı”nın da içinde olduğu temel haklar –ne olur!- bizim tarafımızdan kaleme alınmasın istiyorum. Söz konusu haklar, pekâla, Fransız Anayasası’nda olduğu gibi, anayasanın başlangıç bölümü yerine insan haklarına ilişkin uluslararası bir sözleşme (mesela Avrupa) yerleştirilerek sorunsuz bir biçimde ilan edilmiş olur.

Son olarak geçen gün Radikal’de Neşe Düzel’e konuşan Prof. Ergun Özbudun’un “Anayasada Atatürk” olarak özetlenebilecek tartışmaya ilişkin bir görüşüne niçin katılmadığımı da açıklamak isterim. Değerli anayasa hukuku profesörü, anayasada “Atatürk İlkeleri”nin değil ama “Bir kurucu felsefeye atıfta bulunulması, benimsendiğinin ifade edilmesi” açısından Atatürk adının yer alabileceğini söylüyordu. Bana göre, Atatürk adının anayasada (fikri mirasının) bir “referans noktası” olarak geçmesi de yerinde değildir. Değildir çünkü medeni ülkelerin anayasalarında bir “özel isim”e yer verilmemiştir. Bu anayasaların bazılarında “Tanrı”ya (ya da “Kutsal Tiritine”ye) yer verildiği (mesela İrlanda ve Yunanistan) doğrudur. Ama takdir edersiniz ki bu bambaşka bir “referans”tır. Bu referansları ülkelerin özel tarihleri içinde düşünmek gerekir. Ama bir “özel isim”, doğrusu ben bir başka örneğini daha hatırlayamıyom.

Yanlış anlaşılmasın; önerim (!) Atatürk’ü Anayasa’dan hepten uzaklaştırmak gibi kötü bir niyete dayanmıyor.

Söylemek istediğim, sadece, anayasanın (ve yasaların da tabii ki) “özel isimler”e kapalı olduğunu ve bu isimlerin ait oldukları alanda hatırlanması ve anılmasının doğru olacağıdır. Madem ki “özel” olanın, daha doğrusu “tikel” ve “tekil”in bilimi imkansız, ancak “tümel”in bilimi mümkün, o halde anayasa hukukunun da “özel isim”e –her durumda- kapalı olması gerekir. Atatürk’ün bütün bir “cumhuriyet tarihi” içinde hatırlanması ve anılması yetmez mi?

Yeni Şafak, 8 Ağustos 2007

Kürşat BUMİN

09.08.2007


 

Halt etmek

Onlar için başörtülü kadın evlerine gelen temizlikçidir. Varlığıyla yokluğu belli değildir. Sabah erkenden gelir, evin işlerini görür ve ev sahibinin yaşamına hiç karışmadan sessizce kaybolur gider.

Yıllar içinde aynı evde çalışırsa biraz sempati kazanır.

Sakallı bir adam ise cenaze namazı için gittiği cami avlusunda karşılaştığı yaşlı biridir.

İnsanları kılık ve kıyafetine göre değerlendirme, yargısını ona göre verme kafasının derinlerine işlemiştir.

Bu nedenle Almanya’ya gittiğinde yabancı havayolunu seçer, çünkü terminalde beklerken başörtülü kalabalık çoğunluktadır.

Kökten-laikçilerin sorunu budur. Hiç tanımadıkları, bir masaya oturup sohbet etmedikleri insanlar hakkında kesin bir yargıları vardır.

Onlar kılık kıyafetiyle Türkiye’yi dışa karşı küçük düşürmektedir. Darbeler Türkiye’yi küçük düşürmemiştir çünkü.

Altı sıfırlı Türk Lirası da...

Yüzde 100’ü bulan yıllık enflasyon da...

Yıllardır tamamlanamayan kamu ihaleleri de küçük düşürmez Türkiye’yi...

Bebek ölüm oranının yüksek oluşu da...

Küçük düşüren tek şey, Batılı normdan sapan kıyafettir.

Bu kıyafet takıntısı yapılan iyi şeyleri bile görmelerini engeller.

Son beş yılda Türkiye’nin Ermenistan hariç, hemen tüm komşularıyla konuşur olması, ilişkileri bir raya oturtmuş olması önemli değildir.

Kıbrıs sorununda tarihi bir adım atılmış olması da...

Avrupa Birliği yolunda atılan çok önemli adımları “takiye” olarak görürler.

Onlar o önyargılarıyla kararlarını verirler, “Abdullah Gül, Türkiye’nin en başarısız dışişleri bakanı” diye. Çünkü eşi başörtüsü takmaktadır.

Bize de yorumlamak kalır.

Halt etmişsiniz siz.

Sabah, 8 Ağustos 2007

Ergun BABAHAN

09.08.2007


 

Tamam, yazmayayım Gerçek değişecek mi? (Yazarsak, değişebilir!)

Dün “doğum günü kutlamalarım” özel bir şekilde başladı. Aynı gün doğmuş kızımla bile birbirimizi kutlayamadan ifade vermeye gittim.

Genelkurmay Başkanlığı Adalet Bakanlığı’na “suç duyurusu”nda bulunmuştu.

12 Haziran’daki “Bunlar imkânsız mı?” başlıklı yazımın özellikle bir bölümü için.

Yazı, Şırnak’ta yarbayın da şehit olmasının ardından yazılmış, devre arkadaşı bir yarbayın “zırhlı araç, çelik yelek yetersizlikleri ve çözümler” üstüne özel mesajıyla başlamış, bana gelen yüzlerce yüzlerce astsubay, uzman çavuş mesajından süzülenlerle sürmüş, “sosyal güvenlik kurumu” OYAK ve askeri vakıf imkânlarının zırhlı, yelek, lojman için, “subay, astsubay, uzman çavuş ve erlerin daha çok ve daha iyi yaşatılması amacıyla kullanılması” temennisiyle bitmişti.

“Suç duyurusu”, yazımın şu bölümüyle ilgili:

“Cenazelerine üst rütbelilerin de gittiği astsubayların, özellikle de tamamen dışlanan uzman çavuşların, sağ iken de üst rütbeliler tarafından insan yerine konması ve aileleriyle en iyi koşullarda(ki) orduevlerine kabulü.”

Genelkurmay, Askeri Ceza Kanunu’nun 95/4’üncü maddesindeki suçun işlendiği değerlendirmesini yapıyor.

Kitaplığımdaki, J. Öğ. Binbaşı Kadir Gündoğan’ın hazırladığı “Askeri Mevzuat”tan, maddeyi yazıyorum:

“Astlık-üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir ve komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf tahkir veya tezyif edici fiil ve harekette bulunanlar altı aydan üç yıla kadar hapsolunur” diyor.

Hemen altında 95/5 ise, “Bu maddede yazılı suçların basın yoluyla işlenmesi halinde ceza artırılarak verilir” diyor.

Bu suç duyurusu ve ifademle ilgili özel yorum yapmayacağım.

Son zamanlarda ne çok uzman çavuş cenazesi kalktı, biliyorsunuz.

Haftaya, “yaralı erleri kurtarmak isterken şehit düşen” Astsubay Fatih Çarman ile Diyarbakır’da mayınları etkisiz hale getirirken üçüncüde, er Ayhan Güngör ile göğe uçan astsubaylar Mahmut Özdemir ile Abdullah Şaşdım’ın içimize düşen acılarıyla başladık.

Herkesin baktığı “şehit tabutu” dışında, benim, gazetecilik (ve insanlık) gereği gördüğüm ve ısrarla yaptığım şu:

Görünenin arkasına da geçmek.

Yazılmayanı ama gerçek olanı da aktarabilmek.

Bir örnekle de ifade edeyim.

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği TEMAD’ ın internet adresi:

www.temad.org

Erişiminiz, vaktiniz, merakınız var da siteye girerseniz, diğer görüntülerden önce sizi “Mayın imha eden astsubay” fotoğrafı karşılıyor.

Yani, son iki şehit astsubayın yaptığı, yaparken hayatlarını verdiği ânın resmi.

İsterseniz orada kalabilir, sadece fotoğraflara bakarsınız. Ama biraz daha sabır ve özen gösterip de ilk görünenin arkasına geçer, sitedeki “Mesaj panosu”nda yazılanları okursanız, hakikatin bir başka hakiki resmine ulaşırsınız.

Oradakiler, kamuya açık biçimde; hayatlarını, kırıklıklarını yazıyorlar.

Aynı şey, wwww.uzmanjandarma.org sitesinde de fazlasıyla var:

Öldükleri gerçek; ama orduevlerine alınmadıkları yalan mı? Hadi askeri üstler ile siyasi büstler görmedi, görmezden geldi; ama sözde “gerçeği arayan bir gazeteci” görmezden geliyorsa, ayıptır, günahtır, gerçeğe ve mesleğe ihanettir.

Birileri, binler halinde, “Silahlı Kuvvetler’in üvey evladı olmak, sadece göreve ve ölüme giderken hatırlanmak istemiyoruz” diyorsa, bu ülkenin (ve devletin, ordunun) gerçeğidir.

Birileri, “Astsubaylar sadece şehit olduklarında kahraman olarak hatırlanacak. Daha ne zamana kadar ezileceğiz, daha ne kadar ayrımcılık devam edecek?” diye soruyorsa, bu soru hakikatin ciddi parçasıdır.

Birileri, “Vatan sevgisi ve sadakati dolayısıyla sessiz kalan astsubaylar” dedikten sonra, “Sadece insanca yaşama taleplerinden dolayı itilip kakılmaktan bıktı” ya da “itilen, dışlanan, çağdışı uygulamalar reva görülen” diye yazıyorsa... Yazmak bir yana, öyle yaşıyor ve derinden hissediyorsa...

Görmezden mi geleyim?

Görmezden mi gelinsin?

Bu insanlar yok mu farz edilsin!

Adliye’de bir panoda Mahmut Esat Bozkurt’un savcılara hitabı asılıydı:

“Bu yabanda yaşayanların uğrayacağı en ufak bir haksızlıktan, Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafaka bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından sorumlusunuz.”

Savcı değilim; ama gazeteciliğin de öyle bir sorumluluğu olduğuna inanırım. 150 bin emeklisinin yanında 95 bin astsubay varmış.

Ne tesadüf; bizim madde de 95’e 4.

Sabah, 8 Ağustos 2007

Umur TALU

09.08.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri