Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 05 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratamaz mı? Elbette yaratır; O her şeyi yaratan, her şeyi hakkıyla bilendir.

Yâsin Sûresi: 81

05.09.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Bir adamın câmilere devam etmeyi âdet haline getirdiğini gördüğünüzde onun imanlı olduğuna şahitlik getirin.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 361

05.09.2007


Açık saçıklık, aile hayatını zehirliyor

Sanemperestliği şiddetle, Kur’ân, men ettiği gibi; sanemperestliğin bir nev’î taklidi olan sûretperestliği de men eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp, Kur’ân’a muâraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-i mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. Hem Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emreder; tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler, âlet-i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki, âile hayatı, kadın-erkek mâbeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık saçıklık samimî hürmet ve muhabbeti izâle edip, âilevî hayatı zehirlemiştir. Hususan, sûretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukût-u ruha sebebiyet verdiği, şununla anlaşılır: Nasıl ki, merhûme ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder; öyle de, ölmüş kadınların sûretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine, hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder.

Sözler, 374

***

Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir.

Lem’alar, 24. Lem’a, 3. Hikmet

Lügatçe:

sanemperestlik: Puta tapıcılık.

sûretperestlik: Görünüşe çok ehemmiyet vermek, sûretlere, resimlere çok düşkün olmak.

zulm-ü mütehaccir: Taşlaşmış zulüm.

riyâ-i mütecessid: Cesed haline girmiş gösterişlilik.

heves-i mütecessim: Cisimleşmiş heves.

mâbeyn: Ara, arasında.

izâle: Ortadan kaldırma, yok etme.

sukût-u ruh: Ruhun alçalışı.

05.09.2007


Gelen yolcu, giden yolcu

Ruhlar âleminden dünyaya, dünyadan berzaha, berzahtan da ahirete uzanan yolculuğumuzun şu anda dünya durağındayız. Gelen gidiyor, giden gelmiyordu. Bu muhakkak, ama yolcuların tutum ve davranışlarından ebedî kalacaklarmış gibi bir rahatlık görülüyordu. Kimileri yol üzerinde kurulmuş büyük alış veriş merkezlerine dalmışlar, çılgınlar gibi alış veriş yapıyor; kimileri kısa bir süre konaklayacağı bir yer için barınacak makul ve mütevazî yerler dururken, ihtişamlı, süslü konaklara yatırımlar yapıyorlardı.

Yaramaz çocuklar etrafta koşuşturarak ne görürlerse istiyorlar, anne ve babalarını peşlerinden sürüklüyorlardı. Zaten ortam büyük küçük her yaşta insanı cezp etmek ve yolcu olduklarını unutturmak için hazırdı. Etraftan dünyaya dâvetiye çıkaran müzik sesleri yükseliyor, durmadan insanların vakitlerini boşa harcayacakları eğlence merkezleri kuruluyordu. Beyinler uyuşturuluyor, asıl gaye unutturuluyordu.

Zamanlar tükeniyor, zamanlar tüketiliyordu. “Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibaret” değil miydi zaten? Oyalanıyor ya da oyalandırılıyorduk farkında olmadan. Aslında zamanımızın azaldığının farkında olabilmemiz için bize durmadan hatırlatmalar da yapılıyordu. Sanki bir saatin saat başı çalarak zamandan haber vermesi gibi her gün güneşin doğuşu ve batışı bize bu hayatın da bir sonu olacağından haber veriyordu. Ya da mevsimlerin gözümüz önünde geçip gidişi, gençlik baharının da bir kışı olacağını söylüyordu. Saçlara düşen aklar ve yüzlerde beliren çizgiler de “Hazırlan, az kaldı gideceksin” diyordu. Ama insan hep aldandı. Hep gafil avlandı. Yol üzerinde gördüğü muzır meyveleri yemeye daldı. Çok geçmedi hem karın ağrısından kıvrandı, hem de ebedî hayatına lâzım olacak şeyleri tedarik etmesi için verilen zamanı heba oldu.

Durakta gözlenen bütün bu kargaşa, bu vurdumduymazlık değil yalnız hassas kalpleri; nebâtâtı, hayvanları, toprağı ve suyu dahi hüzne boğmuştu. Kimini hiddetlendirmiş, kimini acındırmış, kimini de küstürmüştü. Böyle hazin ve karanlık bir anda nurdan bir ışık yığınının hızla yaklaştığı görüldü. En önde nurânî bir sima ve sonrasında onu takip eden başka nurânî siluetler belirdi. Bunlar yolcu olduklarının bilincinde, etraflarına ilim, irfan saçan güneş yüzlü insanlardı. Girdikleri ortamı aydınlatıyorlardı. Yol üzerinde kurulmuş dünyevî tezgâhlarda satılan fani ve muzır şeylere tenezzül etmiyorlardı. Onlar mescitleri dolduruyor, zikrediyor, tefekkür ediyor, şükrediyorlardı. Onlar ilim meclislerinde dersler okuyor, dinliyor, dinî ve ulvî mütalâalarda bulunuyorlardı. Onlar, yol üzerinde eğlencelere dalanlara, mânevî hastalıklarla kıvrananlara yardım ediyor, dertlerine derman olacak ilâçlar veriyorlardı. Cennet bahçelerindeki hurileri andıran gül yüzlü tesettürlü hanımlar da yaptıkları derslerle ve çocukların eğitimi ile meşguldüler. Çocukların ise hepsinde muhteşem bir zekâvet, yaşlarının üzerinde bir feraset görülüyordu. Masum yüzleri ve güzel gözleri neşe ile parlıyordu.

Onlar yolculuklarında hiç zorluk ve zahmet çekmeden, daha güzel bir âleme gideceklerinin sevinci içinde yolculuklarını tamamlıyorlardı.

İşte dünya böyle gelen ve giden yolcularla seyrine devam ediyor. Bilinçli ve bahtiyar yolcu olmak için yol üzerindeki uyarı ve ikazlara biraz dikkat, biraz da ileriyi görmek ve düşünmek gerekiyor. Buradaki kısa süreli duraklama için değil de, bu yolculuğun devamında karşılaşacağımız menziller için ve sürekli kalacağımız ebedî hayatımız için çalışmamız gerekiyor.

mehtap2010@yahoo.com

Mehtap YILDIRIM

05.09.2007


İbadetin hikmet ve mahiyeti

İbadet, sadece Yüce Allah’ın emrettiği namaz, oruç ve hac gibi hususlardan ibaret olmadığı bilinmesi gereken önemli bir noktadır. Başka bir deyimle, Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun düşen her şey ibadet olarak kabul edilir.

Yüce Allah’ın rızasıyla örtüşen her iş, hareket, eylem, tavır, davranış ve niyet birer ibadet çeşididir. Yani, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ödevleri yerine getirmek ibadet sayıldığı gibi; içki, kumar, zina, faiz ve rüşvet gibi Yüce Allah’ın yasakladığı hususlardan—O’nun rızası için–uzak durmak da ibadetin ta kendisidir. Hatta bir takım sıkıntılara göğüs germek bile ibadetin bir çeşidi kabul edilir.

Ancak bu noktada, sayılan ibadet çeşitlerinde takas mantığının geçersizliğini vurgulamak gerekir. Yani, her ibadet çeşidi kendi şart ve standartları içerisinde değerlendirilmesi gerekir. İbadet olarak saydığımız herhangi bir iyiliğin,–örneğin–farz orucun yerine ikame edilmesi düşünülemez. Her alandaki sorumluluk o noktada cârîdir ve cârî olmaya devam edecektir.

Elbette ki, yapılması ‘gerekli olan’ farz yükümlülükler ile; yapılması ‘hoş karşılanan’ gönüllü vazifeler, mertebe ve derece bakımından birbirinden farklıdır. Ancak hiçbir alanda değiş-tokuş yöntemine başvurulmaması gerekir. Yaptığımız hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağı ve mutlaka mükâfatlandırılacağı bilgisinin yanı sıra; kendi keyfimiz doğrultusunda bazı ibadetleri diğerleri ile değiştirme ya da birini diğerinin yerine ikame etme cihetine başvuramayacağımızın da bilinmesi zorunludur. Yüzlerce fakiri doyurma erdemliğini yaşayan şefkatli ve varlıklı insanın,–örneğin–-borcu olan hac vazifesinden kurtulabileceğini düşünmesi elbette yanlıştır. Hiç kuşkusuz İlâhî rıza doğrultusunda sergilediği o güzelim tavrın mükâfatını alacaktır; ancak bu, onun borcundan muaf tutulması anlamına gelmez.

Kâinatta yer alan canlı-cansız bütün varlıkların arasında insanın çok özgün bir yere sahip olduğu bilinen bir husustur. Hiç kuşkusuz, insanda kendi dışındaki bütün varlıkların özellik ve kabiliyetleri bulunduğu gibi; cansız, bitki ve hayvanların sahip olmadıkları akıl, fikir, kalb ve şuur gibi çok özel ve çok değerli nimetlerle de donatılmıştır. Görünen ve görünmeyen pek çok varlık ve âlem, insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan, kâinattan maddî olarak yararlandırıldığı gibi manevî cihazlarla da takviye edilmiş ve duygu yüklü bir özelliğe büründürülmüştür.

Anlatılan pencereden bakıldığında, insana çok değer verildiği anlaşılmaktadır. Bu bakımdan, insanın temel görevi Yaratıcısını tanımak ve verdiği ödevleri yerine getirmektir.

Bilinçli hareket eden insan, halis bir niyet ve güzel bir bakış ile günlük rutin davranışlarını ibadete çevirebilir.

‘Ben bu toplumun bir bireyi, bu ailenin bir ferdi olarak sorumluluklarımı yerine getirmek durumundayım; dolayısıyla her türlü üretkenliğim bu amaç içindir; Yaratanımı da unutmamalı ve farzlarımı yerine getirmeliyim’ düşüncesiyle hareket eden insanın bütün meşrû koşuşturmaları bile ibadet olarak kaydedilir.

Ahiret hayatının kazanıldığı ve İlâhî isimlerin tecelli ettiği yer olması hasebiyle dünyadaki yaşantı son derece önemlidir. Elbette, fani olan yönünün farkında olarak dünya hayatının değerlendirilmesi gerekir. Bu yüzden halis bir niyet ve güzel bir yaklaşım ile sıradan günlük uğraşlarımız ibadete dönüştürülebilir.

Şu halde, çoluk çocuğun rızkını temin etmek bir ibadet olduğu gibi, topluma yararlı olma niyetiyle üretken bir tavır sergilemek de ibadettir. Yeter ki, İlâhî emirler yerine getirilsin ve yasak bölge olarak ilân edilen sınır ihlâl edilmesin.

Daha bilinçli bir ibadet hayatına kavuşmamız dileğiyle...

gulistan_yeniasya@yahoo.com.tr

Mehmet C. GÖKÇE

05.09.2007


ESMA-İ HÜSNA

Rezzâk

Allah (c.c.), Râzık’tır, Rezzâk’tır. Yani Cenâb-ı Hak maddî-mânevî rızık vericidir. Râzık-ı Kerîm, basit topraktan rızkı yaratan, dilediği anda mahlûkatına dilediği kadar ikram ve ihsân eden ve tüm canlıları dünyevî uhrevî rızıklandırandır. Herkes her hâlinde, rızık dahil her ihtiyacı için, Cenab-ı Allah’a muhtaçtır. Vehhâb-ı Rezzâk olan Allah Teâlâ, hiçbir mahlûku rızıksız bırakmaz, hiç kimseyi açlığa terk etmez, hiçbir hayat sahibini ihtiyaçları ile baş başa çâresiz bırakmaz. En gizli ve umulmadık yerlerde, yerin karanlıklarında ve deniz diplerinde her can ve yürek taşıyanı rızıklandıran Cenab-ı Allah’tır.

Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) bildirdiği Râzık isminin mübâlağa şekli olan Rezzâk ismini hem hadiste, hem de Kur’ân’da görürüz.

İlgili âyetlerden bir kaçını inceleyelim:

“Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.”1 “Allah kullarına lütfedendir. Dilediğini rızıklandırır. O Kaviyy ve Azîz’dir.”2 “Nice canlılar vardır ki rızıklarını kendileri elde edemezler. Sizi de onları da rızıklandıran Allah’tır. O Semî’ ve Basîr’dir.”3

Yeryüzünde bütün hayat sahiplerinin bütün ihtiyaçlarına kâfi ve yetecek ölçüde bir umûmî rızık sofrası kurulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, minnettarlık ve teşekkürü davet eden, muhabbet ve senâ hissini tahrik eden hayat, rızık, şifâ ve yağmur gibi şükre vesîle olan nîmetlerin doğrudan ve perdesiz olarak Cenab-ı Hakka ait olduğunu kaydeder. Bütün canlıların istedikleri maddî ve mânevî rızıklar Cenab-ı Hak tarafından ummadıkları yerlerden büyük bir âhenkle, münâsip vakitlerde ve baş döndürücü bir hikmet içinde ellerine verilmektedir.

Rızkın hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetli olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, “kudret”in çıkardığını, “kader”in giydirdiğini, “inâyet”in ise beslediğini kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, rızık periyodik bir süreç içinde gelmektedir. Hayatta açlıktan ölme yoktur. Zîrâ, iç yağı ve sâir unsurlar sûretinde hücrelerde depo edilen gıda bitmeden evvel ölüm gelmektedir; demek ölüme sebep olan, alışkanlıkları ve bağlılıkları terk etmekten kaynaklanan bir hastalıktır, rızıksızlık değildir.

Bedîüzzaman’a göre, beden hücreleri her zaman muntazam bir kanun-u İlâhî ile tahrip ve tâmir edilmektedir... Kandaki alyuvarlar, beden hücrelerinin tamirine esas olmak üzere erzak taşımaktadırlar. Hücrelerin tâmirinde kullanılan rızık veya erzak namındaki latîf madde, Rezzâk-ı Hakîkînin husûsî bir kanunu mûcibince bedenin her uzvuna, ne kadar ihtiyacı varsa o kadar dağıtılmaktadır.

Allah lafzından sonra en büyük isim olan Rahmân isminin Rezzâk mânâsında olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bu ismin rızık vermeyi iktizâ ettiğini ve rızıktaki “şükür” ile bu isme yetişilebileceğini kaydeder.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 212; 2- Şûrâ Sûresi: 19; 3- Ankebut Sûresi: 60

05.09.2007


BİR KISSA, BİN HİSSE

Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. ‘Nasıl yaşar bu hayvan? Ne yer, ne içer?’ diyerek, Allah’ın lütfuna hayran oldu.

Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan, avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti.

Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve âfiyetle yiyip karnını doyurdu.

Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine:

“Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?” diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.

Düşündüğü gibi de yaptı, bir kenarda oturdu ve kendi kendine:

“Rızkım Allah’ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor” diyerek beklemeye başladı.

Bekledi, bekledi, bekledi... Ne gelen vardı, ne giden... Günler geçip gitti.

Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı.

Bir gün güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

“Ey tembel adam!’ diyordu ses, ‘Kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır. Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.”

Adam hata ettiğini anladı.

“Ey genç! Elimi tutun” diyerek başkasına el uzatma!

Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir. Allah’ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.

Yaşlıya, yoksula yardım elini uzat!

Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.

Şeyh Sadi-i Şirazi

Süleyman KÖSMENE

05.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri