Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Prof. Dr. Ümit Meriç: Türbanı modernleştirmek maskaralıktır

28 Ağustos günü, Türkiye için bir milat olacak. Buna milat demek ne kadar yerinde olur tartışılır gerçi, ama ilk kez bir türbanlı cumhurbaşkanı eşi karşılayacak konukları Çankaya Köşkü’nde... Kimine göre cumhurbaşkanlığı çelikten gömlek, ister eşi türbanlı olsun, ister açık, cumhurbaşkanı hep sistemi savunmak zorunda. Dolayısıyla türban sadece ayrıntı. Kimine göreyse türbanlı bir cumhurbaşkanı eşi, Türkiye’de müthiş bir toplumsal-kültürel değişimin sembolü... Öyle ya da böyle, Türkiye’nin gündemindeki en önemli sorun bu ve büyük olasılıkla yedi yıl boyunca da bu olacak.

Kişisel tarihini benzer bir şekilde yaşamış, çok sevdiği mesleğini inançları için bir kenara itmiş, aynı zamanda sosyolog bir hanımla bu konuyu konuşmak, meseleyi anlamak açısından manidar olur diye düşündüm. Türkiye’de sosyolojiye yerli bir nefes vermiş, ünlü düşünür Cemil Meriç’in kızı Prof. Ümit Meriç’in evinin yolunu tuttum. Çankaya’nın türbanını konuşmak için...

30 yaşında, intihar etmeyi düşündüğü bir gecenin sabahı duyduğu ezan sesiyle ilk namazını kılan Prof. Meriç, hayatının derin karanlığından böyle çıkmış aydınlığa... Hemen beş vakit namaza başlamış, oruç tutmaya da... Onu her şeyin simsiyah göründüğü bir kimlik bunalımı içinden çekip çıkaran Allah’ın kulu olduğunu anlaması olmuş...

Meriç’in hayatındaki ilk dönüm noktası bu... Bir diğeri ise sadece onu değil, hepimizi iliğimize kadar titreten Marmara Depremi... Bu kez, Allah’ın celalinin onda uyandırdığı ‘korkuyla karışık hürmet’ hayatını adadığı mesleğini bırakmasını getirmiş. Başka çaresi olmadığından... O gecenin sabahı kapanma kararı almış Meriç, artık profesörlük yapma şansının kalmadığını bile bile... Hemen vermiş istifasını İstanbul Üniversitesi’ne, girmiş tesettüre... Tesettür ruhunu daha da aydınlatmış, bir burukluk kalsa da öğrencilerinden kopmuş olmaktan... “Önce Allah’ın kuluyum, sonra hoca” diyor hâlâ...

Annesi kendi deyimiyle Çalıkuşları’ndan biri... Yani Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayatını Anadolu’yu eğitmeye adamış idealist Türk kadınlarından... Tarih-coğrafya öğretmeni Fevziye Hanım... Babası, bu topraklardan beslenmiş, Türkiye’yi kendi dinamikleriyle anlamaya çalışan bir düşünür... Sosyolog Cemil Meriç... 38 yaşında gözlerini kaybetmiş, ama sonra daha da iyi görmeye başlamış. Çünkü sosyoloji sadece okuduğunuz teorilerle hayatı anlamak değil, halkın gönül gözüyle de görebilmeyi gerektirir... Cemil Meriç, gönül gözüyle görmüş, kızı onun gören gözü olmuş... Ümit Meriç gazeteleri, kitapları okumuş, o dinlemiş... Sonra o söylemiş, kızı yazmış... “Bu Ülke”, “Bir Dünyanın Eşiğinde”, “Jurnal”, “Mağaradakiler” ve daha pek çok eser böyle ortaya çıkmış...

*Kur’an’da sizinki gibi kapanın deniyor mu?

Deniyor. Buna hiç şüphe yok. Nur Suresi’nin 31’inci ayetini okursanız tam ifadesini görürsünüz. Bunun şakası yok. Başını örtmek Müslüman kadın için Allah’ın emridir. Bunlar tartışılacak konular değil. Uygularsınız ya da uygulamazsınız. Kuran-ı Kerim’in, Allah’ın bize peygamberimiz vasıtasıyla gönderdiği bir metin olduğuna inanıyor musunuz? Yanıtınız ‘evet’ ise mesele yok. Açıp bakarsınız... (Bir Kuran getirip, okuyor) ”İnanan kadınlara söyle... Cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar ve bunun için baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar...” Son derece açık.

*Burada türbanın tarifi yok ama...

Türban demeyiniz çok yanlış. Baş örtüsü...

*Neden türban demek yanlış?

Vakko’nun türbanı var. Boynu açıkta bırakıyor ve arkadan saçları içine topluyor... Türban o, benimkisi değil.

*Türkiye’de benim gibi pek çok kişinin türbandan anladığı ise sizinki gibi bir örtüş şekli. Bir de benim annemin örttüğü gibi, saçların gözüktüğü baş örtüsü var...

Doğrusu o değil... İslamiyet dini yeni gelmedi. 14 yüz yıldır uygulanıyor. Baş örtüsü sadece islamiyette de yok. Allah’ın bütün kitaplarında var. Yahudilik’te de kadınların başını örtmesi var, Hıristiyanlık’ta da... Batılı bütün büyük ressamların eserlerinde Meryem Ana’nın başı örtülüdür. Dindarlığın bir alameti olarak baş örtüsü var. Gidin ayin zamanı Samatya’daki Sulu Manastır’a, kadınların başı hep örtülüdür.

*Bir tanım karmaşası var...

Hayır, yok. Saçınızı ve boynunuzu tümüyle kapatacaksınız.

*İran’da Müslüman kadınların saçları gözüküyor. Yani saçının bir teli bile gözükmeyecek şekilde kapanmıyor onlar...

*Bir aslı vardır, bir de uygulaması... Saçın teli gözükmeyecek.

*Ama Kuran’da da böyle bir tarif yok...

Saçınızın teli tabiri yok. Ama örteceksiniz.

*İranlı kadın dini vecibesini yerine getirmiş olmuyor mu peki?

Onun kararını Cenab-ı Hakk verir. Ama onun da ilk soracağı sorunun bu olacağını hiç zannetmiyorum. Şuna da fevkalade karşıyım; İran’da da zorla baş örtme var.

*Peki ‘Neden örtünmedin?’ sorusu sonuncu sıralarda mıdır sizce?

Hayır. Ama benim için, bir insanın başını örtmesinden sabah namazını vaktinde kılması daha önemlidir mesela. Benim kanaatim bu.

*Baş örtüsü bir simge mi?

Baş örtüsünün simge olması ayıp bir şey değil. Miss Bush’un tayyör giymesi ne kadar tabii ise, Hayrünnisa Gül’ün de Müslüman olması hasebiyle başını örtmesi o kadar tabii bir şeydir. Bu şahsi bir tercihtir. Hiç kimsenin karışmaya hakkı yoktur.

*Aslında Hayrünnisa Gül’ün türbanının bu kadar tartışılıyor olmasının sebebi Abdullah Gül’ün siyasi geçmişi. Milli Görüş’le olan bağlantıları... Yoksa başka bir cumhurbaşkanı adayının türbanlı eşi için bu kadar konuşulmazdı...

Bu tartışmalara giremem. Ama Çankaya’ya çıkıyor diye de türbanı modernleştirmek olmaz. Bu kimliksizleştirmektir. Hayrünnisa Hanım’ın da, bir Müslüman hanımefendi olarak böyle bir şey yapacağını asla düşünmem. Müslüman bir kadın başını bu şekilde örter.

*Yani türbanını modernleştirerek çıkmaz Çankaya’ya?

Hayır. Hayrünnisa Gül, böyle olduğu için çok güzeldir, çok makbuldür. Kişiliklidir. İslamın güzelliğini temsile yetkindir. Ben böyle kalacağından da eminim.

*Türbanın modernleştirilmesi Çankaya’da bir takiyye midir?

Hayır. Türbanın takiyyesi olmaz. Hayrünnisa Gül böyle bir şeye kesinlikle tenezzül etmez.

*Peki ya peruk?

Peruk da, modernleştirme gibi maskaralıktan ibarettir. Bu konularda taviz olmaz. Ben oruç tutmaya niyet ediyorum ama susadığım zaman da su içeceğim. Olur mu? Eğer başınızı örtmeye ve Allah’ın bir emrini yerine getirmeye karar verdiyseniz bunu uygularsınız. Tek yargı merci Cenab-ı Hakk’tır. Siz de bir kul olarak bu kararı bütünüyle uygularsınız. Dinde taviz olmaz, kim ne der olmaz!

*O zaman perukla üniversiteye gitmeye de karşısınız...

Ben üniversiteden, eğitim görürken ayrılmadım. Profesörlükten ayrıldım, baş örtüsü nedeniyle. Ben mesleğimi terk ettim. Evet emeklilik maaşımı aldım. Ekonomik bir sorunum olmadı. Ama kim benim üniversitede öğrencilerime yeni öğrendiğim şeyleri anlatırken duyduğum lezzeti elimden alma hakkına sahip olabilir? Ben çok sevdiğim mesleğimi terk ettim. Çünkü kapanma kararı aldım. Allah’a bir söz verdim. Ben önce bir kulum, sonra profesörüm. Önce kul olduğum için profesörlüğü terk ettim. Profesörlük benim dünyevi mevkimdir, kulluk ise ezeli! Profesörlüğüm bu dünyada bitecektir. Ama kulluğum son nefesimi verdiğim andan sonra da devam edecektir.

(...)

*Türbanın da modası var mı?

Yok. Ama kimisi içine bant takıyor, kimisi takmıyor. Benim alın şeklim takmayı gerektiriyor. Bazıları kare eşarp kullanıyor, ben dikdörtgen eşarp kullanıyorum. Bu herkesin kendi şahsi tercihi. Mesela ben çok renkli eşarp kullanıyorum. Allah güzeldir ve güzeli sever. Müslüman olmak demek pejmurdelik, sıradanlık demek değildir ki! Tam tersine Allah’ın izzetini en güzel şekilde temsil etmektir. Bir müslümanın son derece şık, bakımlı olması gerekir. Tabii, israfa kaçmadan... Mesela benim dolabım çok zengin değildir. Eğer yeni bir şey alırsam, kullanmadığımı hemen başkasına veririm. Ama kızımın dolabı öyle değil. Bakmaya utanıyorum. ’Hazal bunun hesabını nasıl vereceğiz?’ diyorum. 60-70 tane bluzu var. Müslüman’ın en hayırlısı ortada, vasat olanıdır. Yani hem şık, temiz, bakımlı olacaksınız, hem de müsrif olmayacaksınız. Benim dolabımda on taneden fazla elbisem yoktur. Çünkü fazlasına hakkım yok... Bazı şeylerin zekatını verememek korkusuna kapılıyorum. Mesela, yeni ev alacağım inşallah. Harem’de bir eve gittim. Kınalı’dan Dolmabahçe Sarayı’na kadar İstanbul ayaklarınızın altında. Baktım ve gözlerimi önüme eğdim. Dedim ki, ’Ben param yetse de bunu istemem.’ Ben bu güzelliğin zekatını veremem çünkü. Benim oraya her gün 40 misafir çağırmam lazım. Bunu başkalarıyla paylaşmam lazım. Bazı şeyler para meselesi de değil. İnsanlarla mutlaka paylaşmak mecburiyetindesiniz.

*Sadece baş örterek Müslüman olunmuyor değil mi?

Çok hassas, çok zor bir şey Müslüman olmak. Ben MÜSİAD’ın Yüksek İstişare Heyeti’ndeydim. Orada bir konuşma yaptım ve dedim ki, “Beni en çok rahatsız eden, cip direksiyonundaki başı örtülü hanımlar.” Niye dediler? “Bir Müslüman’ın bu kadar aç insanın olduğu, kadınların bir ay iğne oyası yapıp 60 milyon kazandığı bir ülkede, bilmem kaç milyarlık cipin tepesinde dolaşmaya hakkı yok... Bir insan olarak muhakkak bir araba alınabilir. Ama bir cip? Bir Müslüman’ın cipe yatıracak parası olmamalı. Parası o kadar çoksa, gitsin İstanbul’un fakir semtlerine, ara sokaklarda dolaşsın, bakkallardaki o ekmek borçları nedeniyle kabarmış olan hesapları ödesin” dedim. Ve emin olun, bunu duyan çok zengin bir işadamının hanımı, cipini satmış ve bakkal, bakkal dolaşıp yoksulların hesaplarını kapatmış. Müslümanlık bu kardeşim! Yani, “Vakko eşarp mı alayım, yoksa Versace mi?” tartışması değil.

*Nilüfer Göle, ’Türban banalleşecek diye bekliyorum“ diyor. Katılıyor musunuz?

Bu Nilüfer Göle’nin bakış açısı. Kendisini çok da severim, sayarım. Dünya sosyoloji imparatoriçesi diye, ’Dualar ve Aminler’ kitabımı imzalayıp gönderdim. Ama o reelden bahsediyor ve bir sosyoloğun söyleyeceği şeyleri söylüyor. Bense idealden bahsediyorum. Ben o aşamaları geçtim. Sosyoloji profesörlüğünü geçmişte bıraktım. Şu anda bütün meselelere Allah’ın kulu olarak bakıyorum. Dolayısıyla sosyolojik bakış açısı bana çok basit, çok kısır, çok dünyevi geliyor.

Vatan, 27. 8.2007

Konuşan: Mine ŞENOCAKLI

28.08.2007


 

Sezer dönemi biterken

Klasik kural, ‘Kanunlar uygulanmak içindir’ der, ‘Kanun değişirse uygulama da değişir.’

Tamam kural budur ama ya siz kanunları, kuralları yorumlama mevkiindeyseniz ne olacaktır?

İşte bu durumda, yorumların hangi anlayış çerçevesinde yapıldığı önem kazanmaya başlar.

Bu köşede son yedi yılda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yöneltilen eleştirilerin neredeyse tamamı, onun yorumlarına esas oluşturan anlayıştan kaynaklandı.

Sezer’in yorumları, neredeyse hiçbir zaman özgürlüklerin alanının, sivil alanın genişlemesinden yana olmadı, neredeyse her seferinde bunun tam tersi yönde inisiyatif kullandı Cumhurbaşkanı.

Pek çok örnek verebilirim ama sanırım en çarpıcısı, Sezer’in art arda veto ettiği ‘devlette reform’ adı verilen paket yasalarda ortaya çıktı.

Merkezi yönetimin yerel yönetimlere yetki ve sorumluluk devrini öngören yasaları Sezer, ‘üniter devlet’ ilkesine aykırı buldu.

Örneğin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kendisine bağlı okulları ve onların öğretmen kadrolarını il özel idarelerine devretmesi ama bakanlığın merkezden gerek eğitimin kalitesiyle ilgili denetimini sürdürmesi, gerek eğitimin planlanması, müfredatın oluşturulması, önceliklerin belirlenmesi, ders kitaplarının hazırlatılması gibi konulardaki tek yetkili olma halinin sürdürülmesini öngören reformun neden üniter devlet ilkesine aykırı olduğu aslında hâlâ ikna edici biçimde söylenemedi.

Ankara’da devleti yönetecek siyasileri seçenle yerel yöneticileri seçen halk başka başka insanlardan mı oluşuyor? Kaldı ki tam anlamıyla bu çeşit bir devir de yok ortada, yapılmak istenen, sadece okulların binalarının, bakım ve onarımının ve bir de öğretmenlerin maaşlarının ödenmesinin belediyeye de değil vali başkanlığındaki il özel idaresine devredilmesiydi.

Ama Sezer, bunu bile ‘üniter devlet’e aykırı buldu. Oysa Türkiye’nin il valilerinin pozisyonunu bile tartışmaya açması gereken bir dönemdeyiz. Eski usul merkezi yönetimin artık ayak bağı olmaya başladığı, Türkiye’yi daha iyi ve daha demokratik yönetme ihtiyacının açıkça ortaya çıktığı bir çağdayız.

Ama hayır, Sezer tercihini demokrasi korkusundan ve seçilmemiş bürokratların seçilmiş siyasetçileri denetlemeye devam etmesinden yana kullandı.

Bu örneği bilerek verdim, Sezer’in veto ettiği yasaların çoğuna buradaki anlayışı hâkim oldu. Herhalde hiçbir parlamento döneminde, veto aşmak için iki kez kabul edilen kanun sayısı bu son dönemde olduğu kadar çok olmamıştır. Bu iki kez kabul edilen kanunların çoğu için Anayasa Mahkemesi’ne de gitti Sezer ama kanunların çoğu iptal edilmedi, yani içinden geldiği mahkeme bile zaman zaman onunla ters düştü.

Sezer’in özellikle bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından çok eleştirilmesine neden olan (ama daha önce Ecevit hükümeti de aynı konuda dertliydi) bir başka konu, atamalardaki tutumu.

Türkiye, her hükümet değişiminde sayıları binlere varan orta ve yüksek düzeyli memurların yer değiştirmesine tanık olur. Bu bakımdan AKP iktidarı bir istisna değildi. Sezer, AKP’nin yapmak istediği üst düzey atamaların çoğunda bir çeşit veto yetkisi kullandı. Yani Sezer atamayı onaylamadı. Kuşkusuz her önüne gelen atamayı onaylaması gerekmiyor ama Cumhurbaşkanlarının icrai yetkisi olmadığı hatırlandığında, onaylanmayan her atama için de tatmin edici ve yol gösterici açıklamalar getirilmesi gerekmez mi?

Tamam, Sezer yasada öngörülen yeterli şartları taşımayan kişilerin bir makama getirilmek istenmesine izin vermemekte haklıydı ama ya yasadaki koşulları da yerine getirenleri reddetme gerekçesi neydi? Mesela bugün Dışişleri Bakanlığı’nın dört müsteşar yardımcılığı da vekâleten yürütülüyor, çünkü Sezer asaleten atamaları onaylamadı. Neden? Kimse bilmiyor.

Radikal, 27. 8.2007

İsmet BERKAN

28.08.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri