Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 09 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

O göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; O güneş ve yıldızların doğduğu yerlerin Rabbidir.

Sâffât Sûresi: 5

09.09.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Şu hayvanlara bindiğinizde konaklayarak onları dinlendirip doyurun. Onlara karşı şeytanlar kesilmeyin.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 1, no: 367

09.09.2007


Nurların bir vazifesi de, Kur’ân okutmaktır

Aziz, sıddık, ciddî, samimî âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan bir arkadaşım Refet Bey,

Mektubunuz beni mesrur etti. Biliniz ki, iki sene evvel mâbeynimizde hararetli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor. Çünkü, Hüsrev bana yazdığı mektubunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.

Demek tam onunla ittihad ve teşrik-i mesâi ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münasebeti kuvvetleştir. Hem herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’ân öğretmek olduğundan, sen bu vazifeyi yapmaya başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan, inşaallah senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Madem çocuk benim de evlâd-ı mâneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin namına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır.

Senin rüyan ise çok mübarektir. Tabiri pek zahirdir. Isparta bir camidir. Hüsrev, Refet, Lütfü, Rüşdü gibi zatların samimî mütesânid heyetin şahs-ı mânevîsi sana Said sûretinde gösterilmiş. Risâlelerle verdiğiniz ders ise, va’z u nasihat sûretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp, acele ederek derse yetişmek tâbiri, Sözler’in neşri haricinde bazı vezâif-i diniye, hem bir parça tembellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işaret edip, seni ikaz ediyor.

Her neyse... Ben senden şimdi çok memnunum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb-ı Hak bize ve size tarîk-i Hakta hizmet-i Kur’âniyede sebat ve metânet versin. Âmin. Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendiye çok selâmla Bedreddin’e ve hemşireme çok duâ ediyorum.

Barla Lâhikası, s. 173-74

***

İnebolu civarında bulunan ve Nurlara güzel kalemiyle çok hizmet eden kardeşlerimizden Mehmed Zekeriya’nın bir mektubunu aldım. Endişelerimi izale edip beni mesrur eyledi. Şimdi Nurların bir vazifesi olan çocuklara Kur’ân okutmak ve iman derslerini vermek hizmetiyle meşgul olduğunu yazıyor. Ona yazınız ki: Bu hizmetin, aynen eskide Nur’lara çalışmanız gibi kıymetlidir. Hem, senin yazdığın kesretli risâleler, senin bedeline Nur’ların neşrine hizmet ederler. Merak etmesin; o eski makamını muhafaza ediyor.

Emirdağ Lâhikası, s. 152

Lügatçe:

mâbeyn: Ara, arası.

uhuvvet: Kardeşlik.

ittihad: Birleşme, birlik.

teşrik-i mesâi: Çalışma ortaklığı.

mütesânid: Birbirine dayanıp kuvvet alan.

vezâif-i diniye: Dinî vazifeler.

tarîk-i Hak: Hak yol.

kesretli: Çokça.

09.09.2007


Hangi demokrasiyi istersiniz?

Ne günlere kaldık ya Rab! Artık herkes demokrasi istiyor. Demokrasi, yeni popüler yıldızımız. Popülerlik ciddî bir kavram için pek de iyi sayılmaz. Galiba demokrasi için de öyle oluyor. Çünkü demokrasinin ne olduğunu bilmeden demokrasi isteyen insanların sayısı hiç de az değil. Daha da büyük çoğunluk ne olduğunu az-çok bildiği halde neden demokrasi istediğini tam olarak kestiremiyor. Hâl böyle olunca bir sürü demokrasi çeşidi ortaya çıkıyor.

Meselâ yanıbaşımızdaki Irak’ta, Amerika’dan ithal edilen aslında ne olduğu belirsiz bir “bombalı demokrasi” hüküm sürüyor. Bu nasıl demokrasi ise... Bir sürü istibdadı içinde barındırıyor. Böyle demokrasiyi biz de istemiyoruz. Galiba Said Nursî’nin hem “Hutuvat-ı Sitte”si hem de Münâzarât’ta geçen “ecnebîlerin eliyle gelen hürriyet”e karşı sergilediği net tavır bu konuda yeterince açık bir rehber. Evet, biz demokrasi istiyoruz ama başkalarının kılıncıyla değil!

Daha modern bir demokrasi olan İngiltere’de ise daha farklı bir demokrasi hüküm sürüyormuş meğer. Bunu da bir aydan uzunca bir süre önce The Guardian gazetesinde Sümeyye Gannuşi yazdı. Radikal gazetesi de çevirisini yayınladı. Gannuşi’nin kısaca söylediği şey medya tarafından etkilenen halkın, dolayısıyla medya patronları tarafından etkilenen siyasetçileri seçtiği idi. Gannuşi “demokrasi çoğu Batı ülkesinde artık halkın iradesinin yansıması değil” diyecek kadar iddialıydı. Haklı olarak bu demokrasi anlayışının sorgulanması gerektiğini söylüyordu. Söz konusu yazıyı okuduktan sonra ben buna “medyatik demokrasi” demiştim. Demokrasi adı altında bu sefer de medyanın istibdadından, hatta medyayı yöneten bir zümrenin istibdadından bahsediyorduk. Zihnime yine Münâzarât’ta bahsedilen küçük istibdatlar konusu geldi. Oysa demokrasi her türlü istibdada karşı idi. Hiç şüphesiz istediğimiz demokrasi bu da değil.

Benim gördüğüm üçüncü bir “aslında demokrasi olmayan bir demokrasi anlayışı” daha var. Fakat bunun kesinliği ve netliği ilki kadar bariz değil. Ya da henüz o kadar açığa çıkmış değil. Çünkü demokrasinin bir sonucunun demokrasinin amacına dönüşmesi söz konusu. Sonuçlar amaçlarla yer değiştiğinde ise artık geriye sadece amaca hizmet eden pragmatik ve Makyavelist düşünceler kalıyor.

Artık pek çok insan demokrasi istiyor, çünkü ekonomi demokrasilerde en iyi halde oluyor. Pek çok insan demokrasi istiyor, çünkü en çok demokrasilerde kazanıyor. Pek çok insan demokrasiyi savunuyor, ama aslında savunulan şey üretim-tüketim çarkına bağlı bir sistem. Demokrasi bu sistemin—hadi adını da verelim—bu kapitalist sistemin en rahat işlediği ortam olarak gözüktüğü için tercih ediliyor.

Böyle bir “kapitalist demokrasi”de hâkim olan para oluyor oysa. Demokrasi adı altında bu sefer bahsettiğimiz şey maalesef paranın, para kazananların istibdadı. Buradaki asıl yanılgı, sanırım ekonomiye bağlı bir mimsiz medeniyetin parçası olmamızdan kaynaklanıyor.

Daha net bir ifadeyle, ekonominin düzelmesi, iyi gitmesi, demokrasinin bir sonucudur. Ama amacı değil. Nitekim yüzyıl önce Said Nursî, demokrasilerde—o günkü adıyla meşrûtiyette—sû-i istimâlât (yolsuzluk-hırsızlık...)ın ekser yollarının kapatıldığını ifade edecektir. Ama hiçbir meşrûtiyet tanımlamasına ekonomik bir parametre koymayacaktır. Meselâ ona göre meşrûtiyet, cumhuriyet ya da demokrasi “adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir”. Münâzarât’ı—hatta bütün Risale-i Nur’u—dikkatle okuyun, hiçbir yerde “Meşrûtiyeti savunuyorum, çünkü ekonomi, iktisadî durum iyi olacak” tarzı bir savunma göremezsiniz.

Tam da bu noktada Said Nursî’nin “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” cümlesi kulaklarımda patlıyor. Daha iyi anlıyorum ki bu cümle bir slogan olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Sanki bugünlere gönderilmiş bir mesaj.

Demokrasi istibdadın karşısındadır. Demokrasilerde esas olan hürriyettir, özgürlüktür. Bediüzzaman “ekmeksiz yaşarım” derken boşuna ekmek kavramını kullanmaz. Ekmek kazancı temsil eder. Ekonomiyi temsil etmektedir. Bugün için maalesef kapitalizmi temsil ediyor. Ve Bediüzzaman Said Nursî ilginç bir şekilde ekonomiyle özgürlüğü karşılaştırıyor. Bir nev’î paranın esiri olmayacağını ifade ediyor. Bu hürriyet anlayışı onun demokrasiyi tarif ederken kullandığı hürriyetin ta kendisi.

Kısacası demokrasi istiyoruz, ama ekonominin düzelmesi için değil! Yanlış anlaşılmasın, demokrasilerde elbette ekonomi daha iyidir, daha şeffaf yönetilir. Ama amaç bu değildir. Elbette demokrasi savunulurken ekonomi bir argüman olarak kullanılabilir. Ama bu argüman hürriyetin, adaletin ve meşveretin önüne geçmemelidir.

Burada sorulması gereken “Yeri geldiğinde biz de ekmekten vazgeçebilecek miyiz?” sorusudur. Sahi, acaba hürriyetlerle ekmekler arasında bir şeçim yapmaya zorlanırsak hangisini seçeriz? Yoksa ekmeği de hürriyet kadar değerli bir hâle mi getirdik? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar aslında “kapitalist demokrasi” anlayışından ne kadar etkilen(me)diğimizi de ortaya koyacaktır.

Elhâsıl, biz demokrasi istiyoruz. “Bombalı”, “medyatik” ya da “kapitalist” bir demokrasiyi kabul etmiyoruz. Çünkü onlar gerçek mânâda demokrasi değil, tam tersine çeşitli istibdatların farklı adları... Biz demokrasi istiyoruz, çünkü her alanda “insanca ve Müslümanca yaşamak” istiyoruz!

Ahmet Tahir UÇKUN

09.09.2007


Gelecek ölüm

Hayatın çay gibi akıp gidiyor

Ağa ol, paşa ol, gelecek ölüm

Mülk tamamen O’nundur, yok kaçış yol

Sevkiyât var gelecek bir gün ölüm!

Genç, ihtiyar, fakir, zengin demiyor

Vakit gelince ölümü tadıyor

Kabirse ağzını açmış bakıyor

Genç, ihtiyar demez gelecek ölüm!

Giydin baştan başa beyaz kefen

Ölümle toprak olacak bu beden

Vakit tamam! Azrail gelir hemen

Zengin ol, fakir ol gelecek ölüm!

Rüşvet yok! Azrail’e geçmez nazın

Musallâda kılınacak namazın

Duân varsa, odur senin niyazın

Durdurmazlar burada gelecek ölüm!

Günahların varsa orada yandın

Dünyanın malına mülküne kandın

Ebedî dünyada kalacaksın sandın

Dünya fani, gelecek birgün ölüm!

Celâl YALÇIN

09.09.2007


Nurdan Dualar

Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku'l-Va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl!

Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfat ve şuunâtını tekzib edip, saltanât-ı rubûbiyetinin katî mukteziyâtını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbul ibâdının hadsiz duâlarını ve dâvâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni vaadinde tekzib etmekle Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüz bin derece mukaddessin. Ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihayetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdîs ediyorum. "Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir" (İsra Sûresi: 43.) âyetini, vücudumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum!

Lem'alar, Münâcât, s. 362

09.09.2007


BİR KISSA, BİN HİSSE

Bir gün bir şahıs, heyecanla ve ıstırapla, İmam Sadık (r.a)ın huzuruna gelerek:

“Ne olursunuz efendim, Allah’a bana daha fazla rızık vermesi için duâ edin! Çünkü çok yoksulum!” diye yalvardı.

İmam:

“Hayır, Hayır!” dedi. Sen duânın şartlarını taşımıyorsun. Senin için duâ edemem!”

buyurdu.

Adam ağlayarak:

“Niçin edemezsiniz efendim? Benim halimi bir bilseniz…” diye dert yandı.

Hazret-i İmam (ra):

“Zira Allah bu iş için bir yol tayin etmiştir; rızk peşinden koşun ve onu elde edin diye de emir buyurmuştur. Hâlbuki sen evinde oturup, duâ etmek suretiyle, rızkın senin peşinden gelmesini istiyorsun. Herkes gibi rızkının peşinden koşacaksın. Eğer koşmanı engelleyen bir özrün varsa o zaman duâ et ve dua iste.”

Adam gidip kendisine iş buldu.

Süleyman KÖSMENE

09.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri