Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 30 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Ve ancak kendi yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz. Allah'ın ihlâslı kulları bundan müstesnâdır.

Sâffât Sûresi: 39-40

30.09.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Biriniz aksırdığında iki eliyle yüzünü kapatsın ve sesini kıssın.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 411

30.09.2007


Risâle-i Nur'un ekser hakikatleri Ramazanda zuhur etti

Risâle-i Nur’un bir hülasası olan Ayetü’l-Kübra ve Hizb-i Nuriyenin bir hülâsatü’l-hülasası hükmünde otuz üç kelime-i tevhidin namaz tesbihatındaki eskiden beri okuduğum ve Risâle-i Nur’un ekser hakikatleri namaz tesbihatında inkişaf etmesiyle hayalim fazla tevessü ederek, o otuz üç kelime-i tevhid, herbirisini kâinatın bir tabaka-i mahlûkâtının lisan-ı haliyle söylediği o kelimeyi ben o lisan ile söylüyorum gibi, o küllî lisan-ı hal, benim cüz’î lisan-ı kalimin aynı olur. Ben, kemal-i zevkle okuyorum. Size de suretini gönderiyorum.

Benim şüphem kalmadı ki: ...“Tefekkürî sâatin” (Bir saatlik tefekkür, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır) sırrını taşıyan Hizb-i Nuriye’nin on beş dakika zarfında bu Hülâsatü’l-Hülâsası dahi aynı sırrı taşıyor. Arabî bilmeyenler, Ayetü’l-Kübrâ’nın mertebelerini güzelce anlasalar, bu Arabî parça tam anlaşılır. Arabî bilmeyen, birkaç defa ikisine baksa, tam anlayacak. Bunu ben yirmi dört saatte bir defa ya sabah namazının tesbihatında veya başka vakitte, en ziyade usandığım ve sıkıntı zamanında okuyorum. Bana ulvî bir inşirah verir, usancı izâle eder. Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Nuriye’nin ahirinde yazılsa, münasip olur. Manidardır ki, Ayetü’l-Kübrâ ve Risâle-i Nur’un ekser hakikatleri, Ramazan’da ve tesbihatında zuhuru gibi, bu Hülâsatü’l-Hülâsa, aynen Ramazan’da ve tesbihatta zuhur etti.

Salisen: Bugünlerde haber aldım ki, Heyet-i Vekile, benim nüfusumu Kastamonu’dan alıp Emirdağı’na nakletmeye karar vermişler. Anlaşılıyor ki, Risale-i Nur’a ve talebelerine ilişmeye bahane bulamıyorlar, yalnız ehemmiyetsiz şahsıma ehemmiyet veriyorlar, kayıtlar altına alıyorlar.

Ben de size bütün kuvvetimle temin ediyorum ki, ben ruh u canımla, onların, Risâle-i Nur ve talebelerine ilişmeye bedel bana ilişmelerini iftiharla kabul ediyorum. Güya başka yerlerde birden bana iltihak ediyorlar ve men’ine çare bulamıyorlar, fakat burada tam çare bulmuşlar zannedip böyle muamele oluyor. Siz hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risâle-i Nur şakirtlerinin fütuhatlarına bir vesiledir. İnayet-i merhamet-i İlâhiye, hakkımda ehl-i dünyanın haksızlıklarını büyük bir hayra çevirecek kanaatindeyim. Zaten mesleğimizde zaman, mekân sohbetimize mani olamaz. Şarkta, garpta, hatta ahirette, berzahta olsa da beraberiz. Meselâ, berzahta Hafız Ali (r.h.) hergün mânen yanımızdadır. Bu hakikate binaen, sûrî ayrılmaya, hatta ölüme ehemmiyet vermemeliyiz.

Emirdağ Lâhikası, s. 83

Lügatçe:

inkişaf: Açılma, yayılma.

tevessü: Genişleme.

zuhur: Ortaya çıkma, meydana çıkma.

Hizb-i Nuriye: Nura ait hizb, duâ mecmuası.

Hülâsatü’l-Hülâsa: Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Âyetü’l-Kübrâ’nın Birinci Makamının ayrı ve nurânî diğer bir tarzı...”

30.09.2007


Şehrin uzak bir yerinden...

Ramazan Ayının gelmesiyle birlikte iki zıt manzara dikkatimi çeker hep. Birincisi Ramazan’ın ruhuna uygun olan, yardımlaşmayı, paylaşmayı esas alan iftar çadırlarıyla, yardım dernekleriyle, ziyaretlerle, ibadetlerle ortaya çıkan olumlu manzara; diğeriyse Ramazan’ın ruhuna tamamen zıt olan, israfın, lüksün her türlüsünün yaşandığı, gündüz bir şey yiyip içmiyor olmanın kazasının iftarda abartılarak fazlasıyla çıkartılmaya çalışıldığı olumsuz manzara.

Yakın zamanda değerli bir yazarın da makalesinde çok güzel bir şekilde izah ettiği gibi, kapitalist zihniyet Ramazan Ayı’nı da kendisine âlet etmeye çalışıyor günümüzde. İftar ve sahur vakitleri bile reklâm aracı olarak kullanılmaya başlanmış durumda malesef. Ortalama bir kişinin bir haftalık yiyeceğine karşılık gelen miktarı bir iftar bedeli olarak belirleyen ve iyi de müşteri çeken lüks iftarlar da bu anlayışın sonucu olsa gerek. Tüketim kültürü bir taraftan Ramazan Ayı’nı kendisine âlet etmeye ve dönüştürmeye çalışırken, diğer taraftan dindar kesimi şehir hayatının en merkezine, eğlence ve alışveriş mekânlarının önlerine taşımaya çalışıyor. Nimetlerin değerinin anlaşılması açısından en feyizli ay olan Ramazan’da bile insanlar modernitenin israf ve eğlence tuzağına düşebiliyor.

Oysa Kur’ân’a baktığımızda şehir hayatının merkezine dalanlara değil, şehrin uzak yerinden gelenlere vurgu yapıldığını görürüz. Meselâ Kasas Sûresi’nde şöyle bir âyet geçer: “Derken şehrin uzak tarafından bir adam koşarak geldi. Dedi ki; ‘Ey Musa, ileri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar. Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim’”1 Yine Yasin Sûresi’nde, “Derken şehrin uzak bir yerinden bir adam koşarak gelip: ‘Ey kavmim, resûllere tabi olun’ dedi”2 şeklinde bir âyet geçer.

Bu âyetlerde de görüleceği gibi, hidayete eren kişilerin şehrin uzak yerinden gelmiş olmaları özellikle vurgulanmaktadır. Her kelimesinde hikmet yüklü olan Kur’ân-ı Hakîm’in bu vurguları boşuna yaptığı düşünülemez elbette. Zira İslâmiyete ilk tâbî olanlar da Mekke’de şehrin merkezine hâkim olanlar değil, şehrin merkezinden uzakta olan fakir ve zayıf kimselerdi. Unutmayalım ki, o zamanlarda, müşriklerin derdi de aslında atalarının dinleri değildi. Putlar vasıtasıyla Mekke’nin merkezinde, Kâbe’de ellerinde tuttukları ticârî hayatın ellerinden çıkmasıydı korktukları. Ama şehrin uzak yerindeki insanlar belki de bundan ötürü daha kolay iman edebilmişlerdi. Sosyal hayatın derinliklerinde kayboldukça sosyal baskılar sonucu insanların hakikatleri savunmaları daha zor oluyor galiba.

Günümüz sosyal hayatını düşünürsek, acaba bugün dinini yaşamaya çalıştığı için dışlansa da, istikrarlı ve kararlı duruşundan taviz vermeyen, sebat üzerinde olmaya devam eden kişileri mi çağrıştırıyor şehrin uzak bir yerinden gelen adam? Demek ki tarihin birçok devrinde dinini yaşayanlar şehirden uzaklaşmak durumunda kalmışlar. Bediüzzaman’ın hayatını şehirden uzakta bir mağarada geçirme arzusu ve Risâleleri Barla gibi bir köyde telif etmeye başlaması, genellikle şehir dışında mekânları tercih edişi de bu noktada dikkate değer bir durumdur.

Günümüzde dindar kesimin dünyevîleşmeden etkilenmesi sonucu, “Biz de her yerde olmalıyız, lüks ve gösterişli iftarlar da bizim hakkımız, şehrin göbeğindeki eğlence mekânları da...” derken, dindar insanlar hiç olmamaları gereken yerlerde boy gösterirken, hatırlarına ‘şehrin uzak bir yerinden’ koşarak gelen adam gelir mi acaba? Sahi o adam neden şehrin uzak bir yerindeydi? Ve neden koşarak geliyordu?

Bugün fiilen şehirden ayrılmak mümkün olmayabilir ancak şehrin cazibesini kalbimizden çıkararak, ondan kalben ayrılmak mutlak bir gereklilik olsa gerek. Zira günümüzde dine hizmet için dünyaya dalmaya değil, şehrin tâ öbür ucundan heyecanla koşmaya ihtiyaç var.

Dipnotlar:

1- Kasas Sûresi, 20

2- Yasin Sûresi, 20

yukselten@yahoo.com

Hasan YÜKSELTEN

30.09.2007


Şükürle dilimiz terbiye olur

İlâhî mutfaktan verilir nimet.

Kuvve-i zâika eder nezaret.

Hakîkî şükürle olur ibadet.

Şükürle dilimiz terbiye olur.

Kur’ân okumayı düşürme dilden

Zikr-i İlâhîyi yapın gönülden.

Düşmesin mânâsı lisan-ı halden.

Kur’ân’la dilimiz terbiye olur.

Hata, kusur, günah, her ne var ise,

Bunlar bizim için hepsi nakise.

İstiğfar ederek darbe vur nefse.

Tövbeyle dilimiz olur terbiye.

Her daim dilimiz etsin salâvât.

Ona ümmet olup mâsivâyı at.

Hazret-i Peygamber eder şefaat.

Salâvatla diller terbiye olur.

Zikr-i İlâhîyi terk etme bir an.

Ubudiyet için yaratıldı can.

Aşk-ı İlâhiyle hiç durmadan yan

Zikirle dilimiz terbiye olur.

Mehmet KOVANCI

30.09.2007


Nurdan Dualar

Rahmân'ın dünya ve Cennetler dolusu salât ve selâmı onun üzerine olsun.

Allahım! Kulun ve resûlün olan, iki cihanın efendisi, iki âlemin medâr-ı iftiharı, iki dünyanın hayat vesîlesi, dünya ve âhiret saadetinin sebebi, peygamberlik ve kulluk olmak üzere iki mânevî kanadın sahibi, ins ve cinnin peygamberi olan Habîbine, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere salât ve selâm eyle. Âmin...

Sözler, 10. Söz, 5. Hakikat, s. 72

30.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri